



Cunda adasının arka sokaklarındaki eski evler pastele boyanmış gibi duruyordu.


Tatilin 6. gününün büyük bir kısmı Amasya'da geçti. Jet hızıyla Samsun'dan geçip Amasya'ya vardık.
Yeşilırmak nehrinin kenarlarında, dağların arasında kurulmuş, şirin ve güzel bir yer Amasya. Bu kadar beğeneceğimi beklemiyordum bile. Şehrin en önemli avantajlarından birisi eski yapıların korunmuş olması. İnsanların bilinçli olduğunu gösteriyor bu durum. Ayrıca şehir gece daha da hareketliydi. Nehir kıyısındaki ışıklar ve yansımaları çok hoşuma gitti. İçinden nehir geçen şehirlere ayrı bir sevgim vardır zaten.
Şehirde bazı eski yapıları, müzeyi ve mumyalar müzesini gezdik. Daha doğrusu ben mumyalar müzesini gezemedim çünkü ölülerin sergilenmesi gibi bir durum söz konusuydu ve bu hiç hoşuma gitmedi. Mumyalanma olayı günümüz insanına orijinal gelse bile bu şekilde sergilenmesi hoş değildi. Hele ki bir bebek mumyasının teşhir edilmesi içimi acıttı.
Müzede ilgimi çeken şeylerden biri, M. Ö. yaşayan bir devletin insanlarına ait kalıntılardaki takıların günümüzde kullandığımız takılara aşırı derecede benzemesiydi. Tarzlar bu kadar mı değişmez yani pes dedirtti. Üzerinde M.Ö.Frigler ya da Lidyalılar gibi birşey yazmasa, o zamanlardan kaldığını pek anlayamazdım. Maalesef içeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için müzeyi çekemedim pek.
Son güne geldiğimizde yorgunluktan pestilimiz çıkmıştı. Sürekli otobüste yol almak, çok az ara vermek, yine de değişik ve güzel şeyler görmek güzeldi. Son gün Hititlerin başkenti Hattuşaşı görmeye gittik. Çorum yakınlarındaki kalıntılar pek ilgimi çekmedi. İnsan Hititlerle ilgili bir belgesel izlese daha yararlı olur kanısındayım. Ancak kalıntılardan bir tanesi enteresandı. Dracık ve gitgide piramit gibi daralan bir yolla tapınağa gidiliyordu. Bazı resimler hala bozulmadan kalmıştı. Ama onun dışında taşlardan başka birşey görünmüyor.
Bütün bu tatil yazılarını üşenmeden okuyan, yorum yazan herkese teşekkürler.
Efendim tatilin 6. günü Trabzon'un ismiyle bile ünlü Of ilçesinden geçip Sürmene'ye varıp, oradan da meşhur Sümela Manastırını görmek için yola çıktık.
Tatil yazısına 5. günü anlatarak devam ediyorum.
Tatilin 5. günü Rize'deki çay fabrikasına ve dokuma tezgahlarına gittik. Fabrikayı gezdirmelerindeki amaç sanki daha çok reklam amaçlıymış gibi geldi bana. Ama böyle bir gezide bu tür şeyler kaçınılmaz olsa gerek...
Dolmuşlarla ve virajlı yollarla gidilen Uzungöl, gittiğim yerler arasındaki favorilerimdendi.Yine dağlık bir yer olmasının yanında gölün varlığıyla huzur verici bir etkisi vardı. Kartpostal gibi bir yer diye buna derim...
Uzungöl'den ayrıldıktan sonra tamamen dağın tepesine çıktık dolmuşlarla.
Dolmuş hop oturup hop kalkarken ve uçurumların eşiğinden geçerken endişelenmemek elde değildi. Şoförümüz de sağolsun laz aksanıyla dalgacı ve neşeli bir kişilikti ama tehlikeli virajlara bana mısın demeden hızlı kullanarak bizi korkuttu yine de. Acaba bunca sıkıntıyı çektiğimize değecek mi derken resimdeki gibi bulutların dibine kadar geldik. O yolu yaşayan bilir ancak. Resimdeki yaylanın adı sanırsam Şekersu Yaylası idi. Bu sefer gerçekten hava serinlemişti bulutlara yaklaşınca. Ama bulutlara daha sonra da yaklaşacaktık...
Yayla halkının dili Rumcaydı. Hemen hemen hiçbir evin tepesinde tv anteni görünmüyordu. Sadece elektrik kabloları belirgindi. Hayvancılıktan başka bir geçim kaynağı da yok gibiydi. Böyle hayatlar da varmış deyip Bayburt'da doğru yola çıktık.
Bayburt şehir olarak hoşuma gitmedi. Dilenciler de çoktu. Şehirdeki kadınların Afgan kadınlarını anımsatan örtüleri vardı. Resimdeki Bayburt Kalesi ise hem ton olarak hem de görüntü olarak değişik bir kaleydi ve yine manzaralıydı. Bayburt'ta bir kale olduğunu bile bilmiyordum.
Gelelim asıl nefes kesici kısma. Sultanmurat Yaylasına da yine virajlı ve toprak yollardan çıktık. Ama diğer yayla kadar zor bir yol değildi. Yolun yarısında ise, sadece uçakta yaşanabilecek bir manzarayla karşılaştım ve hayatım boyunca unutamam bu anları. Bulutlara yukarıdan bakabilmek yalnızca uçakla mümkün olabilirdi. Bizse ufacık bir dolmuşun içinde bulutların arasından süzülmüştük. 
Sırf bu manzara için bile bu yorucu yolculuk değmişti...
yine devam edecek...
Tatil yazısına devam...
Ayasofya Kilisesi o kadar heyecanlandırmadı beni. Zaten aklım Atatürk Köşkündeydi. Asıl merak ettiğim orasıydı.
İçerideki eşyalar Ata'nın kendi eşyalarıydı. İçeride fotoğraf çekmek yasaktı maalesef. Yasak olmasaydı Ata'nın kendi eliyle kullandığı daktiloyla mutfaktaki seramik şömineyi burada gösterebilmeyi isterdim. En çok ikisi dikkatimi çekti.
İlk gün Ilgaz Yaylalarındaki kaldığımız otelin bungalovlarının Safranbolu evleri şeklinde olması harikaydı. Rengarenk boyanmıştı evler resimdeki gibi ve çok hoş bir yerdi.
2.gün
Ertesi gün maalesef erkenden kalktık ve ilk olarak Kastamonu'ya gittik. Kastamonu beklediğim kadar güzel çıkmadı. Daha şirin ve bakımlı bir yer bekliyordum. Eskiden Kastamonu da Safranbolu gibiymiş ve evlerin çoğu o şekildeymiş. Ama şu an o evlerden eser kalmamış şehirde.
Kastamonu'da fazla oyalanmadan Sinop'a geçtik. En uçta olduğu için merak ettiğim yerlerden biriydi. İlk önce fiyorda gittik. Türkiye'nin tek fiyordunun kıyılarının daha temiz olmasını beklerdim ama fiyorda giden yol çöplerle doluydu. Şehir ise beklediğimden daha sakindi. Çok enteresandı. Şöyle düşünün; ortada kara parçası, apartmanlar falan, kara parçasının iki tarafında da deniz var ve bu şekilde deniz kenarına kadar devam ediyor. Ancak Sinop'ta çok az mola verebildik ve pek boş vakit vermediler. Öğle yemeğinde balık yeme zorunluluğu getirilmesi ve üstelik fiyatların da pahalı olması gezinin eksilerindendi. Yemek yer yemez Sinop Cezaevini görmek için deniz kenarından ayrıldık ama aklım oradaki deniz kenarında kaldı. Oralarda daha fazla yürüyebilmek isterdim.
Sinop Cezaevi ürkütücü bir yerdi. Müze haline getirilmiş binaları pek fazla gezemedim çünkü içerisi insanın kanını donduruyor. Hele zindanlardan bahsetmek bile istemem. Hele kadın cezaevi bölümünü görünce insanlıktan nasibimizi almadığımızı bir daha gördüm. Zindanlardan pek bi farkı yoktu kadınlar bölümünün. Çok üzücü birşey bu. Bahçe duvarları da insanın üstüne üstüne geliyordu ve bazı yerlerde yollar çok dar yapılmıştı. Yine de insanların içeri girerken "Allah kurtarsın" esprisi yapmasını engelleyemedi bu durum.
Şimdilik bu kadar gezi anısı yeter.
Devam edecek...