Nisan ayı her açıdan verimli ve güzel geçti benim için. Okuduklarımın ve izlediklerimin özeti aşağıda.
--- KİTAPLAR ---
Yoko Tsuşima - Dağlarda Koşan Kadın: Japonya'da genç yaşta çocuğu olan bir kadının hayat mücadelesi. Tam bir güçlü kadın hikayesi de denebilir. Romanda aile travmaları, Japonya'daki kreş sistemindeki zorluklar, iş hayatının acımasızlığı temaları akıcı bir dille anlatılıyor. Çeviri de başarılı. Anneyim de anneyim diye darlayan veya istenmeyen hamilelik travmalarını sergileyen karakterleri olan bir kitaptan ziyade babasız çocuk büyüten, babası tarafından şiddete maruz kalan, annesinden de dengesiz hareketler gören bir kadının mücadelesini okumamız iyi bir şey. Bir kadın yazardan ölçülü bir sosyal gerçekçilik romanını kadın karakter üzerinden okumamız da. Hayat koşturmacası gerilimi romanı bir nevi. Kadın mücadelesi sınıf mücadelesinden ayrılamaz diye vurguladığı için de iyi kitap. Takiko'nun pratik bir karakter olmasını sevdim. Uzak Doğulu kadın yazarları kadın karakterleri işleme açısından daha güvenilir buluyorum ister istemez.
Maria Luisa Bombal - Kefenli Kadın: Okuduğum en tutkulu romanlardan biri olabilir Kefenli Kadın. Yazarın kendi hayatını araştırınca zaten kendisinin de tutkularıyla eylemlere giriştiği görülebiliyor. Bombal'ın şairane üslubu, bir kadının ölümünden sonra hayatına, hayatındaki insanlara, tutkularına, hayal kırıklıklarına, sevinçlerine bakışı, hayatına girip çıkan kişilerle hesaplaşması, tüm bunların bir kurgu harikası şeklinde, farklı dönemlerden enstantaneler olarak kurgulanması beni çok etkiledi. Carlos Fuentes'in Artemio Cruz'un Ölümü'ne de benzeyen sorgulatıcı yanları var, Machado de Assis'in Mezarımdan Yazıyorum'una benzer bir anlatım deneyimi de. 1930'larda böyle bir kurmaca eserin yazılmış olması sonraki büyülü gerçekçi eserleri de etkilediğini belli ediyor zaten. Bu kez bir kadının bastırılmış sesini, arzularını, kırgınlıklarını yansıtması ve bir dönemin kadınlarıyla erkeklerine ilişkilerde ve toplumsal rollerde toplumun ikiyüzlü bakış açısını düşündürmesi açısından kıymetli bir eser elimizdeki kitap. Seda Çıngay Mellor'ın emek dolu ve özenli çevirisi de Bombal'ın edebi üslubunun hakkının veriyor.
Olga Tokarczuk - Kitap'ın Yolcuları: Artık Olga Tokarczuk denince akan sular durur diyecek raddeye geldim. (Sadece Koşucular'ı sevmiyorum, Son Hikayeler'deki her hikayeyi de sevememiştim. Diğerleri kalp ben. Empusyon kaldı sadece okumadığım.) Bayıla bayıla okudum. Karakterlerin hikâyesi bu kadarcık olmamalıydı ama. Daha çok derinleşmeyi hak ediyorlardı. Her karakterin kitabı arayış nedenleriyle temsil ettikleri üzerine düşünmek bu haliyle de mümkün tabii. Henüz ilk kitabında romanlarındaki felsefi sorgulamaların, mistik ve gizemci havanın, nev-i şahsına münhasır karakterlerin izleri görülebiliyor. İnsanın yaşama anlam arayışının izleri. Varıştan ve hedeften çok aslolan yolculuğun kendisidir diyenlerden bu kitap. Bilimsel gelişmelerin yeni yeni başladığı dönemlerde soyutla somut olanın, maneviyatla maddeselliğin, dış ve iç dünyanın ölçülü birleşimi. Mutlak gerçeğin kitabını arayan gizli bir oluşumla başlayıp Marki, Veronika ve dilsiz Gauche ile biten bir öykü. Fantastik bir sonuç beklemek yerine okuyanların kendini akışa bıraktığında verim alabileceği bir kitap. Neşe Taluy Yüce yazarın metninin zenginliğini yine layığıyla sağlamış. Evrenin gizemlerinin peşine düşen bir Olga Tokarczuk karakteri olmak isterdim.
Karel Capek - Semenderlerle Savaş: Karel Çapek'in insanlığa dair tespitleri ve öngörüleri gerçekten şapka çıkarılası. Kapitalizm, militarizm ve faşizmi 1930'larda çok iyi irdeleyen, bunu yaparken de bence kasmayan bir dille çeşitli metin türleri arasında gezinerek özgün bir anlatı kuran bir roman Semenderlerle Savaş. Dipnotlar, makale dili, gazete yazısı formatı, mahkeme dili, vb. teknik metinlerin mesafeli üslubunda ilerliyor ve buna rağmen metinden uzaklaştırmadı beni mesela. İroniyi ve mizahı aslında kasvetli bir dünya görüşünün içine çok iyi yedirmiş. Yazarın belli karakterler üzerinden gitmek yerine genel olarak biz ve onlar diliyle insanlık ekseninde anlatı inşa etmesi de bu distopyanın temaları için önemli bir tercih. Asimilasyonun, ırkçılığın, savaş bağımlısı insanlığın tarihi gibi ve bunu da mizahi bir bakış açısıyla yapıyor. Beni şaşırtan yazarlara bayılıyorum.
Juhea Kim - Küçük Ülkenin Kaplanları: Kore'nin Japon işgali altında kaldığı dönemden 2.Dünya Savaşına ve sonrasına uzanan, karakterler üzerinden giden kurgusuyla sürükleyen, lirizmi ve mekanların atmosferini de güzel kullanan bir anlatı. Kurtizanların toplumdaki yerini, kadınlara dayatılanları, eril baskıyı ve savaşlarla ayaklanmaların sıradan insanların hayatını nasıl etkilediğini görmemize vesile olan romanlardan. Sembolizm de yazarın ölçülü kullandığı bir diğer unsur öte yandan. Yıllara yayılan kurgularla epik anlatıları sevenleri memnun eder kitap genel olarak. Toplumsal dönüşümlerle karakterlerin dönüşümlerinin paralel ilerleyişine dair kitaplardan. Jade, Dani, JungHo, Lotus hüzünle anacağım karakterler.
Han Kang - Yunanca Dersleri: Han Kang değişik bir yazar. Her kitabında başka bir etki yaşıyorum zira her kitabında farklı bir şey deniyor. Ayın hayal kırıklıklarından Yunanca Dersleri. Şiirsel incelikleri fevkalade ama iki karakteri de anlamakta zorluk çektim. Kurgusundan da yoruldum, zorlama hikayesinden de. Antik Yunan felsefesine dair düşündürdükleri kaldı geriye daha çok.
George Saunders - Arafta: Saunders öykülerinin çoğuna bayılırım. Günümüzün en yaratıcı yazarlarından biri kendisi. İlk romanı Arafta iç savaş zamanında bir yurttan sesler korosu gibi bir dil benimsemiş, Lincoln'ın oğlunu kaybetmesinin dramıyla arafta kalan ruhların kah eğlenceli kah Amerikan tarihine dair düşündüren diyaloglarıyla enteresan bir kurmaca eser. Öyküleri kadar sevemedim ben kitabı. Lincoln'ın dramının etrafında çok oyalanmış bence yazar. Kölelik anlatısına göndermeler var ama ben daha zehir zemberek bir Amerikan tarihi eleştirisi beklediğim için yeterince etkilenemedim kitaptan. Ülkenin hep arafta gibi oluşunun nefis bir alegorisi aslında ama Saunders'tan beklediğim roman bu değildi sanırım. Meraklısı bayılır tabii.
Flannery O'Connor - Zorbaların Elinde: Zorbaların Elinde Flannery O'Connor'ın Amerikan taşrasından iki karakterin arayışıyla dinsel bağnazlığı her zamanki keskin ve rahatsız edici tavrıyla sorguladığı çarpıcı bir roman. Finali daha vurucu olabilirdi. Bilge Kan'dan daha çok, öykülerinden daha az sevdim. Güney gotiği denince akan sular durur benim için. O'Connor öykülerinin etkisini de asla unutamadım. İnsanlığa karşı fazla umutsuz görünebilir bakış açısı fakat sert gerçekçiliği bana aynı oranda iyi geliyor. Erken kaybettiğimize üzüldüğüm yazarlardan.
Yu Hua - Yağmur Altında Çığlıklar: Yu Hua'nın kurguyu kafasına göre şekillendirdiği, dönemden döneme atlayan bir büyüme hikayesi. Farklı dönemlerden doğrusal bir çizgide ilerlemeyen romanların bir örneği olarak kurgusu çok da iyi düzenlenmiş bir metin değil bence. Oldukça dağınık bir anlatı. Kafasına göre olayları hikayeleştirmiş gibi hissettiriyor edebi bir kurgu yaratmaktan ziyade. Geçtiği dönemin toplumsal etkilerini satır aralarında görebiliyoruz. Ahlak polisinden kapitalist ailesi olan öğretmenin tutuklanmasına aralara bir ülke tarihinden enstantaneler sıkıştırmış. Oldukça sürükleyici bir roman bir yandan da. Yer yer mizah da var. Yoksul bir ailenin hikayesinde sevgisizliğe maruz kalan bir karakter söz konusu. Yu Hua'nın en iyi kitabı diyemem ama. Kanını Satan Adam ve Yaşamak daha derli toplu, hikayelerinden toplumsal mesajlarına çarpıcı, daha iyi yazılmış romanlardı.
---SİNEMA---
Picnic At Hanging Rock (Rewatch)
Yıllar önce izlediğim Peter Weir klasiğini Lynchvari atmosfer ararken tekrar izlemek istedim. Puslu atmosferinden bu kez daha çok büyülendim. Bir yandan da, arka plandaki sömürgecilik eleştirisi ve buna dair göndermeler dikkatimi çekti. Kayboluş hikayeleri hep ilgimi çeker. Filmi ilk izlediğimde yanıtsız kalanlara fazla takmıştım. İkinci izleyişimde akışa bırakınca kendimi daha farklı bir sinema deneyimi yaşadım. Filmin kendisinin de bir düş gibi olduğu anlatılar son zamanlarda beni daha çok etkilemeye başladı. Gerçekçilik de yok değil fakat bu filmde. Genç kızların bastırılmış cinselliği en az kayboluş hikayesi kadar kabus gibi çöküyor üzerimize. Laura Palmer'ın atası sayılabilecek Miranda umarım daha güzel bir yerdedir şimdi.
The Straight Story
Geride izlenecek ve daha önce izlemediğim bir David Lynch filmi kalmalıydı. Artık kalmadı (Dune uyarlaması hariç. Ona da hiç elim gitmiyor.) Lynch adı üstünde "düz" bir film çekerken bile Hollywood'a ders vermiş. Usul usul ilerleyen yol filmi havası, geçmişe dair pişmanlıklara dair hikayesi ve kardeşlik anlatısı duygusal bombardıman yaratırken kamera kullanımları ve görsel tercihleri, 'David Lynch ucu bucağı belli bir film çekse tam da böyle olurdu' dedirtecek denli Lynch imzası. Badalamenti etkisi de var tabii. Çim biçme makinesiyle onca yol kat eden Alvin Straight'in inadında ve azminde Lynch'in kendi imzasını içeren filmler çekme azmine rastlamak mümkün. Filmin aşırı güneşli havası da Lynch'in sevdiği 50'ler melodramlarını hatırlatıyor. Kırsal kesimden gerçekçi bir David Lynch filmi izlemek de güzelmiş.
The Hourglass Sanatorium
Sürrealizm denince Wojciech Has. Farklı dönemleri, gerçekle düşü, düşünceyle imgeyi, şimdiyle geçmişi bir arada sunan bir anlatı olarak baş döndürücü bir film Kum Saati Sanatoryumu. Her anına vakıf olmaya çalışmaktan çok kendinizi akışa bırakınca daha çok etkisi olan bir sinemasal deneyim. Aynı sahne içerisinde farklı dönemlerden izlekler taşıyan anlarda Yahudi halkının tarihine götürüyor seyirciyi. Ana karakterin kendi hayatının yansımaları bir halkın geçmişinin travmatik ve mihenk taşı olabilecek yansımalarıyla paralel anlatılıyor. Angelopoulos sinemasına da benzettim. Tek seferde izlemenin yetmeyeceği, her izlenişte yeni detaylar keşfedilecek bir film.
The Saragossa Manuscript
Bir başka kült Wojciech Has filmi Jan Potocki'nin eserinden uyarlama. Kitabı okumadım ama filmi izledikten sonra bir şekilde PDF olarak edindim. Bizde baskısı tükenmiş maalesef. Hikaye içinde hikaye geleneğinin en yaratıcı örneklerinden Zaragosa'da Bulunmuş El Yazması. Savaş sırasında gizemli bir kitap bulan bir adamın kendi maceraları kitaptaki maceralara, oradan diğer karakterlere geçişlere, farklı dönemlere, rüyalara ve yolculuklara uzanırken insanların hikaye üretme becerisi üzerinde düşündüm. Her birimizin birer hikaye olduğunu vurguluyor yönetmen. Sürekli farklı karakterlere geçiş yaparken izlediğimiz süre içinde başımızın dönmesi de şaşırtıcı değil. Binbir Gece Masalları gibi.
Dossier 137
Çoğu araştırma ve soruşturma şeklinde ilerleyen filmde Fransa'daki sarı yeleklilerin eyleminde polis kurşunuyla bir gencin öldürülmesinin ardındaki gerçekler sorgulanıyor. Dominik Moll tarafsız bir karakter yaratmaya çalışırken biraz orta yolcu gitmiş bence bu filmde. Geçen aylarda izlediğim The Night of the 12th'teki gibi polisin, sistemin, devletin yozlaşmışlığını masaya yatırıyor. Lea Drucker'ın ikircikli performansına sırtını yaslayan senaryoda tarafsız kalmaya çalışmakla doğru olanı yapmaya çalışan bir karakterin ikilemini görüyoruz. Filmin en başarılı olduğu yanlardan biri bu. Gönül ister ki polis şiddetine karşı daha keskin bir hikaye görelim ama bu hali de seyirciyi yeterince sarsıyor diye düşünüyorum. Gücü sorgulayan her yapım önemlidir diyerek bu bahsi kapatayım.
Eyes Without A Face
Yeni izlediğim klasiklerden biri daha. Çılgın bilim adamının yarattığı gerilimi kara film atmosferine benzeyen detaylarla birleştirmesini sevdim. Yüzü olmayan genç kadının maskeli haline rağmen hissettirdiği melankoli de etkileyici. Kendi dramıyla babasının korkunç eylemlerinin arasında kalan bir karakterin çelişkilerini doğrudan seyirciye geçiriyor. Zaman zaman kaçış hikayesine de meylediyor fakat aslolan hikayenin gidişatından çok tekinsiz hava. Body horror'dan pek hoşlanmasam da bu filmin türün erken örneklerinden biri olarak gösterilmesi mantıklı. Korkuya şiirsel dokunuşlar veren yaklaşımı bugün de övülmeli.
Lady Snowblood 1-2
Az uyanık değilmişsin Tarantino. Hollywood'un 1 numaralı arakçısının ilham aldığı filmlerden bu ikisini yeni izledim. (Tarantino'nun günümüzdeki personası ve ettiği ipe sapa gelmez laflar kendisinin çekilmez biri olduğunu bir kez daha kanıtladı ama konumuz bu değil şu an). Meiji dönemi Japonya'sından kan revana, gore'a, vuxia'ya rağmen gözlerimi alamadan izlediğim bir kadın intikamı hikayesi. Epey sabır gerektiren bir intikam planı zira zulme ve saldırıya uğrayan kadının intikamını kızı büyüdüğünde alıyor. İlk filmde intikama giden yollar geriye dönüşlerle, müthiş kamera teknikleri ve görsel zenginlikle aktarılmış. İkinci filmde Snowblood Hanıma ajanlık yaptırıyorlar. Bana uyar. Çok da mantıksızca bir yaklaşım değil. Garipseyenler de olur, benim gibi keyifle izleyenler de.
Exit 8
Bir oyun uyarlamasından beklemediğim ölçüde kendimi kaptırdığım, tekinsiz minimalistliğiyle etkisi daha da büyüyen bir gerilim. Tamamı metroda ve yeraltında geçen film ekonomik seçimlerle seyirciyi geriyor. Kısıtlı mekanı adeta bir Alacakaranlık Kuşağı ortamına çevirmişler. Korkutucu hileler de jump scare'den fazlasını vaat ediyor. Sürprizleri dozunda. Karakter dramı, annelik babalık buhranı ve heyecanı eklemeye çalışmışlar, o kısımlar biraz sırıtsa da türünün iyi bir örneği.
Blonde Venus
Marlene Dietrich'in şarkıcılığı bırakıp evinin kadını olduğu, sonra kocasının tedavi masraflarını karşılamak için yine şarkıcılğa başladığı, bu süre içerisinde kocasını Cary Grant'le aldattığı ve sonrasında kocası tarafından annelikten ve evinden sürgüne gönderildiği film klasik bir Hollywood dramı. Marlene Dietrich'in karizması bu filme fazlaymış. Kabare ve sahne görüntüleriyle de ışıldıyor film. Bir yandan da toplumun ahlak anlayışını sorguluyor. 1932 yapımı bir film için günümüzde cinsiyetçi görülebilecek yanları da var, dönemine göre yenilikçi yanları da. Cary Grant'in beklenenin aksine yan rolde göründüğü bir film. Anneliğe bakış açısını da masaya yatırıyor. Marlene Dietrich bir kraliçedir kısacası.
Ritual (2000)
Gerçeklerle, travmalarla, ilişkilerle baş edemeyen genç bir kadının her gününü doğum günü ilan etmesiyle ve şimdiki anı kutsamasıyla gel de bağ kurma. Her günü hayatın bir özeti gibi görmüşümdür özellikle 20li yaşlarımdan beri bu bakış açımı koruyarak günlerimi geçirmeye çalışırım. Hayat şartları, zorluklar ve hayal kırıklıkları da bunun bir parçası tabii. Yalnızca şenlikli anlara odaklanabilmek zor. Filmdeki genç hanımımız bunu yapmaya çalışıyor işte. Biraz fazla manic pixie dream girl modunda başlıyor film fakat yönetmenin görsel seçimlerinden diyaloglara, mekanlardan tekniğe, coşkulu ilk yarıdan buhranlarla travmaların açığa çıktığı son yarım saate görünenden fazlasını vaat ettiğini kanıtlıyor. Gerçeklerle düşler arasındaki ikilemlerin çok özel filmlerinden. Genç kadını anlamaya çalışan erkek karakterin şefkati de canımı sıktı. Ütopyavari sahneler de yok değil yani işte.
---DİZİLER---
Detective Harry Hole
Jo Nesbo'nun serisini okumadım. Harry Hole serisinin 5.kitabı konu edindiği söyleniyor. Neden ortasından başladılar bilmem. Gizli tarikat temasını arka planda devam ettirmek istediler sanırım. Ön plandaki cinayetlerle geri plandaki ve yer yer bağlantılı gizli örgütün macerası Harry Hole gibi isyankar bir dedektifin dramatik yönleriyle karşımıza çıkıyor. Norveç'te yaz görmedik demem artık bunu izledikten sonra. Bölüm sayısı biraz daha az olabilirmiş ama tabii İskandinav polisiyesi seven bünyeye iyi geldi. Hala Bron, The Killing, Trapped seviyesini yakalayan bir seri bulamadım bu coğrafyalarda gerçi ama buradaki oyuncu kadrosu İskandinav film ve dizilerinden aşina olduğumuz isimlerle zengindi, oyunculuk da vasat değildi. Devamını bekleyeceğiz.
Black Doves 1.Sezon
Black Doves gibi ajan dizilerini görünce Alias ve The Americans'ı çok arıyorum. Her ajanlık dizisinden üst düzey bir performans beklememeyi öğrenmeliyim belki de. İdealleri için değil de kapitalizme hizmet için ajanlık yapan insanların dünyasına alışamadım. Ben Whishaw için izledim bu 6 bölümlük diziyi. En iyi de onun oynadığı karakteri işlemişler. Keira Knightley'nin karakterinin hikayesindeki bazı anlar inandırıcı olmadı. Ayrıca kendisi çok vasat bir performans sergiliyor. Genelde ağır tempolu, entrikası da ilgimi çekmeyen bir ajanlık hikayesiydi ama son 2 bölümde toparladılar ve merak uyandırdılar bir şekilde.
Big Mistakes
Big Mistakes ufak çaplı bir suç komedisi gibi başlıyor. Sonunda çok daha büyük bir olaya dönüşüyor. Aradaki detaylar, kardeşlik hikayesi, işlevsiz aile teması, karakterlerin eğlenceli anları, travmalarından tutun da geyik hallerine varana kadar bayıldığım bir seyirliğe sahne oluyor. Kara komediler ve suç komedileri deyince koşarak izlemem gerektiğini bir kez daha anladım. Dan Levy zeki adam. Yarım bıraktığıım Schitt's Creek'e devam etmeyi hep unutuyorum. Bu yazın hedefi olsun o da. Ayın Hacks'le birlikte en iyisi.
Hacks 5.Sezonun İlk Yarısı
Deborah Ava'nın hakkını savunmak için Tonight Show'a bye bye demiş, yapımcılarla papaz olmuş, ikili kendini Singapur'da bulmuştu en son. Final sezonunda haklarını geri almak için dönüyor Deborah, Ava da peşinden tabii. Ava'nın hayattaki arayışı, Deborah'nın isminin mirasının hakkını verme çabaları ve diğer karakterlerin de geri planda bırakılmadan hikayede eğlenceli anlar yaratmalarıyla final sezonun ilk bölümleri keyifle ilerledi. Bir kadın arkadaşlığı, partnerliği veya ortaklığını işleyen en iyi yapımlardan birine dönüşmek üzere Hacks. Orta yaş ve üstü komedyen bir kadının çok boyutlu karakterini ve komplike isteklerinin olabileceğini pek güzel diyaloglarla izletmesi de cabası.
Young Sherlock
Çaylak Sherlock mini serisi Sherlock Holmes geleneğinden uzaklaşmadan keyifli bir seyirlik sunuyor genel itibarıyla. Oxford'a tabii ki abisi Mycroft'un yardımıyla giren Sherlock orada James Moriarty ile tanışıp arkadaş oluyor. İkisinin öncelikle arkadaş olmaları Dr.Watson öncesi Sherlock dönemi için hiç fena bir seçim olmamış senaryo açısından zira bu dizide Moriarty Sherlock'un gelişiminde ve olayların gidişatında önemli bir rol oynuyor. Önce Oxford'daki cinayetlerle başlayan, daha sonra Sherlock'un kız kardeşiyle ilgili gizemin çözülmesine ve aile trajedisine meyleden senaryoda son 3 bölümde hepsi birleşiyor. Kurgusu, senaryodaki hinlikleri, eski Sherlock ile yeni Sherlock'u birleştirme çabasını severek izledim. Guy Ritchie etkisiyle aksiyonu da ihmal etmemişler. Baba Holmes'u yumruklamak isterdim ama o kesin.
Blossoms Shanghai ve Margo's Got Money Troubles
Bu iki dizi aslında konularını gayet iyi işleyen yapımlar ama ben yarım bıraktım.
Blossoms Shanghai Çin'de kapitalizmin etkisinin ayyuka çıktığı 90'ların parıltılı dönemini çok iyi işliyor. Karakterlerin ikilemli hallerini biraz daha fazla görmek isterdim. Bir noktadan sonra iş hayatı cinlikleri ilgimi çekmemeye başladı. Wong Kar Wai görsel ve tematik olarak anlatmaya çalıştığı dönemi iyi aktarmış. Tam da Scorsesevari bir evren aslında. Bazı teknik tercihlerini Kar Wai'nin kendi sineması dışında, Scorsese'nin tarzına benzettim. Karakterler daha çok ilgimi çekseydi 30 bölümün tamamını izlerdim. Şimdilik benden bu kadar.
Margo's Got Money Troubles genç ve beklenmedik hamilelikle hayatı değişen Margo'nun hikayesini gayet gerçekçi işleyen, erkek bencilliğine demediğini bırakmayan, Michelle Pfeiffer ve Elle Fanning'in pırıl pırıl parladığı bir dizi. Margo'nun yazar olma çabaları ve edebiyat öğrenciliği sekteye uğrarken lohusa depresyonunun gerçek yüzünü de görüyoruz. Ben daha fazla annelik buhranı ya da bebek hikayesi görmek istemediğim için devamını getiremedim.
Mayıs ayının bayramlarla dolu olması sevindirici. Herkese şimdiden iyi bayramlar diliyorum. Buraya kadar yazımı okuyanlara sarılıyorum.




