Kitapkurdu'ndan bir mim geldi. Kendimle ilgili ilginç birkaç madde yazacakmışım. Neye göre, kime göre "ilginç" bilemiyorum ve bu mim olmasaydı daha uzun süre yazı yazmaya niyetim yoktu hastalık, tembellik, iş güç ve diğer sebepler yüzünden ya yazalım bakalım bir şeyler.
1-İlk gittiğim film In The Mouth of Madness/Çılgınlığın Ötesinde adlı acayip bir korku-gerilim filmiydi. Nerden çıkarıp da izlemeye kalktın diyecektir çoğunuz. Orta 2'deydim. Yakın arkadaşım da ben de o zamana kadar sinemada bir film izlememiş, Parliament Sinema Kulübünün yayınladığı Batman'ler, Esaretin Bedeli, Yağmur Adam, Beter Böcek gibi göz kamaştırıcı! filmler gibi bir film bekliyorduk. Sinemaya girip rastgele bir film seçmekten ibaretti tek yaptığımız. İzlediğimiz filmse David Lynch'le Stephen King arası ucube bir şeydi ve kabuslarımıza bile girmişti. Filmle ilgili tek hatırladığım, Jurassic Park'ta oynayan adamın bir yazarı canlandırdığı ve hikayelerinden birine hapsolduğu garip bir evrende geçtiği. Şimdiki film zevkimi feci etkilediğinden şüpheleniyorum. (Meğerse John Carpenter'ın filmiymiş.)
2-İlk okuduğum romanlar -çocuk kitaplarından sonraki dönem- Jack London'ın Şampiyonu ile James Jones'un İnsanlar Yaşadıkça'sı idi. Yine ortaokuldaydım. Şampiyon'u babam vermişti beklenebileceği gibi. İnsanlar Yaşadıkça'yı da annemin eski kitapları arasında bulmuştum ve haftasonu gecelerinde alıp okurdum. Açıp açıp hep aynı kitapları okuduğum dönemdi. İnsanlar Yaşadıkça pek bi mendil ıslatıcıydı.
3-Lisede derslerde sıranın altında gizlice kitap okurdum. O gizlice okuduklarım arasında Stephen King'ler ve Agatha Christie'ler haricinde, Silahlara Veda, Gazap Üzümleri gibi klasiklerin yanı sıra Christiane F'in Eroin'i gibi gençlik kitapları! da vardı. Öğretmenlerin kimisi kızardı, kimisi görmezden gelirdi bu durumu.
4-Çocukken bebeklerle oynamak beni sıkardı. Daha doğrusu bebeklerle evcilik oynamak beni sıkardı. Bebeklerin yüzlerini karalar, saçlarını yolardım. Pek haşin bir çocuk olduğum söylenemez, gayet uslu bir çocuktum aslında!
5-Çocukken ayağıma iki kez çivi batmıştı. Annemin o anki halini görmeliydiniz. Sokaktan eve pek girmezdim çocukken.
6-Gazete okumayı çok sevmem, dergi okumayı, o kuşe kağıtları karıştırmayı, dergi kokusunu daha çok severim. Sinema dergilerinden bahsediyorum tabi, Cosmopolitan okuyan biri olmadığım açık. Sinema dergisi mi kaldı diyenlere de katılıyorum.
7-Dans etmeye bayılırım ezelden beri. Dışarıdan bakan birinin pek tahmin edebileceği bir durum değildir bu. Yılbaşı gibi belirli zamanları tepinmek için bahane olarak kullanırım.
Enteresan bilgiler çıkaracağından şüphemin olmadığı Evren'i, Ludmilla'yı, Kediler ve Kitaplar'ın Çavlan'ını ve Porco Rosso'yu mimliyorum.
günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazartesi, Şubat 01, 2010
Perşembe, Ekim 29, 2009
28
Cumhuriyet'i kutlarken kendi doğum günümü de kutluyorum yıllardır. Bu yıl karışık hislerle kutluyorum yeni "biyolojik" yaşımı. Son birkaç senedir farkına vardığım bir şey varsa, hayatın mümkün olduğu kadar güzel ve sevdiğim yanlarıyla yaşamımı güzelleştirince yaşamın daha anlamlı hale geldiğidir. Evet bir dolu kitapta defalarca yazılmış bilindik bir gerçek olabilir bu, fakat kendiniz deneyimlediğiniz an değişiyor her şey asıl. Karanlık ve can sıkıcı özelliklerden kaçınıp görmezden gelmek kimi zaman mümkün olmasa da, yaşamın kaçınılmaz bir parçası olarak bir an önce atlatmaya çalışmak daha sağlıklı.
Kısacık hayatın güzel anlarından biri de doğumgünleri oluyor ve şimdi zıplama zamanı.
Kısacık hayatın güzel anlarından biri de doğumgünleri oluyor ve şimdi zıplama zamanı.
Pazar, Haziran 28, 2009
çarklar arasında
hey gidi kpss. eğitim bilimleri sınavında diyorsun ki bir soruda," "dil, psikoloji, fen bilimleri, sosyal bilimler, cart curt bölümlerinden değişik öğrencilere tüm bu alanları içeren bir sınav yapıldığında herkesin kendi alanında başarılı olduğu görülmüştür..." Peki kpss nedir o zaman? Bu soruyla bir de dalga geçiyorsun, nanik yapıyorsun yüzbinlerce insana. En son 2007'de girip matematik dışındaki tüm alanlarda genel olarak bir İngilizce mezunu açısından başarı göstersem de, matematik soruları bir devlet okuluna atanmamı engellemişti. Yani sen bir yabancı dile hayatını ada, üstüne yüksek lisans bile yap, onun üstüne tarih-coğrafya-vatandaşlık-eğitim bilimlerini de süper çalışıp yapsan dahi, matematik olmadığı sürece öğretmenlik yapma hakkını elde edemezsin deniyor. Ona da okey dedik. Geçen sene girmedik. Çeviri işlerim vardı ve birçok insan işsiz gezerken bana böyle bir lütuf doğmuştu. Yine de bu yıl da matematiğe odaklanınca soruları yapıp atanma hakkı doğar düşüncesiyle, bütün kışı ortaokuldan beri görmediğim, hatta hayatımda hiç görmediğim matematik konularını kavrayabilip uğraşmaya adadım. Arada eğitim bilimlerini tekrar ettim. Son iki ay kala da tarih-coğrafya-vatandaşlık vesaire, genelde üstünkörü okuyup daha çok test çözerek geçiştirdiğim dersleri hallettim.
Ve kpss 2009'a girdiğimde, az çalıştıklarım iyi ve normal geçti- normal diyorum çünkü iyi geçti demeye korkuyorum ve çelişkili soruları o sınav anında nasıl yaptığımı hatırlamıyorum- aylarımı verdiğim matematikte anca yapabildiğim 8-9 soruyu nasıl yaptığımı ya da yapabilip yapamadığımı bilmiyorum ve yanlış işaretlediysem zaten hepsi birbirini götürmüştür. Problemleri ve yine hayatımda hiç görmediğim geometri sorularını görünce gardım düşmüştü ve o ilk baştaki üslü sayının sonucu bir türlü çıkmak bilmedi. Tüm yılların soruları incelendiğinde en zor matematik sorularının bu sınavda sorulduğu görülecektir. Eğitim bilimlerinde keza en güvendiğim alan olmasına rağmen devasa paragraflar, saçma sapan örnekler, kastırıcı rehberlik sorularıyla normalda bir buçuk saatte bitirdiğim sınavı 2 buçuk saatte anca yetiştirdim ve sonuçtan da yine emin değilim. Demek ki hiç çalışmasam daha sağlıklı sonuç alabilirmişim.
Birkaç cümle de vatandaşlık ve güya güncel bilgiler sorularını hazırlayanlara. Ben bir dilci olarak Türkiye'nin ithalat-ihracat sıralamasında 20.mi, 25. mi, 30.mu, tam olarak kaçıncı sırada olduğunu bilmek zorunda değilim. Dünyanın en borçlu ülkelerini bilmek zorunda da değilim. Borçlar hukunu bilmek zorunda da değilim. Bu sorular neye göre, kime göre güncel yani? Bir bütün olarak kpss sorularının içerdiklerinden Türkçe ve eğitim bilimleri alanları dışındaki konuları en ince ayrıntılarına değin bilmek zorunda değilim. Merak ediyorum, bu sınavı hazırlayanlar gece yataklarında rahat uyuyabiliyorlar mı; öğretmenleri boşta gezdiren ve kendilerine küfürü bastıran hükümet üyelerine bu insanlar haklarını helal eder mi; o vatandaşlık ve hukuk soruları kendilerine sorulsa, kaç tanesini doğru cevaplayabilir o milletvekili bozuntuları diye sorarım.
Bir açılıştan bir açılışa gezmekten başka bir icraatını görmediğimiz o yetkililerin hayatlarının tozpembe olmasını sağlamanın en iyi yolu çarklar oluşturup, her seferinde bu çarkları çoğaltıp, insanları ve hayallerini bu çarkların arasında ezip un ufak etmeyi sağlamaktır. 27 buçuk yıllık hayatımda bunu anladım evet. Sınava giriş ve sınavdan çıkış sıralarında insanların arasından ilerlemeye çalışırken de Otomatik Portakal, 1984 gibi yapıtlarla, çığlığı ve küfrü basan bir Corey Taylor müziğinden başka bir şey gelmedi aklıma.
Ve kpss 2009'a girdiğimde, az çalıştıklarım iyi ve normal geçti- normal diyorum çünkü iyi geçti demeye korkuyorum ve çelişkili soruları o sınav anında nasıl yaptığımı hatırlamıyorum- aylarımı verdiğim matematikte anca yapabildiğim 8-9 soruyu nasıl yaptığımı ya da yapabilip yapamadığımı bilmiyorum ve yanlış işaretlediysem zaten hepsi birbirini götürmüştür. Problemleri ve yine hayatımda hiç görmediğim geometri sorularını görünce gardım düşmüştü ve o ilk baştaki üslü sayının sonucu bir türlü çıkmak bilmedi. Tüm yılların soruları incelendiğinde en zor matematik sorularının bu sınavda sorulduğu görülecektir. Eğitim bilimlerinde keza en güvendiğim alan olmasına rağmen devasa paragraflar, saçma sapan örnekler, kastırıcı rehberlik sorularıyla normalda bir buçuk saatte bitirdiğim sınavı 2 buçuk saatte anca yetiştirdim ve sonuçtan da yine emin değilim. Demek ki hiç çalışmasam daha sağlıklı sonuç alabilirmişim.
Birkaç cümle de vatandaşlık ve güya güncel bilgiler sorularını hazırlayanlara. Ben bir dilci olarak Türkiye'nin ithalat-ihracat sıralamasında 20.mi, 25. mi, 30.mu, tam olarak kaçıncı sırada olduğunu bilmek zorunda değilim. Dünyanın en borçlu ülkelerini bilmek zorunda da değilim. Borçlar hukunu bilmek zorunda da değilim. Bu sorular neye göre, kime göre güncel yani? Bir bütün olarak kpss sorularının içerdiklerinden Türkçe ve eğitim bilimleri alanları dışındaki konuları en ince ayrıntılarına değin bilmek zorunda değilim. Merak ediyorum, bu sınavı hazırlayanlar gece yataklarında rahat uyuyabiliyorlar mı; öğretmenleri boşta gezdiren ve kendilerine küfürü bastıran hükümet üyelerine bu insanlar haklarını helal eder mi; o vatandaşlık ve hukuk soruları kendilerine sorulsa, kaç tanesini doğru cevaplayabilir o milletvekili bozuntuları diye sorarım.
Bir açılıştan bir açılışa gezmekten başka bir icraatını görmediğimiz o yetkililerin hayatlarının tozpembe olmasını sağlamanın en iyi yolu çarklar oluşturup, her seferinde bu çarkları çoğaltıp, insanları ve hayallerini bu çarkların arasında ezip un ufak etmeyi sağlamaktır. 27 buçuk yıllık hayatımda bunu anladım evet. Sınava giriş ve sınavdan çıkış sıralarında insanların arasından ilerlemeye çalışırken de Otomatik Portakal, 1984 gibi yapıtlarla, çığlığı ve küfrü basan bir Corey Taylor müziğinden başka bir şey gelmedi aklıma.
Çarşamba, Nisan 29, 2009
23 nisan günlüğü
Duydun mu komşu, Eskişehir'de otogarın dibinde denizimsi bir su ve plaj varmış. O ovalık, bozkır, ayaz yerde hem de. Upuzun yürüme yolları, kafeler, şezlonglar vs. Enteresan. Köprübaşının kalabalığında başımın dönmesinden sonra bir ferahladım pir ferahladım.
Giderken yanıma bir adet Cortazar kitabı almıştım bana eşlik etsin diye fakat yıldızımızın barıştığı söylenemez. Aşırı bir muamma, bir türlü dönülemeyen virajlar, dil cambazlıklarının hikayeyi örselediği bana fazla gelen ayrıntılar, ilerlemeyen paragraflar derken daldım dışarıdaki manzaraya. Biraz da aklım bu gidişimde aldığım 20 küsür kitapta kaldığından mıdır nedir, okumaya niyetlendiğim kitaba ve yazarın anlatımına bir türlü alışamadım. Sahaf denen olguyu sevmeyen var mıdır onu merak ettim bir de.Cumartesi, Ekim 25, 2008
günün bloğu dünün blogu kapanan blogger

17 Ekim tarihi itibariyle Blograzzi'de günün blogu seçilmişim. Herkese çok teşekkür ederim. Bu arada köprüden çok sular akmış ve blogger de "sizlere ömür" diyebileceğimiz duruma gelmiş. "ktunnel" denen bir şey yok sanki. Bu zihniyet karşısında göbek atsın birileri diyorum. Siteyi komple kapatma kolaycılığını uygulayan birkaç ülkeden biriyiz şu koca dünyada.
Cumartesi, Ekim 20, 2007
yeni bir mim
Kayıpkedi tarafından mimlenmişim. Kendimi anlatan bir dörtlük yazmam icap ediyormuş.
Şiirle aram çok iyi değildir aslında. Seçtiğim dize yaşamımın iki yılını birlikte geçirdiğim yazar ve şairden geliyor. (sanki radyoda bir müzik parçası sunan djlerin konuşması gibi bir sunum oldu di mi:) )
Şiirle aram çok iyi değildir aslında. Seçtiğim dize yaşamımın iki yılını birlikte geçirdiğim yazar ve şairden geliyor. (sanki radyoda bir müzik parçası sunan djlerin konuşması gibi bir sunum oldu di mi:) )
Salı, Ekim 16, 2007
Mc Murphy, Erdemle Kırbaçlanan Kadın, Kanatlı kız klipleri vs.
Bir kitabı okuduktan hemen sonra filmini izlemek süper oluyor. Aradan zaman geçmeden, hiç vakit kaybetmeden, sanki ödev araştırmış da ödevin gereğini yapıyormuş gibi bile oluyor.
Ken Kesey'in Guguk Kuşu'nu okuduktan sonra Milos Forman imzalı filmini de izledim. Etrafta olanlardan bu denli dertliyken neden gerçek dünyada -ne demekse?- böyle süper isyanlar yaşanmıyor sorusunun cevabını hikayenin sonunda aldım.
Kitap da film de süperdi. Jack Nicholson da yine süperdi. (aslında "süper" sözcüğüne karşı bir zaafım yoktur sayın okur, yanlış anlamayın, heyecanımı mazur görün:p) Hatta kitabı okurken bile, filmde Jack Nicholson'ın oynadığını bildiğimden, aklımda hep Jack Nicholson'ın görüntüsü vardı McMurphy karakterini gözümde canlandırırken.
The Shining'i de tekrar izledim Guguk Kuşu'ndan önce. Kubrick mi daha deliydi, Nicholson mı karar veremedim. Yoksa Stephen King mi?
Deli mi? Delilikle normallik arasında ince bir çizgi olduğu söylenir hep değil mi?
Normal ne demek peki?
...
Marquis De Sade'ın Erdemle Kırbaçlanan Kadın'ını okurken içim daraldı, fenalıklar geldi. Biliyorum insanoğlu acımasızdır, karanlıktır içi, hiçbir iyilik de cezasız kalmaz ama baş kadın karakterin de bu kadar "meleğimsi" olması daha da sinirimi bozdu. Sonu nereye varacak bakalım Justine'in.
Boyalı Kuş bir, bu iki.
...
Son zamanların moda klip ikonu kanat takılmış kızlar oldu sanırım. Ne zaman bir müzik kanalını açsam kanatlı bir kız beliriyor klipte. Ne fanteziymiş!
...
Bilgisayarımın ekranı bazen kararıyor. Monitörü elleyince düzeliyor. Tırstırıcı bir durum haline gelmeye başladı.
Ken Kesey'in Guguk Kuşu'nu okuduktan sonra Milos Forman imzalı filmini de izledim. Etrafta olanlardan bu denli dertliyken neden gerçek dünyada -ne demekse?- böyle süper isyanlar yaşanmıyor sorusunun cevabını hikayenin sonunda aldım.
Kitap da film de süperdi. Jack Nicholson da yine süperdi. (aslında "süper" sözcüğüne karşı bir zaafım yoktur sayın okur, yanlış anlamayın, heyecanımı mazur görün:p) Hatta kitabı okurken bile, filmde Jack Nicholson'ın oynadığını bildiğimden, aklımda hep Jack Nicholson'ın görüntüsü vardı McMurphy karakterini gözümde canlandırırken.
The Shining'i de tekrar izledim Guguk Kuşu'ndan önce. Kubrick mi daha deliydi, Nicholson mı karar veremedim. Yoksa Stephen King mi?
Deli mi? Delilikle normallik arasında ince bir çizgi olduğu söylenir hep değil mi?
Normal ne demek peki?
...
Marquis De Sade'ın Erdemle Kırbaçlanan Kadın'ını okurken içim daraldı, fenalıklar geldi. Biliyorum insanoğlu acımasızdır, karanlıktır içi, hiçbir iyilik de cezasız kalmaz ama baş kadın karakterin de bu kadar "meleğimsi" olması daha da sinirimi bozdu. Sonu nereye varacak bakalım Justine'in.
Boyalı Kuş bir, bu iki.
...
Son zamanların moda klip ikonu kanat takılmış kızlar oldu sanırım. Ne zaman bir müzik kanalını açsam kanatlı bir kız beliriyor klipte. Ne fanteziymiş!
...
Bilgisayarımın ekranı bazen kararıyor. Monitörü elleyince düzeliyor. Tırstırıcı bir durum haline gelmeye başladı.
Cuma, Aralık 29, 2006
tez savunması: sonuç
Tezim kabul edildi.
Çok sevinçliyim.
Şimdi ayrıntılara geçiyorum.
Böylece tez savunmasının nasıl birşey olduğuna ilişkin bilgi sahibi olabilirsiniz :D
Belirtilen saatte danışmanımla diğer jüri üyesi olan hocaları beklemeye koyulduk.
Jürideki hocalardan biri geldi.
Diğerini bekliyoruz bekliyoruz gelmiyor.
Bu arada danışmanımın odasındaki küçük bir yılbaşı ağacını göstererek, danışmanım "bak senin moralin düzelsin, etraf canlansın diye ağaç bile getirdik" diyor. Ben de "darağacım olmasın o!" diye espri bile yapıyorum.
Neyse bir buçuk saat bekleme süresinin ardından, aynı zamanda bölüm başkanı olan jüri üyesi hocamın da ev numarasını bulabildik ve aradığımızda unuttuğunu söyledi!
Öğleden sonraya kaldı "savunma".
Tabii bende de heyecan had safhada bu kadar beklemenin ardından.
Ayrıca midem ve bağırsaklarım fena vaziyette!
Beklemek işkence kısacası, özellikle böyle bir durumda.
Öğleden sonra zaman geldiğinde sonunda bütün herkes toplanabildi ve başladık.
Önce tezimi özetlememi istediler. Ben de belirgin şeyleri sıraladım.
Bu arada danışmanım karşıdan onayladığını belirten kafa sallama hareketleri yapıyor.
Daha sonra jüri üyelerinin sorularına geçtik.
İlk jüri üyesi, baştan sona ayrıntılarıyla okuduğunu ve bir tane bile düşük cümle bulamadığını söylüyor. (E blog yazar gibi yazacak değiliz tezi tabi, di mi yani!) Sonuçtan memnun olduğunu ekliyor ve birkaç soru soruyor.
Daha sonra kendisini beklediğimiz jüri üyesi hocaya geçiyor sıra.
Bölümün en iyi tezlerinden birini yazdığımı, emek harcadığımı gördüğünü, beğendiğini söylüyor.
Sonra "birkaç eleştirim de olacak ama" diyerek, aslında benim konumla alakası olmayan birşeyler sıralıyor. Eleştirilerini yüzüme karşı sıralarken ben o anda fark ediyorum ki, bu eleştiriler aslında bana değil danışmanıma! Şöyle ki, danışmanım arada lafa karışıp sorularını ve eleştirilerini cevaplıyor. Beni unuttular neredeyse kapışacaklar!
Tüm bunlar sadece yarım saat sürüyor, sonra beni dışarı çıkarıyorlar.
Geri çağrıldığımda, "savunman yetersiz geldi" esprisini yapıyorlar önce!
Sonra neyse yüreğine indirmeyelim daha fazla deyip tebrik ediyorlar.
İşte böylece bir dönemi daha kapamış oldum.
Özgürüm!
Çok sevinçliyim.
Şimdi ayrıntılara geçiyorum.
Böylece tez savunmasının nasıl birşey olduğuna ilişkin bilgi sahibi olabilirsiniz :D
Belirtilen saatte danışmanımla diğer jüri üyesi olan hocaları beklemeye koyulduk.
Jürideki hocalardan biri geldi.
Diğerini bekliyoruz bekliyoruz gelmiyor.
Bu arada danışmanımın odasındaki küçük bir yılbaşı ağacını göstererek, danışmanım "bak senin moralin düzelsin, etraf canlansın diye ağaç bile getirdik" diyor. Ben de "darağacım olmasın o!" diye espri bile yapıyorum.
Neyse bir buçuk saat bekleme süresinin ardından, aynı zamanda bölüm başkanı olan jüri üyesi hocamın da ev numarasını bulabildik ve aradığımızda unuttuğunu söyledi!
Öğleden sonraya kaldı "savunma".
Tabii bende de heyecan had safhada bu kadar beklemenin ardından.
Ayrıca midem ve bağırsaklarım fena vaziyette!
Beklemek işkence kısacası, özellikle böyle bir durumda.
Öğleden sonra zaman geldiğinde sonunda bütün herkes toplanabildi ve başladık.
Önce tezimi özetlememi istediler. Ben de belirgin şeyleri sıraladım.
Bu arada danışmanım karşıdan onayladığını belirten kafa sallama hareketleri yapıyor.
Daha sonra jüri üyelerinin sorularına geçtik.
İlk jüri üyesi, baştan sona ayrıntılarıyla okuduğunu ve bir tane bile düşük cümle bulamadığını söylüyor. (E blog yazar gibi yazacak değiliz tezi tabi, di mi yani!) Sonuçtan memnun olduğunu ekliyor ve birkaç soru soruyor.
Daha sonra kendisini beklediğimiz jüri üyesi hocaya geçiyor sıra.
Bölümün en iyi tezlerinden birini yazdığımı, emek harcadığımı gördüğünü, beğendiğini söylüyor.
Sonra "birkaç eleştirim de olacak ama" diyerek, aslında benim konumla alakası olmayan birşeyler sıralıyor. Eleştirilerini yüzüme karşı sıralarken ben o anda fark ediyorum ki, bu eleştiriler aslında bana değil danışmanıma! Şöyle ki, danışmanım arada lafa karışıp sorularını ve eleştirilerini cevaplıyor. Beni unuttular neredeyse kapışacaklar!
Tüm bunlar sadece yarım saat sürüyor, sonra beni dışarı çıkarıyorlar.
Geri çağrıldığımda, "savunman yetersiz geldi" esprisini yapıyorlar önce!
Sonra neyse yüreğine indirmeyelim daha fazla deyip tebrik ediyorlar.
İşte böylece bir dönemi daha kapamış oldum.
Özgürüm!
Çarşamba, Aralık 27, 2006
tez savunması
Yarın -yani 28 Aralık 2006 Perşembe günü- saat 10.00'da, artık kuyruğuna geldiğim tezimin savunması var. Heyecanlanmamaya çalışıyorum o umut kırıcı "savunma" kelimesine rağmen. Bir de "acaba ne soracaklar" telaşı var.
1 buçuk yıl emek harcanmış ve ondan bundan araklanmadan parmaklarımla ve tırnaklarımla kazıya kazıya oluşturduğum, kaynak taramasını Bilkent'in sosyetik kütüphanesinde yaparken rezil rüsva olduğum, mide krampı yaşatan ve bana maddi anlamda hiçbir getirisi olmadığı halde emek harcadığım tezimin onaylanmasını bekliyorum. Kaybedecek birşeyim yok ama emeklerim var. Bir de hayal kırıklığına uğrama korkusu ve benim meşhur genellemelerim...
Poe'nun bana şans getirmesi dileğiyle...
Yarından itibaren benden bi süre haber alamazsanız, bilin ki durumum kötü.
İyi giderse ve kazasız belasız atlatırsam zaten hemen öğrenirsiniz.
Hakkınızı helal ediniz!
1 buçuk yıl emek harcanmış ve ondan bundan araklanmadan parmaklarımla ve tırnaklarımla kazıya kazıya oluşturduğum, kaynak taramasını Bilkent'in sosyetik kütüphanesinde yaparken rezil rüsva olduğum, mide krampı yaşatan ve bana maddi anlamda hiçbir getirisi olmadığı halde emek harcadığım tezimin onaylanmasını bekliyorum. Kaybedecek birşeyim yok ama emeklerim var. Bir de hayal kırıklığına uğrama korkusu ve benim meşhur genellemelerim...
Poe'nun bana şans getirmesi dileğiyle...
Yarından itibaren benden bi süre haber alamazsanız, bilin ki durumum kötü.
İyi giderse ve kazasız belasız atlatırsam zaten hemen öğrenirsiniz.
Hakkınızı helal ediniz!
Perşembe, Ekim 12, 2006
tekerlekli valiz
Günün Şarkısı: Morissey-Everyday is like Sunday
Günün menüsü: Vişneli kek (hazır olanı :p)
Okulu bitireli yıllar olmuş.
Daha yeni tekerlekli valizim oldu.
Neden bu kadar geç demeyeceğim.
Ama Aşti'de tekerleksiz, hantal gibi ağır ikişer valizi sürükleye sürükleye götürmeye çalışıp, merdivenlerde cebelleşip, dolmuşa yetişmeye çalışıp, sonra da yurdun mok ortamına kendimi zor attığım zamanları unutmadım.
Valizleri taşımak değildi aslında içime oturan...
Günün menüsü: Vişneli kek (hazır olanı :p)
Okulu bitireli yıllar olmuş.
Daha yeni tekerlekli valizim oldu.
Neden bu kadar geç demeyeceğim.
Ama Aşti'de tekerleksiz, hantal gibi ağır ikişer valizi sürükleye sürükleye götürmeye çalışıp, merdivenlerde cebelleşip, dolmuşa yetişmeye çalışıp, sonra da yurdun mok ortamına kendimi zor attığım zamanları unutmadım.
Valizleri taşımak değildi aslında içime oturan...
Perşembe, Eylül 07, 2006
kitap okuma çabası...
-günün menüsü: kaşarlı tost, elma suyu, kurabiyeli dondurma
-günün şarkısı: katatonia-passing bird
-haftanın kitabı: elif şafak-araf
bir cafede oturup kitap okumak hoş bir fikir gibi gelmişti birşeyler yudumlayarak.
ama İngiliz turistlere yaranmak adına, sonuna kadar açtıkları aptal Amerikan country müziği eşliğinde okumak, okumaya çabalamak hiç hoş olmadı.
tabii İngiliz turistlere yaranmak için neden Amerikan country müziğini seçtikleri bir muammaydı.
çayım biter bitmez terk eyledim mekanı.
parkta oturup sessiz bir şekilde okuyabilirim diye düşündüm.
ama orada da çocuk sesleri ve bağıra bağıra konuşan ve turistlere katalog satmaya çalışan yeniyetmelerin gürültüleri yakamı bırakmadı.
tam sustular derken yanıbaşıma iki bayan oturdu ve mırıl mırıl olmaktan daha öteye geçecek şekilde koyu bir sohbete daldılar ve benim dikkatim tepetaklak oldu.
en iyisi karşıdaki yarı gölge yarı güneşte kalmış banka oturmak deyip o tarafa geçtim.
ama karnımın ağrısı arttı ve güneş feci bir şekilde yaktığı için yine olmadı.
bir ara kitabın kapağını kapattım ve etraftaki insanlara bakınca herşeyin ne kadar sıkıcı olduğu düşüncesine kapıldım.
hayat hiç şaşırtıcı olmuyordu ve ilginç karakterler yerine tekdüze insanlar vardı.
yine de baktığımda 30 küsür sayfa okuyabildiğimi fark ettim herşeye rağmen.
eve gidince de rahat rahat bitirebildim kitabımı.
...
-günün şarkısı: katatonia-passing bird
-haftanın kitabı: elif şafak-araf
bir cafede oturup kitap okumak hoş bir fikir gibi gelmişti birşeyler yudumlayarak.
ama İngiliz turistlere yaranmak adına, sonuna kadar açtıkları aptal Amerikan country müziği eşliğinde okumak, okumaya çabalamak hiç hoş olmadı.
tabii İngiliz turistlere yaranmak için neden Amerikan country müziğini seçtikleri bir muammaydı.
çayım biter bitmez terk eyledim mekanı.
parkta oturup sessiz bir şekilde okuyabilirim diye düşündüm.
ama orada da çocuk sesleri ve bağıra bağıra konuşan ve turistlere katalog satmaya çalışan yeniyetmelerin gürültüleri yakamı bırakmadı.
tam sustular derken yanıbaşıma iki bayan oturdu ve mırıl mırıl olmaktan daha öteye geçecek şekilde koyu bir sohbete daldılar ve benim dikkatim tepetaklak oldu.
en iyisi karşıdaki yarı gölge yarı güneşte kalmış banka oturmak deyip o tarafa geçtim.
ama karnımın ağrısı arttı ve güneş feci bir şekilde yaktığı için yine olmadı.
bir ara kitabın kapağını kapattım ve etraftaki insanlara bakınca herşeyin ne kadar sıkıcı olduğu düşüncesine kapıldım.
hayat hiç şaşırtıcı olmuyordu ve ilginç karakterler yerine tekdüze insanlar vardı.
yine de baktığımda 30 küsür sayfa okuyabildiğimi fark ettim herşeye rağmen.
eve gidince de rahat rahat bitirebildim kitabımı.
...
Pazartesi, Eylül 04, 2006
kumdan kaleler

Her kumsalda kumdan kaleler yaptım.
Ufak bir rüzgarda ya da dalgada yıkılacağını bilmeyecek kadar saftım.
Kumdan değil de betondan olsa bile yıkılmaya müsaitti hepsi halbuki.
Ama bilemezdim
Etrafa saçılan kumların ağzıma, burnuma, gözüme kaçacağını...
resim: devilious-red
Salı, Ağustos 29, 2006
Cumartesi, Temmuz 15, 2006
Cuma, Haziran 30, 2006
düğün çocukları
hani düğünlerde kız çocuklarını büyükler gibi giydirip süslerler ya
işte ona karşıyım ben
küçük yapay lolitalar yaratmak...
çocuğun kendisi bu şekilde balo kıyafetleri giymeye özeniyor olabilir
çocuktur sonuçta
kendince hayal kurar
bir çeşit kandırmaca gibi gelir bana halbuki kız çocuklarının makyajla süslenip peri kızı elbiseleri giydirilmesi
güzel giydirilebilir tabii ki çocuklar böyle zamanlarda
ama küçük birer gelinlik provası yapmak...
samimi olmayan birşeyler var bunda.
işte ona karşıyım ben
küçük yapay lolitalar yaratmak...
çocuğun kendisi bu şekilde balo kıyafetleri giymeye özeniyor olabilir
çocuktur sonuçta
kendince hayal kurar
bir çeşit kandırmaca gibi gelir bana halbuki kız çocuklarının makyajla süslenip peri kızı elbiseleri giydirilmesi
güzel giydirilebilir tabii ki çocuklar böyle zamanlarda
ama küçük birer gelinlik provası yapmak...
samimi olmayan birşeyler var bunda.
Cumartesi, Şubat 25, 2006
iki özlü söz
-yaşamak dünyada en nadir şeydir.
insanların büyük çoğunluğu var oluyorlar, hepsi bu.
OSCAR WILDE
-uzun zamandan beridir hayatın -gerçek hayatın- başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, hala hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. sonra hayat başlayacaktı. sonunda anladım ki, bu engeller benim hayatımdı
ALFRED D. SOUZA
insanların büyük çoğunluğu var oluyorlar, hepsi bu.
OSCAR WILDE
-uzun zamandan beridir hayatın -gerçek hayatın- başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, hala hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. sonra hayat başlayacaktı. sonunda anladım ki, bu engeller benim hayatımdı
ALFRED D. SOUZA
Perşembe, Kasım 24, 2005
şirinler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
