kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Nisan 30, 2026

Nisan 2026 Okuma ve Seyir Güncesi

Nisan ayı her açıdan verimli ve güzel geçti benim için. Okuduklarımın ve izlediklerimin özeti aşağıda.

 --- KİTAPLAR ---

Yoko Tsuşima - Dağlarda Koşan Kadın: Japonya'da genç yaşta çocuğu olan bir kadının hayat mücadelesi. Tam bir güçlü kadın hikayesi de denebilir. Romanda aile travmaları, Japonya'daki kreş sistemindeki zorluklar, iş hayatının acımasızlığı temaları akıcı bir dille anlatılıyor. Çeviri de başarılı. Anneyim de anneyim diye darlayan veya istenmeyen hamilelik travmalarını sergileyen karakterleri olan bir kitaptan ziyade babasız çocuk büyüten, babası tarafından şiddete maruz kalan, annesinden de dengesiz hareketler gören bir kadının mücadelesini okumamız iyi bir şey. Bir kadın yazardan ölçülü bir sosyal gerçekçilik romanını kadın karakter üzerinden okumamız da. Hayat koşturmacası gerilimi romanı bir nevi. Kadın mücadelesi sınıf mücadelesinden ayrılamaz diye vurguladığı için de iyi kitap. Takiko'nun pratik bir karakter olmasını sevdim. Uzak Doğulu kadın yazarları kadın karakterleri işleme açısından daha güvenilir buluyorum ister istemez. 

Maria Luisa Bombal - Kefenli Kadın: Okuduğum en tutkulu romanlardan biri olabilir Kefenli Kadın. Yazarın kendi hayatını araştırınca zaten kendisinin de tutkularıyla eylemlere giriştiği görülebiliyor. Bombal'ın şairane üslubu, bir kadının ölümünden sonra hayatına, hayatındaki insanlara, tutkularına, hayal kırıklıklarına, sevinçlerine bakışı, hayatına girip çıkan kişilerle hesaplaşması, tüm bunların bir kurgu harikası şeklinde, farklı dönemlerden enstantaneler olarak kurgulanması beni çok etkiledi. Carlos Fuentes'in Artemio Cruz'un Ölümü'ne de benzeyen sorgulatıcı yanları var, Machado de Assis'in Mezarımdan Yazıyorum'una benzer bir anlatım deneyimi de. 1930'larda böyle bir kurmaca eserin yazılmış olması sonraki büyülü gerçekçi eserleri de etkilediğini belli ediyor zaten. Bu kez bir kadının bastırılmış sesini, arzularını, kırgınlıklarını yansıtması ve bir dönemin kadınlarıyla erkeklerine ilişkilerde ve toplumsal rollerde toplumun ikiyüzlü bakış açısını düşündürmesi açısından kıymetli bir eser elimizdeki kitap. Seda Çıngay Mellor'ın emek dolu ve özenli çevirisi de Bombal'ın edebi üslubunun hakkının veriyor.

Olga Tokarczuk - Kitap'ın Yolcuları: Artık Olga Tokarczuk denince akan sular durur diyecek raddeye geldim. (Sadece Koşucular'ı sevmiyorum, Son Hikayeler'deki her hikayeyi de sevememiştim. Diğerleri kalp ben. Empusyon kaldı sadece okumadığım.) Bayıla bayıla okudum. Karakterlerin hikâyesi bu kadarcık olmamalıydı ama. Daha çok derinleşmeyi hak ediyorlardı. Her karakterin kitabı arayış nedenleriyle temsil ettikleri üzerine düşünmek bu haliyle de mümkün tabii. Henüz ilk kitabında romanlarındaki felsefi sorgulamaların, mistik ve gizemci havanın, nev-i şahsına münhasır karakterlerin izleri görülebiliyor. İnsanın yaşama anlam arayışının izleri. Varıştan ve hedeften çok aslolan yolculuğun kendisidir diyenlerden bu kitap. Bilimsel gelişmelerin yeni yeni başladığı dönemlerde soyutla somut olanın, maneviyatla maddeselliğin, dış ve iç dünyanın ölçülü birleşimi. Mutlak gerçeğin kitabını arayan gizli bir oluşumla başlayıp Marki, Veronika ve dilsiz Gauche ile biten bir öykü. Fantastik bir sonuç beklemek yerine okuyanların kendini akışa bıraktığında verim alabileceği bir kitap. Neşe Taluy Yüce yazarın metninin zenginliğini yine layığıyla sağlamış. Evrenin gizemlerinin peşine düşen bir Olga Tokarczuk karakteri olmak isterdim. 

Karel Capek - Semenderlerle Savaş: Karel Çapek'in insanlığa dair tespitleri ve öngörüleri gerçekten şapka çıkarılası. Kapitalizm, militarizm ve faşizmi 1930'larda çok iyi irdeleyen, bunu yaparken de bence kasmayan bir dille çeşitli metin türleri arasında gezinerek özgün bir anlatı kuran bir roman Semenderlerle Savaş. Dipnotlar, makale dili, gazete yazısı formatı, mahkeme dili, vb. teknik metinlerin mesafeli üslubunda ilerliyor ve buna rağmen metinden uzaklaştırmadı beni mesela. İroniyi ve mizahı aslında kasvetli bir dünya görüşünün içine çok iyi yedirmiş. Yazarın belli karakterler üzerinden gitmek yerine genel olarak biz ve onlar diliyle insanlık ekseninde anlatı inşa etmesi de bu distopyanın temaları için önemli bir tercih. Asimilasyonun, ırkçılığın, savaş bağımlısı insanlığın tarihi gibi ve bunu da  mizahi bir bakış açısıyla yapıyor. Beni şaşırtan yazarlara bayılıyorum. 

Juhea Kim - Küçük Ülkenin Kaplanları: Kore'nin Japon işgali altında kaldığı dönemden 2.Dünya Savaşına ve sonrasına uzanan, karakterler üzerinden giden kurgusuyla sürükleyen, lirizmi ve mekanların atmosferini de güzel kullanan bir anlatı. Kurtizanların toplumdaki yerini, kadınlara dayatılanları, eril baskıyı ve savaşlarla ayaklanmaların sıradan insanların hayatını nasıl etkilediğini görmemize vesile olan romanlardan.  Sembolizm de yazarın ölçülü kullandığı bir diğer unsur öte yandan. Yıllara yayılan kurgularla epik anlatıları sevenleri memnun eder kitap genel olarak. Toplumsal dönüşümlerle karakterlerin dönüşümlerinin paralel ilerleyişine dair kitaplardan. Jade, Dani, JungHo, Lotus hüzünle anacağım karakterler.

Han Kang - Yunanca Dersleri: Han Kang değişik bir yazar. Her kitabında başka bir etki yaşıyorum zira her kitabında farklı bir şey deniyor. Ayın hayal kırıklıklarından Yunanca Dersleri. Şiirsel incelikleri fevkalade ama iki karakteri de anlamakta zorluk çektim. Kurgusundan da yoruldum, zorlama hikayesinden de. Antik Yunan felsefesine dair düşündürdükleri kaldı geriye daha çok. 

George Saunders - Arafta: Saunders öykülerinin çoğuna bayılırım. Günümüzün en yaratıcı yazarlarından biri kendisi. İlk romanı Arafta iç savaş zamanında bir yurttan sesler korosu gibi bir dil benimsemiş, Lincoln'ın oğlunu kaybetmesinin dramıyla arafta kalan ruhların kah eğlenceli kah Amerikan tarihine dair düşündüren diyaloglarıyla enteresan bir kurmaca eser. Öyküleri kadar sevemedim ben kitabı. Lincoln'ın dramının etrafında çok oyalanmış bence yazar. Kölelik anlatısına göndermeler var ama ben daha zehir zemberek bir Amerikan tarihi eleştirisi beklediğim için yeterince etkilenemedim kitaptan. Ülkenin hep arafta gibi oluşunun nefis bir alegorisi aslında ama Saunders'tan beklediğim roman bu değildi sanırım. Meraklısı bayılır tabii. 

Flannery O'Connor - Zorbaların Elinde: Zorbaların Elinde Flannery O'Connor'ın Amerikan taşrasından iki karakterin arayışıyla dinsel bağnazlığı her zamanki keskin ve rahatsız edici tavrıyla sorguladığı çarpıcı bir roman. Finali daha vurucu olabilirdi. Bilge Kan'dan daha çok, öykülerinden daha az sevdim. Güney gotiği denince akan sular durur benim için. O'Connor öykülerinin etkisini de asla unutamadım. İnsanlığa karşı fazla umutsuz görünebilir bakış açısı fakat sert gerçekçiliği bana aynı oranda iyi geliyor. Erken kaybettiğimize üzüldüğüm yazarlardan.

Yu Hua - Yağmur Altında Çığlıklar: Yu Hua'nın kurguyu kafasına göre şekillendirdiği, dönemden döneme atlayan bir büyüme hikayesi. Farklı dönemlerden doğrusal bir çizgide ilerlemeyen romanların bir örneği olarak kurgusu çok da iyi düzenlenmiş bir metin değil bence. Oldukça dağınık bir anlatı. Kafasına göre olayları hikayeleştirmiş gibi hissettiriyor edebi bir kurgu yaratmaktan ziyade. Geçtiği dönemin toplumsal etkilerini satır aralarında görebiliyoruz. Ahlak polisinden kapitalist ailesi olan öğretmenin tutuklanmasına aralara bir ülke tarihinden enstantaneler sıkıştırmış. Oldukça sürükleyici bir roman bir yandan da. Yer yer mizah da var. Yoksul bir ailenin hikayesinde sevgisizliğe maruz kalan bir karakter söz konusu. Yu Hua'nın en iyi kitabı diyemem ama. Kanını Satan Adam ve Yaşamak daha derli toplu, hikayelerinden toplumsal mesajlarına çarpıcı, daha iyi yazılmış romanlardı. 

---SİNEMA---


Picnic At Hanging Rock (Rewatch)

Yıllar önce izlediğim Peter Weir klasiğini Lynchvari atmosfer ararken tekrar izlemek istedim. Puslu atmosferinden bu kez daha çok büyülendim. Bir yandan da, arka plandaki sömürgecilik eleştirisi ve buna dair göndermeler dikkatimi çekti. Kayboluş hikayeleri hep ilgimi çeker. Filmi ilk izlediğimde yanıtsız kalanlara fazla takmıştım. İkinci izleyişimde akışa bırakınca kendimi daha farklı bir sinema deneyimi yaşadım. Filmin kendisinin de bir düş gibi olduğu anlatılar son zamanlarda beni daha çok etkilemeye başladı. Gerçekçilik de yok değil fakat bu filmde. Genç kızların bastırılmış cinselliği en az kayboluş hikayesi kadar kabus gibi çöküyor üzerimize. Laura Palmer'ın atası sayılabilecek Miranda umarım daha güzel bir yerdedir şimdi. 


The Straight Story

Geride izlenecek ve daha önce izlemediğim bir David Lynch filmi kalmalıydı. Artık kalmadı (Dune uyarlaması hariç. Ona da hiç elim gitmiyor.) Lynch adı üstünde "düz" bir film çekerken bile Hollywood'a ders vermiş. Usul usul ilerleyen yol filmi havası, geçmişe dair pişmanlıklara dair hikayesi ve kardeşlik anlatısı duygusal bombardıman yaratırken kamera kullanımları ve görsel tercihleri, 'David Lynch ucu bucağı belli bir film çekse tam da böyle olurdu' dedirtecek denli Lynch imzası. Badalamenti etkisi de var tabii. Çim biçme makinesiyle onca yol kat eden Alvin Straight'in inadında ve azminde Lynch'in kendi imzasını içeren filmler çekme azmine rastlamak mümkün. Filmin aşırı güneşli havası da Lynch'in sevdiği 50'ler melodramlarını hatırlatıyor. Kırsal kesimden gerçekçi bir David Lynch filmi izlemek de güzelmiş. 


The Hourglass Sanatorium

Sürrealizm denince Wojciech Has. Farklı dönemleri, gerçekle düşü, düşünceyle imgeyi, şimdiyle geçmişi bir arada sunan bir anlatı olarak baş döndürücü bir film Kum Saati Sanatoryumu. Her anına vakıf olmaya çalışmaktan çok kendinizi akışa bırakınca daha çok etkisi olan bir sinemasal deneyim. Aynı sahne içerisinde farklı dönemlerden izlekler taşıyan anlarda Yahudi halkının tarihine götürüyor seyirciyi. Ana karakterin kendi hayatının yansımaları bir halkın geçmişinin travmatik ve mihenk taşı olabilecek yansımalarıyla paralel anlatılıyor. Angelopoulos sinemasına da benzettim. Tek seferde izlemenin yetmeyeceği, her izlenişte yeni detaylar keşfedilecek bir film. 


The Saragossa Manuscript

Bir başka kült Wojciech Has filmi Jan Potocki'nin eserinden uyarlama. Kitabı okumadım ama filmi izledikten sonra bir şekilde PDF olarak edindim. Bizde baskısı tükenmiş maalesef. Hikaye içinde hikaye geleneğinin en yaratıcı örneklerinden Zaragosa'da Bulunmuş El Yazması. Savaş sırasında gizemli bir kitap bulan bir adamın kendi maceraları kitaptaki maceralara, oradan diğer karakterlere geçişlere, farklı dönemlere, rüyalara ve yolculuklara uzanırken insanların hikaye üretme becerisi üzerinde düşündüm. Her birimizin birer hikaye olduğunu vurguluyor  yönetmen. Sürekli farklı karakterlere geçiş yaparken izlediğimiz süre içinde başımızın dönmesi de şaşırtıcı değil. Binbir Gece Masalları gibi. 


Dossier 137

Çoğu araştırma ve soruşturma şeklinde ilerleyen filmde Fransa'daki sarı yeleklilerin eyleminde polis kurşunuyla bir gencin öldürülmesinin ardındaki gerçekler sorgulanıyor. Dominik Moll tarafsız bir karakter yaratmaya çalışırken biraz orta yolcu gitmiş bence bu filmde. Geçen aylarda izlediğim The Night of the 12th'teki gibi polisin, sistemin, devletin yozlaşmışlığını masaya yatırıyor. Lea Drucker'ın ikircikli performansına sırtını yaslayan senaryoda tarafsız kalmaya çalışmakla doğru olanı yapmaya çalışan bir karakterin ikilemini görüyoruz. Filmin en başarılı olduğu yanlardan biri bu. Gönül ister ki polis şiddetine karşı daha keskin bir hikaye görelim ama bu hali de seyirciyi yeterince sarsıyor diye düşünüyorum. Gücü sorgulayan her yapım önemlidir diyerek bu bahsi kapatayım. 


Eyes Without A Face

Yeni izlediğim klasiklerden biri daha. Çılgın bilim adamının yarattığı gerilimi kara film atmosferine benzeyen detaylarla birleştirmesini sevdim. Yüzü olmayan genç kadının maskeli haline rağmen hissettirdiği melankoli de etkileyici. Kendi dramıyla babasının korkunç eylemlerinin arasında kalan bir karakterin çelişkilerini doğrudan seyirciye geçiriyor. Zaman zaman kaçış hikayesine de meylediyor fakat aslolan hikayenin gidişatından çok tekinsiz hava. Body horror'dan pek hoşlanmasam da bu filmin türün erken örneklerinden biri olarak gösterilmesi mantıklı. Korkuya şiirsel dokunuşlar veren yaklaşımı bugün de övülmeli. 


Lady Snowblood 1-2

Az uyanık değilmişsin Tarantino. Hollywood'un 1 numaralı arakçısının ilham aldığı filmlerden bu ikisini yeni izledim. (Tarantino'nun günümüzdeki personası ve ettiği ipe sapa gelmez laflar kendisinin çekilmez biri olduğunu bir kez daha kanıtladı ama konumuz bu değil şu an). Meiji dönemi Japonya'sından kan revana, gore'a, vuxia'ya rağmen gözlerimi alamadan izlediğim bir kadın intikamı hikayesi. Epey sabır gerektiren bir intikam planı zira zulme ve saldırıya uğrayan kadının intikamını kızı büyüdüğünde alıyor. İlk filmde intikama giden yollar geriye dönüşlerle, müthiş kamera teknikleri ve görsel zenginlikle aktarılmış. İkinci filmde Snowblood Hanıma ajanlık yaptırıyorlar. Bana uyar. Çok da mantıksızca bir yaklaşım değil. Garipseyenler de olur, benim gibi keyifle izleyenler de. 


Exit 8

Bir oyun uyarlamasından beklemediğim ölçüde kendimi kaptırdığım, tekinsiz minimalistliğiyle etkisi daha da büyüyen bir gerilim. Tamamı metroda ve yeraltında geçen film ekonomik seçimlerle seyirciyi geriyor. Kısıtlı mekanı adeta bir Alacakaranlık Kuşağı ortamına çevirmişler. Korkutucu hileler de jump scare'den fazlasını vaat ediyor. Sürprizleri dozunda. Karakter dramı, annelik babalık buhranı ve heyecanı eklemeye çalışmışlar, o kısımlar biraz sırıtsa da türünün iyi bir örneği. 


Blonde Venus

Marlene Dietrich'in şarkıcılığı bırakıp evinin kadını olduğu, sonra kocasının tedavi masraflarını karşılamak için yine şarkıcılğa başladığı, bu süre içerisinde kocasını Cary Grant'le aldattığı ve sonrasında kocası tarafından annelikten ve evinden sürgüne gönderildiği film klasik bir Hollywood dramı. Marlene Dietrich'in karizması bu filme fazlaymış. Kabare ve sahne görüntüleriyle de ışıldıyor film. Bir yandan da toplumun ahlak anlayışını sorguluyor. 1932 yapımı bir film için günümüzde cinsiyetçi görülebilecek yanları da var, dönemine göre yenilikçi yanları da. Cary Grant'in beklenenin aksine yan rolde göründüğü bir film. Anneliğe bakış açısını da masaya yatırıyor. Marlene Dietrich bir kraliçedir kısacası. 


Ritual (2000)

Gerçeklerle, travmalarla, ilişkilerle baş edemeyen genç bir kadının her gününü doğum günü ilan etmesiyle ve şimdiki anı kutsamasıyla gel de bağ kurma. Her günü hayatın bir özeti gibi görmüşümdür özellikle 20li yaşlarımdan beri bu bakış açımı koruyarak günlerimi geçirmeye çalışırım. Hayat şartları, zorluklar ve hayal kırıklıkları da bunun bir parçası tabii. Yalnızca şenlikli anlara odaklanabilmek zor. Filmdeki genç hanımımız bunu yapmaya çalışıyor işte. Biraz fazla manic pixie dream girl modunda başlıyor film fakat yönetmenin görsel seçimlerinden diyaloglara, mekanlardan tekniğe, coşkulu ilk yarıdan buhranlarla travmaların açığa çıktığı son yarım saate görünenden fazlasını vaat ettiğini kanıtlıyor. Gerçeklerle düşler arasındaki ikilemlerin çok özel filmlerinden. Genç kadını anlamaya çalışan erkek karakterin şefkati de canımı sıktı. Ütopyavari sahneler de yok değil yani işte. 

---DİZİLER---


Detective Harry Hole

Jo Nesbo'nun serisini okumadım. Harry Hole serisinin 5.kitabı konu edindiği söyleniyor. Neden ortasından başladılar bilmem. Gizli tarikat temasını arka planda devam ettirmek istediler sanırım. Ön plandaki cinayetlerle geri plandaki ve yer yer bağlantılı gizli örgütün macerası Harry Hole gibi isyankar bir dedektifin dramatik yönleriyle karşımıza çıkıyor. Norveç'te yaz görmedik demem artık bunu izledikten sonra. Bölüm sayısı biraz daha az olabilirmiş ama tabii İskandinav polisiyesi seven bünyeye iyi geldi. Hala Bron, The Killing, Trapped seviyesini yakalayan bir seri bulamadım bu coğrafyalarda gerçi ama buradaki oyuncu kadrosu İskandinav film ve dizilerinden aşina olduğumuz isimlerle zengindi, oyunculuk da vasat değildi. Devamını bekleyeceğiz. 


Black Doves 1.Sezon

Black Doves gibi ajan dizilerini görünce Alias ve The Americans'ı çok arıyorum. Her ajanlık dizisinden üst düzey bir performans beklememeyi öğrenmeliyim belki de. İdealleri için değil de kapitalizme hizmet için ajanlık yapan insanların dünyasına alışamadım. Ben Whishaw için izledim bu 6 bölümlük diziyi. En iyi de onun oynadığı karakteri işlemişler. Keira Knightley'nin karakterinin hikayesindeki bazı anlar inandırıcı olmadı. Ayrıca kendisi çok vasat bir performans sergiliyor. Genelde ağır tempolu, entrikası da ilgimi çekmeyen bir ajanlık hikayesiydi ama son 2 bölümde toparladılar ve merak uyandırdılar bir şekilde. 


Big Mistakes

Big Mistakes ufak çaplı bir suç komedisi gibi başlıyor. Sonunda çok daha büyük bir olaya dönüşüyor. Aradaki detaylar, kardeşlik hikayesi, işlevsiz aile teması, karakterlerin eğlenceli anları, travmalarından tutun da geyik hallerine varana kadar bayıldığım bir seyirliğe sahne oluyor. Kara komediler ve suç komedileri deyince koşarak izlemem gerektiğini bir kez daha anladım. Dan Levy zeki adam. Yarım bıraktığıım Schitt's Creek'e devam etmeyi hep unutuyorum. Bu yazın hedefi olsun o da. Ayın Hacks'le birlikte en iyisi. 


Hacks 5.Sezonun İlk Yarısı

Deborah Ava'nın hakkını savunmak için Tonight Show'a bye bye demiş, yapımcılarla papaz olmuş, ikili kendini Singapur'da bulmuştu en son. Final sezonunda haklarını geri almak için dönüyor Deborah, Ava da peşinden tabii. Ava'nın hayattaki arayışı, Deborah'nın isminin mirasının hakkını verme çabaları ve diğer karakterlerin de geri planda bırakılmadan hikayede eğlenceli anlar yaratmalarıyla final sezonun ilk bölümleri keyifle ilerledi. Bir kadın arkadaşlığı, partnerliği veya ortaklığını işleyen en iyi yapımlardan birine dönüşmek üzere Hacks. Orta yaş ve üstü komedyen bir kadının çok boyutlu karakterini ve komplike isteklerinin olabileceğini pek güzel diyaloglarla izletmesi de cabası. 


Young Sherlock

Çaylak Sherlock mini serisi Sherlock Holmes geleneğinden uzaklaşmadan keyifli bir seyirlik sunuyor genel itibarıyla. Oxford'a tabii ki abisi Mycroft'un yardımıyla giren Sherlock orada James Moriarty ile tanışıp arkadaş oluyor. İkisinin öncelikle arkadaş olmaları Dr.Watson öncesi Sherlock dönemi için hiç fena bir seçim olmamış senaryo açısından zira bu dizide Moriarty Sherlock'un gelişiminde ve olayların gidişatında önemli bir rol oynuyor. Önce Oxford'daki cinayetlerle başlayan, daha sonra Sherlock'un kız kardeşiyle ilgili gizemin çözülmesine ve aile trajedisine meyleden senaryoda son 3 bölümde hepsi birleşiyor. Kurgusu, senaryodaki hinlikleri, eski Sherlock ile yeni Sherlock'u birleştirme çabasını severek izledim. Guy Ritchie etkisiyle aksiyonu da ihmal etmemişler. Baba Holmes'u yumruklamak isterdim ama o kesin. 

Blossoms Shanghai ve Margo's Got Money Troubles

Bu iki dizi aslında konularını gayet iyi işleyen yapımlar ama ben yarım bıraktım. 

Blossoms Shanghai Çin'de kapitalizmin etkisinin ayyuka çıktığı 90'ların parıltılı dönemini çok iyi işliyor. Karakterlerin ikilemli hallerini biraz daha fazla görmek isterdim. Bir noktadan sonra iş hayatı cinlikleri ilgimi çekmemeye başladı. Wong Kar Wai görsel ve tematik olarak anlatmaya çalıştığı dönemi iyi aktarmış. Tam da Scorsesevari bir evren aslında. Bazı teknik tercihlerini Kar Wai'nin kendi sineması dışında, Scorsese'nin tarzına benzettim. Karakterler daha çok ilgimi çekseydi 30 bölümün tamamını izlerdim. Şimdilik benden bu kadar.

Margo's Got Money Troubles genç ve beklenmedik hamilelikle hayatı değişen Margo'nun hikayesini gayet gerçekçi işleyen, erkek bencilliğine demediğini bırakmayan, Michelle Pfeiffer ve Elle Fanning'in pırıl pırıl parladığı bir dizi. Margo'nun yazar olma çabaları ve edebiyat öğrenciliği sekteye uğrarken lohusa depresyonunun gerçek yüzünü de görüyoruz. Ben daha fazla annelik buhranı ya da bebek hikayesi görmek istemediğim için devamını getiremedim.

Mayıs ayının bayramlarla dolu olması sevindirici. Herkese şimdiden iyi bayramlar diliyorum. Buraya kadar yazımı okuyanlara sarılıyorum. 

Salı, Mart 31, 2026

Mart 2026 Okuma ve Seyir Güncesi

 ---KİTAPLAR---


Mart ayını tamamen kadın yazarlara ayırırım genelde. Bu yıl da geleneği bozmadan devam ettim. Okuduklarımdan özetle bahsedeyim.

Claire Keegan Antarktika'daki öykülerinde de Mavi Tarlalardan Yürü'de olduğu gibi çoğunlukla mest etti. Bazıları bıçak gibi kesen, bazıları hislerle baş başa bırakan, satır aralarını da, bariz ve ani şokları da çok iyi kullanan öyküler. Karakterlerin travmaları, ilişkiler, aileler, toksik erkeklik, evden ve mutfaktan çıkamayan kadınlar, en çok da kadınların hayal kırıklıklarını konu alan öyküleri büyük ölçüde sevdim.

Annabelle Hirsch'ten 100 Nesnede Kadınların Tarihi, nesneler bahane, kadınların gerçek tarihi burada diyen bir kitap. Her bölümde antik çağlardan günümüze bölüm başlıklarında adı geçen nesnelerle tarihin geri planına atılan kadınların medeniyete katkıları ve yüzyıllarca süren her türlü kadın mücadelesi sosyolojik çıkarımlarla özetleniyor. Mağara resimlerinden Sappho'ya, Salem cadı mahkemelerinden Marie Curie'ye onca detayla düşündürdüğü çok şey var, öfkelendirdiği ve tebessüm ettirdiği bölümler de kaçınılmaz. Savaş meydanlarının ve diplomasi masalarının dışındaki günlük hayat gerçeklerini konu ediyor. Kuluçka makinesi muamelesinden başka değer görmeyen, tıptan, bilimden, siyasetten, sanattan ve genel olarak bütün her şeyden uzaklaştırılmaya çalışılan kadınların görünürlüğüne katkı sağlayan bir çalışma. Başucu kitabı gibi görülebilir. Yeni öğrendiğim gerçeklerin yanında, zaten bildiğim olgulara yeni bir bakışla bakmamı sağladı Annabelle Hirsch'in çalışması. Bazı bölümlerde anlatılanlar ayrıca derinlemesine inceleme gerektiriyor. Araştırıp okumak istediklerimi not aldım. Hiç yıkanmayan soylularla ilgili gerçekleri ise hatırlamak bile istemiyorum. 

Carson McCullers'ın Kadransız Saat adlı romanı yazara olan sevgimi hatırlatan bir roman. Önceki blog yazımda detaylı bahsettim. 

Sezen Ergen Breitegger'in Zamanla Aynı Kumaştan'da derlenen yazıları kitapseverler, edebiyat tutkunları ve yabancı dillerin peşinde hayatı değişenler için biçilmiş kaftan. Kendisi için özel yazarlardan, sevdiği kitaplardan bahsederken kişisel hislerinden, yolculuklarında karşılaştıklarından, okul ve iş hayatında gördüğü zorluklardan da bahsediyor. Ulysses'i okumaktan korkan bu dilciye metnin aslıyla çeviriler arasında karşılaştırmalarla aslında çok eğlenebileceği konusunda da cesaret verdi kendisi. Bahsettiği bazı yazarlara ben de aşkla bakabilmek isterdim. Asla üsttenci de değil. Hayat da buradaki denemeler, edebiyat, sanat, şiirsel düşler kadar güzel olsaydı ya da hayat en çok bunlarla güzel zaten diye düşündüm okurken. 

Alejandra Pizarnik'in Delilik Taşı'ndaki şiirlerinde kafa yapısını çözebildiğimi söyleyemem. Kelime seçimi keskin, mitolojiden ve sembollerden beslenen, oldukça kasvetli şiirlerle şiirsel düz yazıların bazıları çarptı, bazıları bunalttı. Yasemin Çongar çok iyi çevirmiş. Kitabın bir sayfasında Türkçe çeviri, diğer sayfasında İspanyolca orijinal metin görmek de iyi geldi. Orta karar İspanyolcamla kendi kendime karşılaştırmalar yaparak eğlendim. Pizarnik'in tutkulu ruhunu asıl dilinde hissetmek bambaşka olsa gerek. Şiir okumayı çok seven biri değilim ama merak ettiğim bu kadın şairle tanıştığıma memnunum. 

Müge İplikçi'nin imza gününe gitmemin şerefine kendisinden 3 kitap okudum. Son kitabı Sahte Cennetten Kaçış tarikata kapılmış genç bir kadınla modern ve özgür bir hayatı seçmiş arkadaşının hikayelerini paralel anlatan, bizden bir distopya sunuyordu. Margaret Atwood'un klasiği Damızlık Kızın Öyküsü'nün izinde biat ve din manipülasyonunu sorgulatan bir roman. Soluksuz okunuyor bazı bölümlerde karakterleri anlamakta zorluk çeksem de. 

Yıkık Kentli Kadınlar 1999 depreminde çocuklarını kaybeden 8 kadının gerçek hikayelerinin röportajlarla derlenerek kurgulandığı bölümlerden oluşuyor. Son zamanlarda okuduğum en zor kitaplardan biriydi. Travmaları tetikleyen, Maraş-Malatya-Hatay depreminden sonra daha da karamsar hissettiren gerçekleri göz önüne sunuyor. 

Ah Be Melek bir meleğin gözünden farklı hikayeler okuyacağımı sandığım, yine kısa kısa farklı ve deneysel öykülerin yer aldığı ama beklediğimi bulamadığım bir kitaptı. 

Kate Atkinson'ın Shrines of Gaiety adlı romanı İngilizce aslından okuduğum bir kitap. 1920'lerin curcunalı atmosferini gece kulüpleri işleten nüfuzlu bir kadın, eski bir kütüphaneci olup hayatını değiştirmeye karar veren, son zamanlarda gördüğüm en aklıselim kadın karakterlerden biri olan Gwendollen, dönemin şenlikli havasına kanıp evden kaçan genç kızlar Freda ile Florence, mutsuz evliliği yüzünden daha da karamsar bir ruh halinde soruşturmalarını ilerleten polis dedektifi Frobisher gibi karakterlere yer veriyor. Bazı karakterlerin hikayesinin havada kaldığını, finalin de çok çabuk bağlandığını düşünüyorum. Kate Atkinson ile tanışmak ve tarihin ilgimi çeken dönemlerinden birinde takılmak için okuduğuma değdi diyebilirim yine de.

Sara Mesa'nın Bir Aşk adlı romanı beklentimin altında kalan bir kitap oldu. Kırsala yerleşen bir çevirmenin gözlemleri ve orada yaşadığı ilişkinin düşündürdükleri çok da ilgimi çekmeyen bir okumaydı. Natalie'nin gelgitli ruh hallerinden de, taşrada rastladığı bir adamın peşinde yitip gidişinden de pek hazetmedim. Kitabın en iyi yanı taşra sıkıntısını, insanların linççiliğini, ikiyüzlülüğünü, cinsiyetçiliğini, kırsal kesim manipülasyonunu kurcalamasıydı. Natalie'nin beslediği köpeğin bir çocuğu ısırmasının ardından yaşananlarla kitap bir nebze daha önem kazandı bana göre. 

---SİNEMA---


The Plague

Artık herhangi bir akran zorbalığı hikayesinden etkilenmem sanıyordum. Yanılmışım. Sanki kaçınılmaz, mutlaka bazı çocukların bu filmdekine benzer, bazen daha hafif sayılabilecek, bazen daha ağır versiyonlarına maruz kalması gerekiyor sanki bu dünyada. Finali gayet manidar. "Zorbalanan çocuğun dans pistindeki yalnızlığıyız" diye not düşmüşüm. Son zamanlarda izlediğim en iyi akran zorbalığı filmi. Gerilimi ve duygusal dozu da çok iyi ayarlamış. 


28 Years Later: The Bone Temple

28 Years Later yıllar sonra nostalji yaratmaktan başka bir işe yaramamıştı. The Bone Temple bilim-din veya inanç çatışması, Apocalypse Now-Joseph Conrad etkisi, vahşetin bazen abartılsa da zombi apokaliptik dünya için yeterince ürkütücü olması, Jack O'Connell'ın çok iyi bir kötü adam portresi çıkarması, Ralph Fiennes'ın döktürmesi ve özellikle ikinci yarısındaki yüzleşme ve diyalogları ile beğenimi kazandı. Sürprizleri de sevdim. Bir devam filmi daha çekilecekse bana uyar. 


Familiar Touch

Adeta bir belgesel havasında çekilmiş bir yaşlılık ve yaşlılıkla gelen hafıza sorunları, Alzheimer-demans belası, başkalarına muhtaç olma hikayesi. Bunalım yaratmıyor diyemem. Yaşlı bir yakınınızın benzer sıkıntılarına tanık olduysanız daha da etkiliyor ve tetikliyor. Ajitasyon yaratmadan çıplak gerçekleri sunması etkiledi beni özellikle. Özgür bir var oluştan bakıcıların insafına kalınan bir var oluşa ilerlemek kader midir. Bir yaştan sonra gözden çıkarılmak üzerine üzüyor. Konusunu iyi işleyen, mecburen can acıtan bir film. Yaşlı bakım yerlerinin durumlarını da sorgulamamıza vesile oluyor. 


Calle Malaga

Yaşından beklenen dayatmalara kafa tutan kadınlar, canım kadınlar. Maria Angeles tam da böyle bir kadın. Ne istediğinin ve istemediğinin çok iyi farkında. Rahmetli eşi yaşadığı evi kızına bırakmıştır. Kızı büyük şehirde hayat mücadelesi vermektedir, o yüzden evin satılmasını ister. Maria buna yanaşmaz. Kızıyla arasındaki sürtüşme kızının yanına şehre gitmek istememesiyle tırmanır. Kızı kendisine yaşlı bakım evi bulup orada kalması için zorlayınca da olaylar gelişir. Calle Malaga bu şekilde başlıyor. Bir köşeye çekilip yavaş yavaş ölmesi beklenen insanlardan biri olmayı reddediyor Maria Angeles. Bakımevinde zorla saçını kesmeye çalışmaları bardağı taşıran son damla oluyor. Yaşadığı eve kızından gizli tekrar yerleşiyor, evin satılmasına engel olmaya çalışırken çevirdiği dalavereler eğlenceli. Film küçük mutlulukların nasıl hayat kurtardığını gösteren ayrıntılarla da sevgimi kazandı. Maria'nın kızıyla arasındaki çatışma eksik kaldı, bir tek ona itirazım var. Yaşı ilerleyen insanlar arasındaki erotizmi iyi işleyen filmlerden aynı zamanda. Maryam Touzani incelikli bir sinemacı. 


Little Fish

Little Fish beklemediğim yerlerden vurdu. İnsanların hafızalarını yavaş yavaş kaybetmelerine neden olan bir virüs salgınının ortasındaki genç bir çiftin hikayesine tanık oluyoruz filmde. Filmin kurgusu, yönetmenin görselliği kullanma biçimi, bir yandan yakın planlarla karakterlere odaklanılırken bir yandan da hafıza kaybının etrafın flulaştığı görüntülerle hissettirilmesi, Jack O'Connell ile Olivia Cooke'un uyumu ve çok iyi performansları, ayrıntıların zenginliği ve o buruk final. Perfect Sense'e de benzetilmiş film. Bence çok daha iyi bir film Little Fish. Bir yandan bir ilişkideki gerçekçi krizlerle tutkuyu dengeli işlerken, bir yandan da romantizm aramayanları da can evinden vuran sözcüksüz kaldığıım sahnelere sahipti. Filmdeki gibi bir virüsun yol açtığı krizin sonuçları konusunda da gayet aydınlatıcı. 



One Sings, The Other Doesn't

İki kadının yıllara yayılan dostluğunun, 1960'larla 1970'lerdeki kadın mücadelesinin, iki genç kadının yine yıllara yayılan mücadelesinin paralel anlatımının Agnes Varda şahaneliğiyle karşımıza çıkışı benim için geç bir seyirlik olsa da her anına vuruldum filmin.Varda'nın görsel tercihleri olsun, politik duruşu olsun tekrar tekrar övmekten bıkmayacağım özellikleri zaten. Renk kullanımı her zamanki gibi şahane. Senaryonun trajikomik bir çizgide olmasına, dramatik anlarla Varda'nın şen bakış açısının bir arada sağlam bir hikayeye dönüşmesine, Varda'nın feminist duruşunun netliğine ek olarak şarkılarla da desteklenen bir anlatı var karşımızda. İki farklı yolu seçen bu iki arkadaşın yollarının kesiştiği anlarda kadınların ortak kaderine, annelikle ilişkimize, kürtaj konusuna, yerleşik hayatla yollarda geçen hayat arasındaki farklara da yer veriyor. Agnes Varda'nın çok özel bir sinemacı olduğunu bir kez daha hatırlattı film. 


The Peasant Women of Ryazan

Yine iki farklı yöne savrulan iki kadının hikayesi Sovyetlerin ilk döneminden kadın yönetmen Olga Preobrazhenskaya'nın çektiği bir sessiz film. Filmdeki kırsal kesimin yaşam tarzını, taşradan insan manzaralarını ve portrelerini içeren görüntüler belgeselvari bir havada. Geniş planlarla yakın çekimler başarıyla kullanılmış. Kurban konumuna düşen genç kadının başına gelenlerle tecavüz yüzünden kadının suçlandığı mizoijinist bir topluma eleştirilerini yönelten yönetmen diğer tarafta kendi yaşamına kendisi yön veren güçlü bir kadın karakter de sunuyor. Hikaye 1.Dünya Savaşı döneminde geçtiği için cepheye giden erkeklerin geride bıraktığı kadınların maruz kaldığı sıkıntıları gözler önüne seren nitelikte. Taşranın nahifliğiyle karanlık yüzünü birlikte işliyor. Sessiz sinema döneminden tam bir cevher film. 


Empire Records

Çoğu sahnesi bir plakçı dükkanının içinde geçen film tam bir 90'lar ergen filmleri klasiği. Cins cins karakterler, çeşitli gençlik buhranları, kimisi stereotip kimisi outsider portresinde diyebileceğimiz gençlerin çalıştığı dükkan büyük şirketlere yenilmemeye çalışıyor. Plakçı dükkanı zincir mağazaya karşı yok olmamaya çalışıyor. Artık modası geçmiş bir popçunun dükkana konuk olmasıyla şöhretli insanların bazılarının cidden cancellanması gerektiğini 90'larda çözmüş film. Gönül isterdi ki, filmdeki genç karakterlerin hikayeleri, motivasyonları, geçmişleri ve temsil ettikleri sosyal arka plan üzerine de eğilselerdi. Keyifle izledim ama tabii, yalan yok. 


H Is For Hawk

Kitabını okurken pek etkilenememiştim. Yabani bir kuş beslemeye dair detaylar daha çok meraklısına hitap ediyor gibiydi. Filmde yas hikayesi de iyi vurgulanmış. Üniversitedeki görevini de babası vefat edince boşlayan Helen MacDonald'ın şahin yetiştirmeye, yasla baş etmeye, hayatta kalmaya dair gerçek hikayesi. Claire Foy başarıyla kendini adamış rolüne. Ağır ilerliyor, bir kayıp sonrası depresyona odaklanıyor film o yüzden kasvetle izleniyor. Şahin sevgisini kendim de bir kuş meraklısı olarak bir noktaya kadar anlasam da yabani bir kuşu evde beslemek ve avlanmaya götürmek arasında geçen mücadeleyle empati kuramadım. 

Resurrection

Bi Gan vizyon sahibi, etkileyici bir bakış açısına sahip bir yönetmen. Önceki filmlerinden gördüğüm kadarıyla tema, karakterler, sinematografi, toplumsal alt metin ve kurgu beşlisini başarıyla kotarıyordu. Resurrection başka türlü bir film. Epik düşsel bilim kurgu diye tabir edildiği kadar var. Konusu direkt merak uyandırıyor. İnsanların rüya görmeyi bıraktığı bir dünyada bir canavarın 100 yıl boyunca yeniden doğuşu, gördüğü rüyalar, girdiği karakterlerle farklı atmosferler yaratılmış. Budizmden ve yeniden doğuş inancından ilham almış. Canavarın girdiği karakterlerle filmde geçen her hikaye ve ortama ısınabildiğimi söyleyemem ama sıradışı sinema deneyimi yaşattığı için özel bir film oldu. Eski ve yeni Çin'e dair yine sorgulamaya davet ediyor seyirciyi. Bazı bölümlerde fırsat kaçmış gibi hissetmesem başyapıt ilan ederdim. Bi Gan'ı takibe devam. 


Amrum

Fatih Akın'ın ısmarlama 2.Dünya Savaşı filminde Fatih Akın'ı aradım, bulamadım. Çocuk karakterin yeni doğum yapmış annesinin aş erdiği ballı tereyağlı ekmek arayışında sempati bulunabilir. Anne babanın Nazi olması dışında sıkıntı yok. Gelgitle suların yükselip alçaldığı bir coğrafyada kırsaldaki Hitler hayranlığını ve içselleştirilmiş faşizmi görüyoruz. Çocuk karakter aracılığıyla da bir ülke tarihini sorguluyor. Orta karar bir film. Herhangi bir yönetmen çekmiş gibiydi. Fatih Akın'ın 2000'lerdeki tarzını özlemeye devam. 

---BELGESEL---


Paul McCartney: Man On The Run

Paul McCartney'nin The Beatles sonrası dönemini anlatan belgesel, The Beatles'ı aşamayacağını en baştan kabullenmiş bir müzisyenin kendi havasında takılmasına dair doneler içeriyor. Arşiv görüntüleriyle kişisel yaşamının iç içe oluşu, McCartney'nin başarılarına da başarısızlıklarına da aklıselimle yaklaşması, başarısız görülen ve yeterince ilgi görmeyen çalışmalarına da kendini nasıl adadığını görmek açısından başarılı bir belgesel. McCartney'i tanrılaştırmıyor ve şöhretle dalga geçiyor. İnziva hallerinden, uyuşturucuyla ilişkisinden, ailesiyle işi arasında kalmasından, Linda McCartney'nin eşinin şöhretiyle zor baş etmesinden de bahseden bir belgesel. John Lennon'la birbirlerini uzaktan uzağa takip etmeye devam ettiklerini öğrenmek de keyiflendirdi. 1970'ler McCartney'sini görmek için tam yeri bu belgesel.


The Rise of the Red Hot Chili Peppers: Our Brother, Hillel

RHCP'ın en zıpır dönemleri bir yana, genç yaşta hayata veda eden eski gitaristlerini anmak için çekilmiş bu belgesel. Anthony ve Flea'nin lisede dışlanan kesimden olduğunu ve o zamandan beri birbirlerini tanıdıklarını görüyoruz en başta. İlk şan şöhret, çılgın çıplak konser günleri, alkol ve uyuşturucu, tam gaz partileme gibi sex-drugs-rock'n roll klişeleri döneminin sonu grup üyelerinden Hillel Slovak'ın vefatına varıyor. Grup giderek popülerleşirken yaşadıkları kayıp sonrası John Frusciante giriyor devreye ve aslında bence grubun en güzel ve en parlak dönemi de asıl bundan sonra yaşanıyor. Frusciante Hillel'in tarzını örnek alarak kendini geliştirdiğini söylüyor. Kendi vizyonunu da işin içine katınca Under the Bridge'ler, Californication'lar geliyor. Belgesel Hillel dönemiyle ilgili daha çok başta da belirttiğim gibi. İşin bir de Frusciante'nin bağımlılık ve inişli çıkışlı halleriyle geçen dönemi var. O kısımları işlememişler. Grupla ilgili en iyi belgesel diyemem o yüzden. Fakat Under the Bridge tam da kötü gün dostu şarkı değil de nedir. 

---DİZİLER---


 
Vladimir

Rachel Weisz'ın sürüklediği, bazı konularda kararsız kalmış bir kitap uyarlaması. Kitabı okumadım. Okuyanlar finalin farklı olduğunu söylüyorlar. 50 yaş üstü bir edebiyat profesörü kadının kendinden genç bir adamı arzu nesnesi yapması üzerine feminist okumalar yapmak da mümkündü fakat burada iptal kültürü, woke bakış açısı, açık evlilik gibi temalar da eklenmiş ve ne yardan ne serden vazgeçilmiş gibi bir hava var. Daha ziyade nesil farklarının tüm bunlara bakış açısını sergileyen bir dizi gibi izleniyor. 50-60 yaşın normal kabul ettiğini Z kuşağı sorunlu ilişki olarak görebiliyor. Açıkçası kendinden genç erkekle ilişkiye giren kadın linçlenirken aynı şeyi öğrencileriyle üstelik de genç kadınları manipüle ederek yapan kocasının yüceltildiği ortama eleştirel bir bakış açısı olur sanmıştım ama fazla kararsız ve daha ziyade pop kültüre hizmet eden bir senaryo akışıyla karşılaştım. Bir kadının fantezilerinin sürüklemesiyle olayların geldiği nokta konusunda daha cesur olunabilirmiş. Dördüncü duvarı yıkma olayını da abartmışlar. 


Peaky Blinders 5 Sezon (SPOILER İÇERİR)

Yukarıda bir yerde, hatta zaten çeşitli yazılarımda, 1920'lere olan ilgimden, dönemin değişim havasından, iki savaş arasındaki bocalamaların, aşırı eğlence arayışının, hız veren kadın hareketlerinin ve ekonomik buhranın şekillendirdiği zamanlara ayrı bir merak beslediğimden bahsetmiştim. Peaky Blinders'a da özellikle bunun için başladım, biraz da kadrodan dolayı. Bu yazıyı tamamlayana kadar yalnızca final sezonu kaldı. Toplam 5 sezonu izledim, 6.sezon kaldı. İlk olarak Babylon Berlin kadar çok katmanlı bir hikayesinin olmadığını gördüm. Bahisçi İngiliz-İrlandalı çetelerin yükselişi Thomas Shelby'nin bitmeyen hırs hikayesine dönüşüyor. Arada kadın karakterler heba ediliyor. Helen McCrory'nin karizmatik performansıyla Polly karakterini izlemek diziye dair en sevdiğim şeylerden biriydi. Kurgusal olarak dinamizmi, müzik seçimleri, hikaye yıllara yayılırken arka plandaki siyasi ve sosyal atmosferin etkilerini görmek, önce savaş sonrası dönemle başlayıp ekonomik buhran dönemini geçtikten sonra Nazilere doğru giden dönemde Shelbylerin yükselişi ve trajedilerini nihayet izlemek sevindiriciydi benim için özetle ama 6.sezonu ve final filmini izledikten sonra inşallah burada tekrar buluşup yine irdeleriz. 

Çarşamba, Mart 11, 2026

Carson McCullers - Kadransız Saat


Güney gotiğiyle ilk tanıştığım dönemi hatırladım Kadransız Saat’i okurken. Flannery O’Connor öykülerinin tekinsizliğiyle sarsılmış, netliğinden, insanlara ve topluma karşı karamsarlığından, coşkulu öfkesinden çok etkilenmiştim. Carson McCullers’ın da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Yalnız Bir Avcıdır Yürek İngilizce aslından okuduğum, toplumsal eleştirisi kadar karakter yaratma biçimine de bayıldığım bir yazar olmuştu. Karakterleri hem çok tanıdık, hem kendine özgüydü. Trajikomik anları da vardı. Küskün Kahvenin Türküsü ve Düğünün Bir Üyesi de McCullers sevgimi pe-rçinleyen diğer kitaplarıydı. Ta 2009'da yazdığım bu blog yazısında bahsetmişim.  Yeniden okumak istediğim kitaplardan bir süredir The Heart is a Lonely Hunter. Kadransız Saat’i okuduktan sonra da bu isteğim daha da arttı.

Daha önce Yelkovansız Saat adıyla Can Yayınları’ndan Roza Hakmen çevirisiyle çıkmış bu kitap ama ben o basımına yetişemedim. Kadransız Saat’in bu basımını aldığımda da önceki basımdan bihaberdim maalesef. Bir yerlerde rastlasam kaçırmazdım. Sonuçta kitabı Yelkovansız Saat adlı çevirisiyle okuyamasam da bir başka favori Carson McCullers romanıyla daha karşılaştığım için mutluyum. Önceki basımı da bir yerlerde bulursam bu romanı yeniden ziyaret etmek isterim mutlaka.

ABD’nin güneyinde değişimin eşiğindeki bir topluma karşı McCullers son derece net. Karakterler tüm kibirleri, zaafları, sinir bozuculuklarıyla önümüzde. Buna rağmen, yazarın karakterlerin zihnine girerek okuru empatiden yoksun bırakmaması yine takdire şayan. Kaleminin keskinliğini, toplumun gelişime direnen, ırkçılıktan, cinsiyetçilikten, homofobiden, sınıf ayrımından, adaletsizliklerden vazgeçmeyen kesimlerine ve bakış açısına karşı öfkesini, hümanistliğini her satırında hissediyoruz. Kibirli yargıcın var oluş krizleri, torunu Jester’ın kimlik bunalımı, mavi gözlü siyah Sherman’ın geçmişini sorgulayışı ve kendince topluma direnişi, eczacı Malone’un ölümle yüzleşmesi alttan alta tırmanan gerilimle işlenmiş. Daha önce okuduğum McCullers romanlarından daha karanlık ve sert bir güney gotiği romanı. Diyaloglarla iç gözlemlerin dengeli yazıldığı bir anlatı.

Kitabın sonunda, Malone’un dönüşümünün tüm bir Amerikan toplumunun dönüşümü şeklinde düşünüldüğünde finalin de anlamlı olduğu görülür. Küçük bir kasabadan evrensel bir alegori. Hüzünden çok öfke duymamızı istemiş sanki Carson McCullers. Bir de günümüzde de değişmeyen gerçekleri ve sadece şekil değiştiren ayrımcı uygulamaları düşündürmesi tuz biber ekti. Nereden baksam etkileyici bir roman oldu benim için. Yazarın 50 yaşında hayata veda edişine de bir kez daha üzüldüm. 


Perşembe, Şubat 26, 2026

Şubat 2026 Okuma ve Seyir Güncesi

 ---KİTAPLAR---

Jon Fosse'dan Septoloji serisinin ilk kitabı Öteki İsim anlatıcının bilinçakışıyla, tekrarlarla, geriye dönüşlerle, düşlerle ve var oluş ikilemleriyle çetrefilli bir okuma içeriyordu. Fosse'un tarzını sevmeme rağmen çok fazla tekrarlı olaylar ve anlatım kitaptan çoğu yerde uzaklaşmama neden oldu. Devamını en azından uzun süre merak edeceğimi sanmıyorum fakat doppelganger anlatılarına da yeni bir boyut katan bakış açısıyla, felsefesiyle, günlük hayatın kendisinin zaten bir var oluş senfonisi olduğunu vurgulamasıyla özel bir kitap. Akşamdan Sabaha hala yazarın en sevdiğim romanı. Üçleme'den de memnun kalmıştım. Bu ay okuduğum bir diğer Fosse anlatısı Beyazlık'ı da başta çok sevemeyecek gibiydim ancak sonlara doğru anlatıcının kardaki yolculuğunun kendisiyle, geçmişiyle, tanıdığı insanlarla, ailesiyle ve ölümle yüzleştiği düşsel ve metafizik atmosferli bir anlatıya dönüşmesi beni etkiledi. 

Ayın bir diğer Norveçli yazarı olan Frode Grytten'in Nils Vik'in Öldüğü Gün adlı romanını severek okudum. Kuzeyli yazarlarda atmosfer, geçmiş hesaplaşması, işlevsiz aile travmaları ve var oluş buhranlarının had safhada olduğu, geriye dönüşlerle iç içe bir belleğin peşinden gidiş hikayesi. Çok katmanlılığı, psikolojik gözlemlerle dışsal betimlemelerin dengeli oluşu, tekrarlardan çok net ve kestirip atan monologlara yer vermesi de romanı sevdiren diğer özellikleri.

Şubat ayı Black History Month diye bilindiği için kendime Afro-Amerikalı ve Afrikalı yazarlardan bir Challenge düzenledim. Ayın geri kalanında Norveç'ten ABD'ye ve Afrika'ya yolculuk yaptım. 

Assata Shakur'un otobiyografisinden burada bahsetmiştim. Kesinlikle daha yakından tanınması ve mücadelesine ortak olunması gereken biriymiş. Gürül gürül anlatımıyla ABD adalet sistemindeki haksızlıklarla ırkçılığı birlikte anlatıyor.

James Baldwin'in Bir Vatan Evladının Notları'ndaki yazıları hem bir filozof ve sosyolog derinliğinde hem de yazarla karşılıklı sohbet ettiğimizi düşündürüyor. Uncle Tom's Cabin, Native Son gibi klasik romanlara dair eleştirileri, sinema, Harlem ve toplumsal olaylara dair yazıları bir yana, babasının ölümünden, Paris'te gözaltında tutulduğu günlerden, İsviçre'deki inziva anlarında karşılaştığı tepkilerden bahsettiği yazıları çok çok özel. İyi ki var oldu, iyi ki yazdı Baldwin.

Maryse Conde tarihten ismi çok az anılan bir kadına ses olmuş Ben Tituba'da. Afrika-Karayip inançlarıyla zenginleşen, epey sürükleyici ve sinirleri de zorlayan bir hikaye. Salem cadı mahkemelerine de yer veren kitapta gördüğümüz haksızlıklar, ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin ağır bir yük olduğu, haksızlıklarla dolu bir döneme ışık tutuyor. Tituba'nın bir kadın olarak arzularını reddetmemesi de başka bir açıdan düşündürücü bir okuma sunuyor. Gerçi Tituba'nın arzularının enayilik derecesinde seyretmesi okurken göz devirtiyor ama klişe bir kadın köle portresi görmememiz takdir edilmeli. 

Toni Morrison'ın en iyilerinden diyemem Sula için fakat yine çok özel bir yazar olduğunu vurgulayan yönleri var romanın. Biri geleneksel aile hayatını seçen, diğeri tüm sistemleri reddettiği için toplumdan aforoz edilen iki kız arkadaşın öyküleri, anneanneyle geçen yıkıcı anların ani sertliğiyle birlikte dikkat ve sabır gerektiriyor. Kısa bir roman olmasına rağmen yükü çok. Önsözünde Sula'yı portrelerken kimseye eyvallah etmemesinin eleştirilebileceğini tahmin ettiğini dile getirmiş Morrison. Romandaki karakter portreleri özdeşim kurmak için değil, geleneksel bakış açılarını tersyüz etmek için sanki. Amerikan edebiyatının en güçlü kalemlerinden Toni Morrison'ın ilk döneminden güçlü bir roman her halükarda Sula. 

Chimamanda Ngozi Adichie'nin net, akıcı ve eleştirel kalemini özlemiştim. Boynun Etrafındaki Şey adlı öykü derlemesinde tek bir boş öykü, tek bir boş cümle yok. Yine memnun kaldım kendisinden. Nijeryalı kadınlar, göç psikolojisi, kadınların beklentileriyle ters orantıdaki yalnızlığı, yıkıcı siyasi ve kanlı olayların etkileri, Americanah romanındaki Abd-Afrika yaşam tarzlarının farklarını da hatırlatan tespitleri yine çok başarılı. 

Johann Hari'nin Çalınan Dikkat adlı kurgu dışı kitabı internet ve sosyal medya yüzünden algılarımızın nasıl delik deşik edildiğini, dikkat eksikliğinden muzdarip günümüz insanının odaklanma becerisini tekrar kazanabilmek için yapabileceklerini, gösteri toplumunun abuk sabukluğunu beylik laflar etmeden ve klişe çözümler sunmadan irdeliyor. Sıradan bir tespitle, birkaç saat internetten uzaklaşıverin, demiyor. Tüm bu sistemin bize nasıl dayatıldığını da sorguluyor. Reklamlarla şekillendirilen bir insanlığın yıkımını düşününce karamsarlığa kapılmamak zor. Kısa tweetler, anlık hikayeler, daha da hızlı ve kısa videolar dünyasında insanlığın kendine gelmesi hâlâ mümkündür belki de. Empatisiz bir insanlık, insanlık olamaz kesinlikle. 

---FİLMLER---


Hamnet

Maggie O'Farrell'ın Hamnet romanını okuduğumda blogumda ve bulunduğum diğer mecralarda kitaptan bahsetmiştim. Agnes'in şifacı bir kadın olarak kendi sesini öne çıkaran, William Shakespeare'in geri planda olduğunu, yas anlatısı kitabın ikinci bölümüne damgasını vursa da Agnes'in kendi var oluş yolculuğunun temel alındığını ve aslolanın bir acıların kadını trajedyasından daha fazlası olduğunu söylemiştim. Önceki filmlerini severek izlediğim Chloe Zhao bu konuda hayal kırıklığına uğrattı. Agnes'in karakter motivasyonu ve şifacı kadının retelling öyküsü hızla geçiştiriliyor filmde. Aile çatışmaları da yüzeysel kalmış. Daha ziyade evlilik, çocuk ve yas melodramı izliyoruz. Örneğin Agnes'in doğanın içinde kendi kendine doğum gerçekleştirme isteği şımarık bir isyan gibi görünüyor filmde. Trajik anlatı oldukça etkili çekilmiş tabii, özellikle son yarım saatteki tiyatro sahnesinde Hamnet'in ölümsüzleştirildiği ve Agnes'in tepkileri Jesse Buckley'nin başarılı performansının da etkisiyle çok çarpıcıydı ancak her ne kadar romanın aynısını uyarlamada beklemesem de kolaya kaçıldığını, son raddede ivmenin William Shakespeare'in yaşamından bir öykü olarak öne çıktığını görünce itiraz etmeden duramadım. 


Marty Supreme

Safdie kardeşlerin tarzının hastası değilim. Uncut Gems özellikle çekilmez bir filmdi benim için kaosuyla ve umursayamadığım karakterleriyle. Josh Safdie kardeşinden ayrı bir film çekmekle isabet etmiş. Marty Supreme'i izleyince öyle düşündüm. After Hours'a benzetilmesi şaşırtıcı değil. Amerikan sinemasının pek sevdiği klişe başarı hikayelerini tersyüz etmesini, gerilimin hiç bitmemesini, şaşırtıcı olaylar silsilesini keyifle izledim bu kez ve ben de şaşırdım buna. Timothee Chalamet başarılı bir oyuncu bence en başından beri. Bu rolde de karakterin sinir bozuculuğunu, kibrini ve kaotikliğini yeterince iyi yansıtmış. Filmde itiraz edebileceğim bir nokta, yine bir Safdie tipikliği olarak kadın karakterlerin erkek kahraman için harcanması ve klişe sunulmaları. 


Young Mothers

Dardenne Kardeşlerin uzun zaman sonra nispeten beğendiğim bir filmi Genç Anneler. Çocuk yaşta anne olan genç kızların mücadeleleri birkaç karakterin paralel hikayesi gibi sunulurken farklı toplumsal sorunları da gözler önüne seriyor. Yer yer yüzeysel bulunduğuna dair yorumlara katılsam da, Dardennelerin tüm bu dramın içinde eski tarafsız, sosyal gözlemci, sade tavırlarını korumalarını benimsedim. Sevgisiz büyüyüp erkenden annelikle yüzleşenler, uyuşturucuyla mücadele edenler, dağılmış ailelerden gelenler, anne olunca partnerleri tarafından yapayalnız bırakılanlar ve hepsinin de ortak noktasının yoksulluk olması. Sığınma evinde hayatlarını bir düzene sokan genç kadınlara ses olmaya çalışmış Dardenneler fakat kürtaj konusunun esamesinin okunmaması da düşündürücü. Bu çoğu 18'ine bile basmamış annelerin kürtaj yaptırmamayı seçmesi veya yaptıramamaları kendilerini daha mı fedakâr yapar veya evlatlık verme seçeneği bu genç kadınlarda nasıl bir iz bırakır. Bu soruların cevabını seyirciye bırakmış Dardenne Kardeşler. 


In The Cut

In The Cut Jane Campion'ın bir türlü izleyemediğim filmiydi. Genelde erkek arzularının peşinden giden erotik gerilimlerin yerine Campion kadınların tutkularının az buz olmadığını bu paranoya dolu seri katil geriliminde işlemiş. Zamanında kıymeti pek bilinmemiş, benim de elim gitmemişti izlemeye. Filme tamamen bayılmasam da filmin en iyi yaptığı şeyin kadınların tutkuları kadar şüphelerinin ve paranoyalarının da üzerine gitmesi olduğunu düşünüyorum. Erkeklerin asla deneyimlemek zorunda kalmadığı korkularının yansımalarını izliyoruz.  Meg Ryan karakterinin ikircikli ruh hallerini başarıyla canlandırmış. Ağır tempolu bir seyirlik olması da ilk çıktığı dönemde çığır açan yönlerinin geri planda kalmasına neden olmuş anlaşılan. 


 Snow Woman

Bir Japon halk masalının atmosfer gerilimi ve karakter anlatısı şeklinde sinemaya yansıması Snow Woman. 1968 yapımı filmi izledikten sonra Kwaidan'ı da izlemek şartmış. Onu da mart ayına saklayayım. Filmin folk ve gotik korku öğelerini çok iyi birleştirmesi, arka planında da yozlaşmış zenginlerin adaletsizlikleriyle bir intikam hikayesi gibi de sunulması filmden gözlerimi ayıramama nedenlerim olarak sayılabilir. Karanlık yanıyla anne ve eş olma isteği arasında kalan doğaüstü bir dişi varlık üzerine de düşünülebilir. 


The Green Fog

Guy Maddin'in bir başka çılgınlığı Vertigo'nun farklı filmlerden kurgularla yeniden yorumlandığı The Green Fog. Bu kurguda yer alan her filmi ve sahneyi bu projeye yakıştıramadım ama gözlerimi de ayıramadan izledim her Guy Maddin yapımı gibi. San Francisco caddeleri, meşhur köprüsü ve neon yeşil renk paletlerinin dışında sayısız filmden içeriklerle enteresan bir deneme yapılmış. Hikaye bütünlüğünü tam sağlayamıyor bence ama tekrar izlerim ben bunu dedirtti. Onca klasik filmin arasında bir yerde Backstreet Boys'u görünce biraz yabancılaşmadım değil tabii. 


Rewatch: Inland Empire

Inland Empire Üstad David Lynch'in en ikircikli, gizemli, düşündürücü ve karanlık filmlerinden. Filmi ikinci kez izlediğimde de tamamen çözdüğümü söyleyemem ama zaten Lynch filmleri çözüm için var olmuyor. Tüm o atmosfer, Hollywood'da bir kadın oyuncunun psikolojik gelgitleri, geçmişle gelecek arasında geçtiğini düşündüren sahneler, doppelganger seven Lynch'in bu sevgisinin Inland Empire'a yansımaları, Polonyalıların paralel hikayesi, kurmaca ile gerçek sorunsalları, Grace Zabriskie'nin az ve öz ürkütücülüğü, Laura Dern'ün muhteşem performansı ve atmosfer, atmosfer atmosfer diyerek kendimi internet deryasındaki sayısız film teorisine bırakıyorum. Eraserhead ve Mulholland Drive arasındaki havası için canım çekince, mindfuck arayışı günlerimde yine dönerim filme. 

-DİZİLER---


Carnivale

HBO'nun en kendine özgü dizilerinden Carnivale'ı yeni izledim. 2 sezon boyunca karnaval insanlarına eşlik ettim. Benim toplam izleme sürem 3 hafta civarıydı ama tabii. Hıristiyanlığa dair göndermeleri bildiğimi iddia edecek değilim ama dini ve mitolojik öğeleri kullanma biçiminin takdire şayan olduğunu söyleyebilirim. Dizi tam bir atmosfer gizemi ve gerilimi olarak sanki benim için çekilmiş. Karnavaldaki ötekileştirilen, ucube diye görülen insanların kompleks, kendi heyecanlarına, korkularına, tutkularına sahip karakterler olarak karşımıza çıkması, bir egzotik varlık gibi sunulmamaları her seferinde övülmeli. İyi ve kötünün savaşındaki sıradanlıktan uzak alegorik hikayelerden biri dizinin iptaliyle sekteye uğramış. Bitince kızmadan edemiyorsunuz. Sofie'nin geldiği noktadan sonrasını, dini manipülasyonun gideceği yeri görebilmeliydik, kendine güvenini kazanıp yeteneğiyle barışmış Hawkins'in olgunluk dönemini görmeye de hakkımızın olduğu gibi. Bitince boşluğa düştüm haliyle. Bu ay mini diziler açısından da verimli geçti ama Carnivale bir başkaydı doğrusu. Bunun ardından Twin Peaks rewatch anca kurtarırdı beni ama abartmayacağım tamam, tamam, tamaaaaam. 


The Night Manager 2.Sezon

10 yıl sonra gelen 2.sezon ilkinden daha kaotik. Emperyalist dünyanın politikalarına dair bir sonuç çıkıyor ortaya. İngiltere'den, Akdeniz'den ve Orta Doğu'dan Kolombiya'ya ilerleyen hikayenin aslında mini dizi olarak tasarlanan diziye sonradan yazıldığı belirtiliyor. Ajanlık hikayesinden ve entrikalardan ziyade politik yönüyle öne çıktığı için 2.sezonu da beğendim ilk sezon kadar olmasa da. Tom Hiddleston bildiğimiz gibi ama yine de ilk sezondan tutuk geldi. Jonathan'ın travmaları karakterini daha şüpheci ve kasvetli hale getirmiş. Camila Morrone'un Roxana karakterinin motivasyonları yüzeysel geçilmiş. Yeni bir femme fatale portresi çıkarılmaya çalışılmış ama sürekli yanar döner sularda gezinen karakteri izlemek yorucuydu. Görsellik ve seksilikten başka bir şey katmıyor diziye. Olivia Colman'ı çok fazla göremedik. Göründüğü anlarda etkili olsa da yetmedi. Hugh Laurie'ye kötü adam rolü yakışıyor. Sezonun asıl yıldızı ise Diego Calva. Teddy karakteri de zaten bu sezon dizide en iyi yazılmış karakterdi. Sezon finali fenalaşmama neden oldu ve bu böyle bitemez dedirtti. 3.sezon üzerinde çalışıldığını öğrenince rahatladım. 


The Are Murders 1.Sezon

Kar, buz, kuzey, cinayet, kasaba entrikaları ve şaibeli geçmişi olan ve bu kasabaya inzivaya gelen kadın polis. İllaki olaylar gelişiyor ve cinayetleri çözerken ve kasabaya atanırken buluyor kendini. İki komiser arasında yakınlaşma yapmaya çalışmasalardı daha mantıklı olurdu ama bu işlerde mantığın sözünü dinleyen kim ki zaten. İskandinav polisiyesi, karlı kış atmosferi ve Nordic noir isteğimi karşıladı mı, karşıladı. 5 bölüm az ve özdü. Cinayetleri de abartmadan, gizemle dramı makul biçimde birleştirerek çözmüşler. Çok tahmin edilemeyen bir sürpriz çıkmıyor, beklentiniz sürprizler ise onu da belirteyim. 


The Glass Dome

Bir diğer Nordic noir bir kaçırılma hikayesi üzerine kurulu polisiye. Bu diziyi çok beğenmedim. Oyunculuk çok vasattı, tempo çok ağırdı (ki slow burn severim normalde), hikaye de bir yerden sonra fazla barizdi ve gizem çok da merak uyandırmadı. Daha iyi kaçırılma öyküleri ve travmaları izledik. Psikolojik travmayı fena işlemese de final hayal kırıklığına uğrattı. Sürpriz yapacağım diye baydılar. Camilla Lackberg uyarlamasıymış.  


A Knight of the Seven Kingdoms 1.Sezon

Game of Thrones'un son 2 sezonda yaşattığı hezimetin ve hayal kırıklığının sonrasında bu sade ama etkili senaryolu uyarlama ilaç gibi geldi. Sir Duncan ve Egg'in 6 bölümlük macerası Targaryen hanedanıyla ilgili kilit bir noktaya vardı. Beklemediğim kadar sevdim. Büyük büyük laflar etmemesi, kaba gürültüden ve entrikalardan uzak oluşu, hikaye anlatıcılığını ve basit görünen ama anlamı büyük kahramanlıkları öne çıkarışı Westeros'tan bir hikaye çıkarmak için doğru karar. Kitaplarının da bu sadelikte olduğu söyleniyor. Kitapları okumadım zira George R.R.Martin'in tembelliği, malum seriyi bir türlü bitirememesi o seriye karşı öfkemi hatırlatıyor. Sezonlar ilerledikçe GoT gibi olmaz umarım bu serinin akıbeti de dört başı mamur bir hikaye izlemeye devam ederiz bu evrenden. Yol hikayeleri iyidir. Duncan'ın karakter gelişimi sürprizlerle birlikte iyi işlenmiş. Sadakat özlemimi gidermesi de ayrı konu, ona hiç girmeyeyim. 


How To Get To Heaven From Belfast

Derry Girls'ün yapımcısından benzer mizaha sahip olduğu söylenen kara komedi ve gizem dizisi iyi eğlendirdi. Derry Girls'ü izlemedim gerçi ve başlarda 3 kadın karakterin dinamiklerinde bazı diyaloglara burun kıvırsam da gizemin katmerleşmesiyle özellikle son 3 bölümü severek izledim. Gizemin, geçmişteki sırrın göründüğü ve tahmin edilebileceği gibi çıkmaması, arkasında çok başka bir gizem ve dramın saklı olması mantıklı geldi bana. Yer yer mizahla dizinin karanlık tarafı arasındaki alaka kurma zorluğu hissedilmiyor değil yine de. Son dönemin mini dizilerindeki gizemi çözme şekli konusundaki tartışmalarda bu dizi için yazılıp çizilenlere de katılıyorum ama spoiler yazmayayım şimdi buraya. İrlanda havası her daim iyi gelmiştir.

Perşembe, Şubat 12, 2026

Assata Shakur: Bir Otobiyografi

 


Assata Shakur'un otobiyografisi tek bir siyah devrimci kadının hikayesini içermiyor. Siyahların zulüm dolu tarihinin de hikayesi gibi okunuyor aynı zamanda. Köleliğin sadece ekonomik çatışmalar nedeniyle kaldırıldığını hatırlatıyor mesela, ırkçılığı ortadan kaldırmanın yüzü suyu hürmetine değil. 60'larla 70'lerde Abd'deki mücadeleleri daha yakından görmek ve anlamak için de çok iyi kitap.

Kitabın kurgusu Assata'nın haksız yere suçlanma, hapsedilme ve yargılanma sürecindeki adaletsizliklerin geçtiği bölümlerle Assata'nın çocukluğundan ilk gençliğine kadar olan büyüme hikayesi arasında gidip geliyor. Yoksulluktan ilk girdiği işlere, eğitim hayatındaki hayal kırıklıklarından siyah olduğunun sürekli hatırlatıldığı, ırk ayrımının had safhada olduğu dönemin günlük hayata yansımalarına, ilk devrim araştırmalarından Kara Panterlerle devrime katılma dönemine yer veren ve düşünce trenine de çıkaran bir otobiyografi. Sosyalizmle lirizmi birleştiren şiirleri de aralarda etkiliyor okurken. Dikbaşlı ve açıksözlü kişiliği en az mücadeleleri kadar saygı uyandırıyor. Abd hukuk ve güvenlik sistemindeki gedikleri okurken sinir kat sayısı artıyor, ister istemez benzer hukuksuzluk serüvenimizle paralellik kuruyoruz.

Assata'nın anlattıklarının bazılarının hâlâ güncelliğini koruduğu düşünülürse bu otobiyografinin değeri daha iyi anlaşılacaktır. Irkçılıkla ve cinsiyetçilikle mücadelenin ekonomik mücadeleden ayrılamayacağını gösteren önemli örneklerden biri. Küba'da biten yolculuğunun düşündürdükleri de ayrı. Dünyamız hep bir mücadele maalesef.