---KİTAPLAR---
Jon Fosse'dan Septoloji serisinin ilk kitabı Öteki İsim anlatıcının bilinçakışıyla, tekrarlarla, geriye dönüşlerle, düşlerle ve var oluş ikilemleriyle çetrefilli bir okuma içeriyordu. Fosse'un tarzını sevmeme rağmen çok fazla tekrarlı olaylar ve anlatım kitaptan çoğu yerde uzaklaşmama neden oldu. Devamını en azından uzun süre merak edeceğimi sanmıyorum fakat doppelganger anlatılarına da yeni bir boyut katan bakış açısıyla, felsefesiyle, günlük hayatın kendisinin zaten bir var oluş senfonisi olduğunu vurgulamasıyla özel bir kitap. Akşamdan Sabaha hala yazarın en sevdiğim romanı. Üçleme'den de memnun kalmıştım. Bu ay okuduğum bir diğer Fosse anlatısı Beyazlık'ı da başta çok sevemeyecek gibiydim ancak sonlara doğru anlatıcının kardaki yolculuğunun kendisiyle, geçmişiyle, tanıdığı insanlarla, ailesiyle ve ölümle yüzleştiği düşsel ve metafizik atmosferli bir anlatıya dönüşmesi beni etkiledi.
Ayın bir diğer Norveçli yazarı olan Frode Grytten'in Nils Vik'in Öldüğü Gün adlı romanını severek okudum. Kuzeyli yazarlarda atmosfer, geçmiş hesaplaşması, işlevsiz aile travmaları ve var oluş buhranlarının had safhada olduğu, geriye dönüşlerle iç içe bir belleğin peşinden gidiş hikayesi. Çok katmanlılığı, psikolojik gözlemlerle dışsal betimlemelerin dengeli oluşu, tekrarlardan çok net ve kestirip atan monologlara yer vermesi de romanı sevdiren diğer özellikleri.
Şubat ayı Black History Month diye bilindiği için kendime Afro-Amerikalı ve Afrikalı yazarlardan bir Challenge düzenledim. Ayın geri kalanında Norveç'ten ABD'ye ve Afrika'ya yolculuk yaptım.
Assata Shakur'un otobiyografisinden burada bahsetmiştim. Kesinlikle daha yakından tanınması ve mücadelesine ortak olunması gereken biriymiş. Gürül gürül anlatımıyla ABD adalet sistemindeki haksızlıklarla ırkçılığı birlikte anlatıyor.
James Baldwin'in Bir Vatan Evladının Notları'ndaki yazıları hem bir filozof ve sosyolog derinliğinde hem de yazarla karşılıklı sohbet ettiğimizi düşündürüyor. Uncle Tom's Cabin, Native Son gibi klasik romanlara dair eleştirileri, sinema, Harlem ve toplumsal olaylara dair yazıları bir yana, babasının ölümünden, Paris'te gözaltında tutulduğu günlerden, İsviçre'deki inziva anlarında karşılaştığı tepkilerden bahsettiği yazıları çok çok özel. İyi ki var oldu, iyi ki yazdı Baldwin.
Maryse Conde tarihten ismi çok az anılan bir kadına ses olmuş Ben Tituba'da. Afrika-Karayip inançlarıyla zenginleşen, epey sürükleyici ve sinirleri de zorlayan bir hikaye. Salem cadı mahkemelerine de yer veren kitapta gördüğümüz haksızlıklar, ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin ağır bir yük olduğu, haksızlıklarla dolu bir döneme ışık tutuyor. Tituba'nın bir kadın olarak arzularını reddetmemesi de başka bir açıdan düşündürücü bir okuma sunuyor. Gerçi Tituba'nın arzularının enayilik derecesinde seyretmesi okurken göz devirtiyor ama klişe bir kadın köle portresi görmememiz takdir edilmeli.
Toni Morrison'ın en iyilerinden diyemem Sula için fakat yine çok özel bir yazar olduğunu vurgulayan yönleri var romanın. Biri geleneksel aile hayatını seçen, diğeri tüm sistemleri reddettiği için toplumdan aforoz edilen iki kız arkadaşın öyküleri, anneanneyle geçen yıkıcı anların ani sertliğiyle birlikte dikkat ve sabır gerektiriyor. Kısa bir roman olmasına rağmen yükü çok. Önsözünde Sula'yı portrelerken kimseye eyvallah etmemesinin eleştirilebileceğini tahmin ettiğini dile getirmiş Morrison. Romandaki karakter portreleri özdeşim kurmak için değil, geleneksel bakış açılarını tersyüz etmek için sanki. Amerikan edebiyatının en güçlü kalemlerinden Toni Morrison'ın ilk döneminden güçlü bir roman her halükarda Sula.
Chimamanda Ngozi Adichie'nin net, akıcı ve eleştirel kalemini özlemiştim. Boynun Etrafındaki Şey adlı öykü derlemesinde tek bir boş öykü, tek bir boş cümle yok. Yine memnun kaldım kendisinden. Nijeryalı kadınlar, göç psikolojisi, kadınların beklentileriyle ters orantıdaki yalnızlığı, yıkıcı siyasi ve kanlı olayların etkileri, Americanah romanındaki Abd-Afrika yaşam tarzlarının farklarını da hatırlatan tespitleri yine çok başarılı.
Johann Hari'nin Çalınan Dikkat adlı kurgu dışı kitabı internet ve sosyal medya yüzünden algılarımızın nasıl delik deşik edildiğini, dikkat eksikliğinden muzdarip günümüz insanının odaklanma becerisini tekrar kazanabilmek için yapabileceklerini, gösteri toplumunun abuk sabukluğunu beylik laflar etmeden ve klişe çözümler sunmadan irdeliyor. Sıradan bir tespitle, birkaç saat internetten uzaklaşıverin, demiyor. Tüm bu sistemin bize nasıl dayatıldığını da sorguluyor. Reklamlarla şekillendirilen bir insanlığın yıkımını düşününce karamsarlığa kapılmamak zor. Kısa tweetler, anlık hikayeler, daha da hızlı ve kısa videolar dünyasında insanlığın kendine gelmesi hâlâ mümkündür belki de. Empatisiz bir insanlık, insanlık olamaz kesinlikle.
---FİLMLER---
Hamnet
Maggie O'Farrell'ın Hamnet romanını okuduğumda blogumda ve bulunduğum diğer mecralarda kitaptan bahsetmiştim. Agnes'in şifacı bir kadın olarak kendi sesini öne çıkaran, William Shakespeare'in geri planda olduğunu, yas anlatısı kitabın ikinci bölümüne damgasını vursa da Agnes'in kendi var oluş yolculuğunun temel alındığını ve aslolanın bir acıların kadını trajedyasından daha fazlası olduğunu söylemiştim. Önceki filmlerini severek izlediğim Chloe Zhao bu konuda hayal kırıklığına uğrattı. Agnes'in karakter motivasyonu ve şifacı kadının retelling öyküsü hızla geçiştiriliyor filmde. Aile çatışmaları da yüzeysel kalmış. Daha ziyade evlilik, çocuk ve yas melodramı izliyoruz. Örneğin Agnes'in doğanın içinde kendi kendine doğum gerçekleştirme isteği şımarık bir isyan gibi görünüyor filmde. Trajik anlatı oldukça etkili çekilmiş tabii, özellikle son yarım saatteki tiyatro sahnesinde Hamnet'in ölümsüzleştirildiği ve Agnes'in tepkileri Jesse Buckley'nin başarılı performansının da etkisiyle çok çarpıcıydı ancak her ne kadar romanın aynısını uyarlamada beklemesem de kolaya kaçıldığını, son raddede ivmenin William Shakespeare'in yaşamından bir öykü olarak öne çıktığını görünce itiraz etmeden duramadım.
Marty Supreme
Safdie kardeşlerin tarzının hastası değilim. Uncut Gems özellikle çekilmez bir filmdi benim için kaosuyla ve umursayamadığım karakterleriyle. Josh Safdie kardeşinden ayrı bir film çekmekle isabet etmiş. Marty Supreme'i izleyince öyle düşündüm. After Hours'a benzetilmesi şaşırtıcı değil. Amerikan sinemasının pek sevdiği klişe başarı hikayelerini tersyüz etmesini, gerilimin hiç bitmemesini, şaşırtıcı olaylar silsilesini keyifle izledim bu kez ve ben de şaşırdım buna. Timothee Chalamet başarılı bir oyuncu bence en başından beri. Bu rolde de karakterin sinir bozuculuğunu, kibrini ve kaotikliğini yeterince iyi yansıtmış. Filmde itiraz edebileceğim bir nokta, yine bir Safdie tipikliği olarak kadın karakterlerin erkek kahraman için harcanması ve klişe sunulmaları.
Young Mothers
Dardenne Kardeşlerin uzun zaman sonra nispeten beğendiğim bir filmi Genç Anneler. Çocuk yaşta anne olan genç kızların mücadeleleri birkaç karakterin paralel hikayesi gibi sunulurken farklı toplumsal sorunları da gözler önüne seriyor. Yer yer yüzeysel bulunduğuna dair yorumlara katılsam da, Dardennelerin tüm bu dramın içinde eski tarafsız, sosyal gözlemci, sade tavırlarını korumalarını benimsedim. Sevgisiz büyüyüp erkenden annelikle yüzleşenler, uyuşturucuyla mücadele edenler, dağılmış ailelerden gelenler, anne olunca partnerleri tarafından yapayalnız bırakılanlar ve hepsinin de ortak noktasının yoksulluk olması. Sığınma evinde hayatlarını bir düzene sokan genç kadınlara ses olmaya çalışmış Dardenneler fakat kürtaj konusunun esamesinin okunmaması da düşündürücü. Bu çoğu 18'ine bile basmamış annelerin kürtaj yaptırmamayı seçmesi veya yaptıramamaları kendilerini daha mı fedakâr yapar veya evlatlık verme seçeneği bu genç kadınlarda nasıl bir iz bırakır. Bu soruların cevabını seyirciye bırakmış Dardenne Kardeşler.
In The Cut
In The Cut Jane Campion'ın bir türlü izleyemediğim filmiydi. Genelde erkek arzularının peşinden giden erotik gerilimlerin yerine Campion kadınların tutkularının az buz olmadığını bu paranoya dolu seri katil geriliminde işlemiş. Zamanında kıymeti pek bilinmemiş, benim de elim gitmemişti izlemeye. Filme tamamen bayılmasam da filmin en iyi yaptığı şeyin kadınların tutkuları kadar şüphelerinin ve paranoyalarının da üzerine gitmesi olduğunu düşünüyorum. Erkeklerin asla deneyimlemek zorunda kalmadığı korkularının yansımalarını izliyoruz. Meg Ryan karakterinin ikircikli ruh hallerini başarıyla canlandırmış. Ağır tempolu bir seyirlik olması da ilk çıktığı dönemde çığır açan yönlerinin geri planda kalmasına neden olmuş anlaşılan.
Snow Woman
Bir Japon halk masalının atmosfer gerilimi ve karakter anlatısı şeklinde sinemaya yansıması Snow Woman. 1968 yapımı filmi izledikten sonra Kwaidan'ı da izlemek şartmış. Onu da mart ayına saklayayım. Filmin folk ve gotik korku öğelerini çok iyi birleştirmesi, arka planında da yozlaşmış zenginlerin adaletsizlikleriyle bir intikam hikayesi gibi de sunulması filmden gözlerimi ayıramama nedenlerim olarak sayılabilir. Karanlık yanıyla anne ve eş olma isteği arasında kalan doğaüstü bir dişi varlık üzerine de düşünülebilir.
The Green Fog
Guy Maddin'in bir başka çılgınlığı Vertigo'nun farklı filmlerden kurgularla yeniden yorumlandığı The Green Fog. Bu kurguda yer alan her filmi ve sahneyi bu projeye yakıştıramadım ama gözlerimi de ayıramadan izledim her Guy Maddin yapımı gibi. San Francisco caddeleri, meşhur köprüsü ve neon yeşil renk paletlerinin dışında sayısız filmden içeriklerle enteresan bir deneme yapılmış. Hikaye bütünlüğünü tam sağlayamıyor bence ama tekrar izlerim ben bunu dedirtti. Onca klasik filmin arasında bir yerde Backstreet Boys'u görünce biraz yabancılaşmadım değil tabii.
Rewatch: Inland Empire
-DİZİLER---
Carnivale
HBO'nun en kendine özgü dizilerinden Carnivale'ı yeni izledim. 2 sezon boyunca karnaval insanlarına eşlik ettim. Benim toplam izleme sürem 3 hafta civarıydı ama tabii. Hıristiyanlığa dair göndermeleri bildiğimi iddia edecek değilim ama dini ve mitolojik öğeleri kullanma biçiminin takdire şayan olduğunu söyleyebilirim. Dizi tam bir atmosfer gizemi ve gerilimi olarak sanki benim için çekilmiş. Karnavaldaki ötekileştirilen, ucube diye görülen insanların kompleks, kendi heyecanlarına, korkularına, tutkularına sahip karakterler olarak karşımıza çıkması, bir egzotik varlık gibi sunulmamaları her seferinde övülmeli. İyi ve kötünün savaşındaki sıradanlıktan uzak alegorik hikayelerden biri dizinin iptaliyle sekteye uğramış. Bitince kızmadan edemiyorsunuz. Sofie'nin geldiği noktadan sonrasını, dini manipülasyonun gideceği yeri görebilmeliydik, kendine güvenini kazanıp yeteneğiyle barışmış Hawkins'in olgunluk dönemini görmeye de hakkımızın olduğu gibi. Bitince boşluğa düştüm haliyle. Bu ay mini diziler açısından da verimli geçti ama Carnivale bir başkaydı doğrusu. Bunun ardından Twin Peaks rewatch anca kurtarırdı beni ama abartmayacağım tamam, tamam, tamaaaaam.
The Night Manager 2.Sezon
The Glass Dome
A Knight of the Seven Kingdoms 1.Sezon
How To Get To Heaven From Belfast


2 yorum:
Seyir Güncendekilere değineceğim. Hepsine değinmek uzun sürer, o sebeple filmlerden Marty Supreme'i, dizilerden de Carnivale'i seçiyorum.
Marty Supreme, yönetmeni Safdie'yi tanıyanlar için beklenen tempoda. Hatta kardeşinden ayrı çektiği için temposu önceki filmlere göre düşük bile kalabilir. Bu da daha az izleme yorgunluğu demek. Uncut Gems ziyadesiyle yormuştu çünkü. Ama tarzını sevenler için bu film de hakkını veriyor diyebilirim.
Ben filmi beğendim. Kişinin hırs ve hayalini takıntı haline dönüştürmesine ve aksinin oluşuna ihtimal dahi vermemesi üzerine güzel bir anlatı sunuyor. Timothee oscar'ı da alabilirdi, son hafta yaptığı balo ve müzikal gafı olmasaydı. Çömezliğine veriyorum.
Carnivale ise HBO'da gömülü duran eski hazinelerden. Çoğu kez mini dizi olarak algılanır ama aslında devam etmesi düşünülen fakat edilmeyen yarım kalmış bir dizi. Buna rağmen izlemesi yine keyif veriyor, kendine has çift yönlü anlatımı iki farklı dizi izliyormuş havası katıyor. Devam etse keşke dediğim diziler listemde yer alıyor ama dediğim gibi bu haliyle bile güzel bir dizi.
Chalamet gafının ve cancel rüzgarının kurbanı oldu. Burada aslında gayet iyiydi performansı. Marty Supreme'i de beklediğimden daha çok beğendim.
Carnivale bu saatten sonra geri gelmez. Bu haliyle de güzel ama yazık olmuş iptal edilmesi.
Yorum Gönder