Salı, Mart 31, 2026

Mart 2026 Okuma ve Seyir Güncesi

 ---KİTAPLAR---


Mart ayını tamamen kadın yazarlara ayırırım genelde. Bu yıl da geleneği bozmadan devam ettim. Okuduklarımdan özetle bahsedeyim.

Claire Keegan Antarktika'daki öykülerinde de Mavi Tarlalardan Yürü'de olduğu gibi çoğunlukla mest etti. Bazıları bıçak gibi kesen, bazıları hislerle baş başa bırakan, satır aralarını da, bariz ve ani şokları da çok iyi kullanan öyküler. Karakterlerin travmaları, ilişkiler, aileler, toksik erkeklik, evden ve mutfaktan çıkamayan kadınlar, en çok da kadınların hayal kırıklıklarını konu alan öyküleri büyük ölçüde sevdim.

Annabelle Hirsch'ten 100 Nesnede Kadınların Tarihi, nesneler bahane, kadınların gerçek tarihi burada diyen bir kitap. Her bölümde antik çağlardan günümüze bölüm başlıklarında adı geçen nesnelerle tarihin geri planına atılan kadınların medeniyete katkıları ve yüzyıllarca süren her türlü kadın mücadelesi sosyolojik çıkarımlarla özetleniyor. Mağara resimlerinden Sappho'ya, Salem cadı mahkemelerinden Marie Curie'ye onca detayla düşündürdüğü çok şey var, öfkelendirdiği ve tebessüm ettirdiği bölümler de kaçınılmaz. Savaş meydanlarının ve diplomasi masalarının dışındaki günlük hayat gerçeklerini konu ediyor. Kuluçka makinesi muamelesinden başka değer görmeyen, tıptan, bilimden, siyasetten, sanattan ve genel olarak bütün her şeyden uzaklaştırılmaya çalışılan kadınların görünürlüğüne katkı sağlayan bir çalışma. Başucu kitabı gibi görülebilir. Yeni öğrendiğim gerçeklerin yanında, zaten bildiğim olgulara yeni bir bakışla bakmamı sağladı Annabelle Hirsch'in çalışması. Bazı bölümlerde anlatılanlar ayrıca derinlemesine inceleme gerektiriyor. Araştırıp okumak istediklerimi not aldım. Hiç yıkanmayan soylularla ilgili gerçekleri ise hatırlamak bile istemiyorum. 

Carson McCullers'ın Kadransız Saat adlı romanı yazara olan sevgimi hatırlatan bir roman. Önceki blog yazımda detaylı bahsettim. 

Sezen Ergen Breitegger'in Zamanla Aynı Kumaştan'da derlenen yazıları kitapseverler, edebiyat tutkunları ve yabancı dillerin peşinde hayatı değişenler için biçilmiş kaftan. Kendisi için özel yazarlardan, sevdiği kitaplardan bahsederken kişisel hislerinden, yolculuklarında karşılaştıklarından, okul ve iş hayatında gördüğü zorluklardan da bahsediyor. Ulysses'i okumaktan korkan bu dilciye metnin aslıyla çeviriler arasında karşılaştırmalarla aslında çok eğlenebileceği konusunda da cesaret verdi kendisi. Bahsettiği bazı yazarlara ben de aşkla bakabilmek isterdim. Asla üsttenci de değil. Hayat da buradaki denemeler, edebiyat, sanat, şiirsel düşler kadar güzel olsaydı ya da hayat en çok bunlarla güzel zaten diye düşündüm okurken. 

Alejandra Pizarnik'in Delilik Taşı'ndaki şiirlerinde kafa yapısını çözebildiğimi söyleyemem. Kelime seçimi keskin, mitolojiden ve sembollerden beslenen, oldukça kasvetli şiirlerle şiirsel düz yazıların bazıları çarptı, bazıları bunalttı. Yasemin Çongar çok iyi çevirmiş. Kitabın bir sayfasında Türkçe çeviri, diğer sayfasında İspanyolca orijinal metin görmek de iyi geldi. Orta karar İspanyolcamla kendi kendime karşılaştırmalar yaparak eğlendim. Pizarnik'in tutkulu ruhunu asıl dilinde hissetmek bambaşka olsa gerek. Şiir okumayı çok seven biri değilim ama merak ettiğim bu kadın şairle tanıştığıma memnunum. 

Müge İplikçi'nin imza gününe gitmemin şerefine kendisinden 3 kitap okudum. Son kitabı Sahte Cennetten Kaçış tarikata kapılmış genç bir kadınla modern ve özgür bir hayatı seçmiş arkadaşının hikayelerini paralel anlatan, bizden bir distopya sunuyordu. Margaret Atwood'un klasiği Damızlık Kızın Öyküsü'nün izinde biat ve din manipülasyonunu sorgulatan bir roman. Soluksuz okunuyor bazı bölümlerde karakterleri anlamakta zorluk çeksem de. 

Yıkık Kentli Kadınlar 1999 depreminde çocuklarını kaybeden 8 kadının gerçek hikayelerinin röportajlarla derlenerek kurgulandığı bölümlerden oluşuyor. Son zamanlarda okuduğum en zor kitaplardan biriydi. Travmaları tetikleyen, Maraş-Malatya-Hatay depreminden sonra daha da karamsar hissettiren gerçekleri göz önüne sunuyor. 

Ah Be Melek bir meleğin gözünden farklı hikayeler okuyacağımı sandığım, yine kısa kısa farklı ve deneysel öykülerin yer aldığı ama beklediğimi bulamadığım bir kitaptı. 

Kate Atkinson'ın Shrines of Gaiety adlı romanı İngilizce aslından okuduğum bir kitap. 1920'lerin curcunalı atmosferini gece kulüpleri işleten nüfuzlu bir kadın, eski bir kütüphaneci olup hayatını değiştirmeye karar veren, son zamanlarda gördüğüm en aklıselim kadın karakterlerden biri olan Gwendollen, dönemin şenlikli havasına kanıp evden kaçan genç kızlar Freda ile Florence, mutsuz evliliği yüzünden daha da karamsar bir ruh halinde soruşturmalarını ilerleten polis dedektifi Frobisher gibi karakterlere yer veriyor. Bazı karakterlerin hikayesinin havada kaldığını, finalin de çok çabuk bağlandığını düşünüyorum. Kate Atkinson ile tanışmak ve tarihin ilgimi çeken dönemlerinden birinde takılmak için okuduğuma değdi diyebilirim yine de.

Sara Mesa'nın Bir Aşk adlı romanı beklentimin altında kalan bir kitap oldu. Kırsala yerleşen bir çevirmenin gözlemleri ve orada yaşadığı ilişkinin düşündürdükleri çok da ilgimi çekmeyen bir okumaydı. Natalie'nin gelgitli ruh hallerinden de, taşrada rastladığı bir adamın peşinde yitip gidişinden de pek hazetmedim. Kitabın en iyi yanı taşra sıkıntısını, insanların linççiliğini, ikiyüzlülüğünü, cinsiyetçiliğini, kırsal kesim manipülasyonunu kurcalamasıydı. Natalie'nin beslediği köpeğin bir çocuğu ısırmasının ardından yaşananlarla kitap bir nebze daha önem kazandı bana göre. 

---SİNEMA---


The Plague

Artık herhangi bir akran zorbalığı hikayesinden etkilenmem sanıyordum. Yanılmışım. Sanki kaçınılmaz, mutlaka bazı çocukların bu filmdekine benzer, bazen daha hafif sayılabilecek, bazen daha ağır versiyonlarına maruz kalması gerekiyor sanki bu dünyada. Finali gayet manidar. "Zorbalanan çocuğun dans pistindeki yalnızlığıyız" diye not düşmüşüm. Son zamanlarda izlediğim en iyi akran zorbalığı filmi. Gerilimi ve duygusal dozu da çok iyi ayarlamış. 


28 Years Later: The Bone Temple

28 Years Later yıllar sonra nostalji yaratmaktan başka bir işe yaramamıştı. The Bone Temple bilim-din veya inanç çatışması, Apocalypse Now-Joseph Conrad etkisi, vahşetin bazen abartılsa da zombi apokaliptik dünya için yeterince ürkütücü olması, Jack O'Connell'ın çok iyi bir kötü adam portresi çıkarması, Ralph Fiennes'ın döktürmesi ve özellikle ikinci yarısındaki yüzleşme ve diyalogları ile beğenimi kazandı. Sürprizleri de sevdim. Bir devam filmi daha çekilecekse bana uyar. 


Familiar Touch

Adeta bir belgesel havasında çekilmiş bir yaşlılık ve yaşlılıkla gelen hafıza sorunları, Alzheimer-demans belası, başkalarına muhtaç olma hikayesi. Bunalım yaratmıyor diyemem. Yaşlı bir yakınınızın benzer sıkıntılarına tanık olduysanız daha da etkiliyor ve tetikliyor. Ajitasyon yaratmadan çıplak gerçekleri sunması etkiledi beni özellikle. Özgür bir var oluştan bakıcıların insafına kalınan bir var oluşa ilerlemek kader midir. Bir yaştan sonra gözden çıkarılmak üzerine üzüyor. Konusunu iyi işleyen, mecburen can acıtan bir film. Yaşlı bakım yerlerinin durumlarını da sorgulamamıza vesile oluyor. 


Calle Malaga

Yaşından beklenen dayatmalara kafa tutan kadınlar, canım kadınlar. Maria Angeles tam da böyle bir kadın. Ne istediğinin ve istemediğinin çok iyi farkında. Rahmetli eşi yaşadığı evi kızına bırakmıştır. Kızı büyük şehirde hayat mücadelesi vermektedir, o yüzden evin satılmasını ister. Maria buna yanaşmaz. Kızıyla arasındaki sürtüşme kızının yanına şehre gitmek istememesiyle tırmanır. Kızı kendisine yaşlı bakım evi bulup orada kalması için zorlayınca da olaylar gelişir. Calle Malaga bu şekilde başlıyor. Bir köşeye çekilip yavaş yavaş ölmesi beklenen insanlardan biri olmayı reddediyor Maria Angeles. Bakımevinde zorla saçını kesmeye çalışmaları bardağı taşıran son damla oluyor. Yaşadığı eve kızından gizli tekrar yerleşiyor, evin satılmasına engel olmaya çalışırken çevirdiği dalavereler eğlenceli. Film küçük mutlulukların nasıl hayat kurtardığını gösteren ayrıntılarla da sevgimi kazandı. Maria'nın kızıyla arasındaki çatışma eksik kaldı, bir tek ona itirazım var. Yaşı ilerleyen insanlar arasındaki erotizmi iyi işleyen filmlerden aynı zamanda. Maryam Touzani incelikli bir sinemacı. 


Little Fish

Little Fish beklemediğim yerlerden vurdu. İnsanların hafızalarını yavaş yavaş kaybetmelerine neden olan bir virüs salgınının ortasındaki genç bir çiftin hikayesine tanık oluyoruz filmde. Filmin kurgusu, yönetmenin görselliği kullanma biçimi, bir yandan yakın planlarla karakterlere odaklanılırken bir yandan da hafıza kaybının etrafın flulaştığı görüntülerle hissettirilmesi, Jack O'Connell ile Olivia Cooke'un uyumu ve çok iyi performansları, ayrıntıların zenginliği ve o buruk final. Perfect Sense'e de benzetilmiş film. Bence çok daha iyi bir film Little Fish. Bir yandan bir ilişkideki gerçekçi krizlerle tutkuyu dengeli işlerken, bir yandan da romantizm aramayanları da can evinden vuran sözcüksüz kaldığıım sahnelere sahipti. Filmdeki gibi bir virüsun yol açtığı krizin sonuçları konusunda da gayet aydınlatıcı. 



One Sings, The Other Doesn't

İki kadının yıllara yayılan dostluğunun, 1960'larla 1970'lerdeki kadın mücadelesinin, iki genç kadının yine yıllara yayılan mücadelesinin paralel anlatımının Agnes Varda şahaneliğiyle karşımıza çıkışı benim için geç bir seyirlik olsa da her anına vuruldum filmin.Varda'nın görsel tercihleri olsun, politik duruşu olsun tekrar tekrar övmekten bıkmayacağım özellikleri zaten. Renk kullanımı her zamanki gibi şahane. Senaryonun trajikomik bir çizgide olmasına, dramatik anlarla Varda'nın şen bakış açısının bir arada sağlam bir hikayeye dönüşmesine, Varda'nın feminist duruşunun netliğine ek olarak şarkılarla da desteklenen bir anlatı var karşımızda. İki farklı yolu seçen bu iki arkadaşın yollarının kesiştiği anlarda kadınların ortak kaderine, annelikle ilişkimize, kürtaj konusuna, yerleşik hayatla yollarda geçen hayat arasındaki farklara da yer veriyor. Agnes Varda'nın çok özel bir sinemacı olduğunu bir kez daha hatırlattı film. 


The Peasant Women of Ryazan

Yine iki farklı yöne savrulan iki kadının hikayesi Sovyetlerin ilk döneminden kadın yönetmen Olga Preobrazhenskaya'nın çektiği bir sessiz film. Filmdeki kırsal kesimin yaşam tarzını, taşradan insan manzaralarını ve portrelerini içeren görüntüler belgeselvari bir havada. Geniş planlarla yakın çekimler başarıyla kullanılmış. Kurban konumuna düşen genç kadının başına gelenlerle tecavüz yüzünden kadının suçlandığı mizoijinist bir topluma eleştirilerini yönelten yönetmen diğer tarafta kendi yaşamına kendisi yön veren güçlü bir kadın karakter de sunuyor. Hikaye 1.Dünya Savaşı döneminde geçtiği için cepheye giden erkeklerin geride bıraktığı kadınların maruz kaldığı sıkıntıları gözler önüne seren nitelikte. Taşranın nahifliğiyle karanlık yüzünü birlikte işliyor. Sessiz sinema döneminden tam bir cevher film. 


Empire Records

Çoğu sahnesi bir plakçı dükkanının içinde geçen film tam bir 90'lar ergen filmleri klasiği. Cins cins karakterler, çeşitli gençlik buhranları, kimisi stereotip kimisi outsider portresinde diyebileceğimiz gençlerin çalıştığı dükkan büyük şirketlere yenilmemeye çalışıyor. Plakçı dükkanı zincir mağazaya karşı yok olmamaya çalışıyor. Artık modası geçmiş bir popçunun dükkana konuk olmasıyla şöhretli insanların bazılarının cidden cancellanması gerektiğini 90'larda çözmüş film. Gönül isterdi ki, filmdeki genç karakterlerin hikayeleri, motivasyonları, geçmişleri ve temsil ettikleri sosyal arka plan üzerine de eğilselerdi. Keyifle izledim ama tabii, yalan yok. 


H Is For Hawk

Kitabını okurken pek etkilenememiştim. Yabani bir kuş beslemeye dair detaylar daha çok meraklısına hitap ediyor gibiydi. Filmde yas hikayesi de iyi vurgulanmış. Üniversitedeki görevini de babası vefat edince boşlayan Helen MacDonald'ın şahin yetiştirmeye, yasla baş etmeye, hayatta kalmaya dair gerçek hikayesi. Claire Foy başarıyla kendini adamış rolüne. Ağır ilerliyor, bir kayıp sonrası depresyona odaklanıyor film o yüzden kasvetle izleniyor. Şahin sevgisini kendim de bir kuş meraklısı olarak bir noktaya kadar anlasam da yabani bir kuşu evde beslemek ve avlanmaya götürmek arasında geçen mücadeleyle empati kuramadım. 

Resurrection

Bi Gan vizyon sahibi, etkileyici bir bakış açısına sahip bir yönetmen. Önceki filmlerinden gördüğüm kadarıyla tema, karakterler, sinematografi, toplumsal alt metin ve kurgu beşlisini başarıyla kotarıyordu. Resurrection başka türlü bir film. Epik düşsel bilim kurgu diye tabir edildiği kadar var. Konusu direkt merak uyandırıyor. İnsanların rüya görmeyi bıraktığı bir dünyada bir canavarın 100 yıl boyunca yeniden doğuşu, gördüğü rüyalar, girdiği karakterlerle farklı atmosferler yaratılmış. Budizmden ve yeniden doğuş inancından ilham almış. Canavarın girdiği karakterlerle filmde geçen her hikaye ve ortama ısınabildiğimi söyleyemem ama sıradışı sinema deneyimi yaşattığı için özel bir film oldu. Eski ve yeni Çin'e dair yine sorgulamaya davet ediyor seyirciyi. Bazı bölümlerde fırsat kaçmış gibi hissetmesem başyapıt ilan ederdim. Bi Gan'ı takibe devam. 


Amrum

Fatih Akın'ın ısmarlama 2.Dünya Savaşı filminde Fatih Akın'ı aradım, bulamadım. Çocuk karakterin yeni doğum yapmış annesinin aş erdiği ballı tereyağlı ekmek arayışında sempati bulunabilir. Anne babanın Nazi olması dışında sıkıntı yok. Gelgitle suların yükselip alçaldığı bir coğrafyada kırsaldaki Hitler hayranlığını ve içselleştirilmiş faşizmi görüyoruz. Çocuk karakter aracılığıyla da bir ülke tarihini sorguluyor. Orta karar bir film. Herhangi bir yönetmen çekmiş gibiydi. Fatih Akın'ın 2000'lerdeki tarzını özlemeye devam. 

---BELGESEL---


Paul McCartney: Man On The Run

Paul McCartney'nin The Beatles sonrası dönemini anlatan belgesel, The Beatles'ı aşamayacağını en baştan kabullenmiş bir müzisyenin kendi havasında takılmasına dair doneler içeriyor. Arşiv görüntüleriyle kişisel yaşamının iç içe oluşu, McCartney'nin başarılarına da başarısızlıklarına da aklıselimle yaklaşması, başarısız görülen ve yeterince ilgi görmeyen çalışmalarına da kendini nasıl adadığını görmek açısından başarılı bir belgesel. McCartney'i tanrılaştırmıyor ve şöhretle dalga geçiyor. İnziva hallerinden, uyuşturucuyla ilişkisinden, ailesiyle işi arasında kalmasından, Linda McCartney'nin eşinin şöhretiyle zor baş etmesinden de bahseden bir belgesel. John Lennon'la birbirlerini uzaktan uzağa takip etmeye devam ettiklerini öğrenmek de keyiflendirdi. 1970'ler McCartney'sini görmek için tam yeri bu belgesel.


The Rise of the Red Hot Chili Peppers: Our Brother, Hillel

RHCP'ın en zıpır dönemleri bir yana, genç yaşta hayata veda eden eski gitaristlerini anmak için çekilmiş bu belgesel. Anthony ve Flea'nin lisede dışlanan kesimden olduğunu ve o zamandan beri birbirlerini tanıdıklarını görüyoruz en başta. İlk şan şöhret, çılgın çıplak konser günleri, alkol ve uyuşturucu, tam gaz partileme gibi sex-drugs-rock'n roll klişeleri döneminin sonu grup üyelerinden Hillel Slovak'ın vefatına varıyor. Grup giderek popülerleşirken yaşadıkları kayıp sonrası John Frusciante giriyor devreye ve aslında bence grubun en güzel ve en parlak dönemi de asıl bundan sonra yaşanıyor. Frusciante Hillel'in tarzını örnek alarak kendini geliştirdiğini söylüyor. Kendi vizyonunu da işin içine katınca Under the Bridge'ler, Californication'lar geliyor. Belgesel Hillel dönemiyle ilgili daha çok başta da belirttiğim gibi. İşin bir de Frusciante'nin bağımlılık ve inişli çıkışlı halleriyle geçen dönemi var. O kısımları işlememişler. Grupla ilgili en iyi belgesel diyemem o yüzden. Fakat Under the Bridge tam da kötü gün dostu şarkı değil de nedir. 

---DİZİLER---


 
Vladimir

Rachel Weisz'ın sürüklediği, bazı konularda kararsız kalmış bir kitap uyarlaması. Kitabı okumadım. Okuyanlar finalin farklı olduğunu söylüyorlar. 50 yaş üstü bir edebiyat profesörü kadının kendinden genç bir adamı arzu nesnesi yapması üzerine feminist okumalar yapmak da mümkündü fakat burada iptal kültürü, woke bakış açısı, açık evlilik gibi temalar da eklenmiş ve ne yardan ne serden vazgeçilmiş gibi bir hava var. Daha ziyade nesil farklarının tüm bunlara bakış açısını sergileyen bir dizi gibi izleniyor. 50-60 yaşın normal kabul ettiğini Z kuşağı sorunlu ilişki olarak görebiliyor. Açıkçası kendinden genç erkekle ilişkiye giren kadın linçlenirken aynı şeyi öğrencileriyle üstelik de genç kadınları manipüle ederek yapan kocasının yüceltildiği ortama eleştirel bir bakış açısı olur sanmıştım ama fazla kararsız ve daha ziyade pop kültüre hizmet eden bir senaryo akışıyla karşılaştım. Bir kadının fantezilerinin sürüklemesiyle olayların geldiği nokta konusunda daha cesur olunabilirmiş. Dördüncü duvarı yıkma olayını da abartmışlar. 


Peaky Blinders 5 Sezon (SPOILER İÇERİR)

Yukarıda bir yerde, hatta zaten çeşitli yazılarımda, 1920'lere olan ilgimden, dönemin değişim havasından, iki savaş arasındaki bocalamaların, aşırı eğlence arayışının, hız veren kadın hareketlerinin ve ekonomik buhranın şekillendirdiği zamanlara ayrı bir merak beslediğimden bahsetmiştim. Peaky Blinders'a da özellikle bunun için başladım, biraz da kadrodan dolayı. Bu yazıyı tamamlayana kadar yalnızca final sezonu kaldı. Toplam 5 sezonu izledim, 6.sezon kaldı. İlk olarak Babylon Berlin kadar çok katmanlı bir hikayesinin olmadığını gördüm. Bahisçi İngiliz-İrlandalı çetelerin yükselişi Thomas Shelby'nin bitmeyen hırs hikayesine dönüşüyor. Arada kadın karakterler heba ediliyor. Helen McCrory'nin karizmatik performansıyla Polly karakterini izlemek diziye dair en sevdiğim şeylerden biriydi. Kurgusal olarak dinamizmi, müzik seçimleri, hikaye yıllara yayılırken arka plandaki siyasi ve sosyal atmosferin etkilerini görmek, önce savaş sonrası dönemle başlayıp ekonomik buhran dönemini geçtikten sonra Nazilere doğru giden dönemde Shelbylerin yükselişi ve trajedilerini nihayet izlemek sevindiriciydi benim için özetle ama 6.sezonu ve final filmini izledikten sonra inşallah burada tekrar buluşup yine irdeleriz. 

Hiç yorum yok: