---KİTAPLAR---
Claire Keegan Antarktika'daki öykülerinde de Mavi Tarlalardan Yürü'de olduğu gibi çoğunlukla mest etti. Bazıları bıçak gibi kesen, bazıları hislerle baş başa bırakan, satır aralarını da, bariz ve ani şokları da çok iyi kullanan öyküler. Karakterlerin travmaları, ilişkiler, aileler, toksik erkeklik, evden ve mutfaktan çıkamayan kadınlar, en çok da kadınların hayal kırıklıklarını konu alan öyküleri büyük ölçüde sevdim.
Annabelle Hirsch'ten 100 Nesnede Kadınların Tarihi, nesneler bahane, kadınların gerçek tarihi burada diyen bir kitap. Her bölümde antik çağlardan günümüze bölüm başlıklarında adı geçen nesnelerle tarihin geri planına atılan kadınların medeniyete katkıları ve yüzyıllarca süren her türlü kadın mücadelesi sosyolojik çıkarımlarla özetleniyor. Mağara resimlerinden Sappho'ya, Salem cadı mahkemelerinden Marie Curie'ye onca detayla düşündürdüğü çok şey var, öfkelendirdiği ve tebessüm ettirdiği bölümler de kaçınılmaz. Savaş meydanlarının ve diplomasi masalarının dışındaki günlük hayat gerçeklerini konu ediyor. Kuluçka makinesi muamelesinden başka değer görmeyen, tıptan, bilimden, siyasetten, sanattan ve genel olarak bütün her şeyden uzaklaştırılmaya çalışılan kadınların görünürlüğüne katkı sağlayan bir çalışma. Başucu kitabı gibi görülebilir. Yeni öğrendiğim gerçeklerin yanında, zaten bildiğim olgulara yeni bir bakışla bakmamı sağladı Annabelle Hirsch'in çalışması. Bazı bölümlerde anlatılanlar ayrıca derinlemesine inceleme gerektiriyor. Araştırıp okumak istediklerimi not aldım. Hiç yıkanmayan soylularla ilgili gerçekleri ise hatırlamak bile istemiyorum.
Carson McCullers'ın Kadransız Saat adlı romanı yazara olan sevgimi hatırlatan bir roman. Önceki blog yazımda detaylı bahsettim.
Sezen Ergen Breitegger'in Zamanla Aynı Kumaştan'da derlenen yazıları kitapseverler, edebiyat tutkunları ve yabancı dillerin peşinde hayatı değişenler için biçilmiş kaftan. Kendisi için özel yazarlardan, sevdiği kitaplardan bahsederken kişisel hislerinden, yolculuklarında karşılaştıklarından, okul ve iş hayatında gördüğü zorluklardan da bahsediyor. Ulysses'i okumaktan korkan bu dilciye metnin aslıyla çeviriler arasında karşılaştırmalarla aslında çok eğlenebileceği konusunda da cesaret verdi kendisi. Bahsettiği bazı yazarlara ben de aşkla bakabilmek isterdim. Asla üsttenci de değil. Hayat da buradaki denemeler, edebiyat, sanat, şiirsel düşler kadar güzel olsaydı ya da hayat en çok bunlarla güzel zaten diye düşündüm okurken.
Alejandra Pizarnik'in Delilik Taşı'ndaki şiirlerinde kafa yapısını çözebildiğimi söyleyemem. Kelime seçimi keskin, mitolojiden ve sembollerden beslenen, oldukça kasvetli şiirlerle şiirsel düz yazıların bazıları çarptı, bazıları bunalttı. Yasemin Çongar çok iyi çevirmiş. Kitabın bir sayfasında Türkçe çeviri, diğer sayfasında İspanyolca orijinal metin görmek de iyi geldi. Orta karar İspanyolcamla kendi kendime karşılaştırmalar yaparak eğlendim. Pizarnik'in tutkulu ruhunu asıl dilinde hissetmek bambaşka olsa gerek. Şiir okumayı çok seven biri değilim ama merak ettiğim bu kadın şairle tanıştığıma memnunum.
Müge İplikçi'nin imza gününe gitmemin şerefine kendisinden 3 kitap okudum. Son kitabı Sahte Cennetten Kaçış tarikata kapılmış genç bir kadınla modern ve özgür bir hayatı seçmiş arkadaşının hikayelerini paralel anlatan, bizden bir distopya sunuyordu. Margaret Atwood'un klasiği Damızlık Kızın Öyküsü'nün izinde biat ve din manipülasyonunu sorgulatan bir roman. Soluksuz okunuyor bazı bölümlerde karakterleri anlamakta zorluk çeksem de.
Yıkık Kentli Kadınlar 1999 depreminde çocuklarını kaybeden 8 kadının gerçek hikayelerinin röportajlarla derlenerek kurgulandığı bölümlerden oluşuyor. Son zamanlarda okuduğum en zor kitaplardan biriydi. Travmaları tetikleyen, Maraş-Malatya-Hatay depreminden sonra daha da karamsar hissettiren gerçekleri göz önüne sunuyor.
Ah Be Melek bir meleğin gözünden farklı hikayeler okuyacağımı sandığım, yine kısa kısa farklı ve deneysel öykülerin yer aldığı ama beklediğimi bulamadığım bir kitaptı.
Kate Atkinson'ın Shrines of Gaiety adlı romanı İngilizce aslından okuduğum bir kitap. 1920'lerin curcunalı atmosferini gece kulüpleri işleten nüfuzlu bir kadın, eski bir kütüphaneci olup hayatını değiştirmeye karar veren, son zamanlarda gördüğüm en aklıselim kadın karakterlerden biri olan Gwendollen, dönemin şenlikli havasına kanıp evden kaçan genç kızlar Freda ile Florence, mutsuz evliliği yüzünden daha da karamsar bir ruh halinde soruşturmalarını ilerleten polis dedektifi Frobisher gibi karakterlere yer veriyor. Bazı karakterlerin hikayesinin havada kaldığını, finalin de çok çabuk bağlandığını düşünüyorum. Kate Atkinson ile tanışmak ve tarihin ilgimi çeken dönemlerinden birinde takılmak için okuduğuma değdi diyebilirim yine de.
Sara Mesa'nın Bir Aşk adlı romanı beklentimin altında kalan bir kitap oldu. Kırsala yerleşen bir çevirmenin gözlemleri ve orada yaşadığı ilişkinin düşündürdükleri çok da ilgimi çekmeyen bir okumaydı. Natalie'nin gelgitli ruh hallerinden de, taşrada rastladığı bir adamın peşinde yitip gidişinden de pek hazetmedim. Kitabın en iyi yanı taşra sıkıntısını, insanların linççiliğini, ikiyüzlülüğünü, cinsiyetçiliğini, kırsal kesim manipülasyonunu kurcalamasıydı. Natalie'nin beslediği köpeğin bir çocuğu ısırmasının ardından yaşananlarla kitap bir nebze daha önem kazandı bana göre.
---SİNEMA---
The Plague
28 Years Later: The Bone Temple
Familiar Touch
Calle Malaga
Little Fish
The Peasant Women of Ryazan
Empire Records
H Is For Hawk
Kitabını okurken pek etkilenememiştim. Yabani bir kuş beslemeye dair detaylar daha çok meraklısına hitap ediyor gibiydi. Filmde yas hikayesi de iyi vurgulanmış. Üniversitedeki görevini de babası vefat edince boşlayan Helen MacDonald'ın şahin yetiştirmeye, yasla baş etmeye, hayatta kalmaya dair gerçek hikayesi. Claire Foy başarıyla kendini adamış rolüne. Ağır ilerliyor, bir kayıp sonrası depresyona odaklanıyor film o yüzden kasvetle izleniyor. Şahin sevgisini kendim de bir kuş meraklısı olarak bir noktaya kadar anlasam da yabani bir kuşu evde beslemek ve avlanmaya götürmek arasında geçen mücadeleyle empati kuramadım.
Resurrection
Bi Gan vizyon sahibi, etkileyici bir bakış açısına sahip bir yönetmen. Önceki filmlerinden gördüğüm kadarıyla tema, karakterler, sinematografi, toplumsal alt metin ve kurgu beşlisini başarıyla kotarıyordu. Resurrection başka türlü bir film. Epik düşsel bilim kurgu diye tabir edildiği kadar var. Konusu direkt merak uyandırıyor. İnsanların rüya görmeyi bıraktığı bir dünyada bir canavarın 100 yıl boyunca yeniden doğuşu, gördüğü rüyalar, girdiği karakterlerle farklı atmosferler yaratılmış. Budizmden ve yeniden doğuş inancından ilham almış. Canavarın girdiği karakterlerle filmde geçen her hikaye ve ortama ısınabildiğimi söyleyemem ama sıradışı sinema deneyimi yaşattığı için özel bir film oldu. Eski ve yeni Çin'e dair yine sorgulamaya davet ediyor seyirciyi. Bazı bölümlerde fırsat kaçmış gibi hissetmesem başyapıt ilan ederdim. Bi Gan'ı takibe devam.
Amrum
Fatih Akın'ın ısmarlama 2.Dünya Savaşı filminde Fatih Akın'ı aradım, bulamadım. Çocuk karakterin yeni doğum yapmış annesinin aş erdiği ballı tereyağlı ekmek arayışında sempati bulunabilir. Anne babanın Nazi olması dışında sıkıntı yok. Gelgitle suların yükselip alçaldığı bir coğrafyada kırsaldaki Hitler hayranlığını ve içselleştirilmiş faşizmi görüyoruz. Çocuk karakter aracılığıyla da bir ülke tarihini sorguluyor. Orta karar bir film. Herhangi bir yönetmen çekmiş gibiydi. Fatih Akın'ın 2000'lerdeki tarzını özlemeye devam.
---BELGESEL---
Paul McCartney: Man On The Run
Paul McCartney'nin The Beatles sonrası dönemini anlatan belgesel, The Beatles'ı aşamayacağını en baştan kabullenmiş bir müzisyenin kendi havasında takılmasına dair doneler içeriyor. Arşiv görüntüleriyle kişisel yaşamının iç içe oluşu, McCartney'nin başarılarına da başarısızlıklarına da aklıselimle yaklaşması, başarısız görülen ve yeterince ilgi görmeyen çalışmalarına da kendini nasıl adadığını görmek açısından başarılı bir belgesel. McCartney'i tanrılaştırmıyor ve şöhretle dalga geçiyor. İnziva hallerinden, uyuşturucuyla ilişkisinden, ailesiyle işi arasında kalmasından, Linda McCartney'nin eşinin şöhretiyle zor baş etmesinden de bahseden bir belgesel. John Lennon'la birbirlerini uzaktan uzağa takip etmeye devam ettiklerini öğrenmek de keyiflendirdi. 1970'ler McCartney'sini görmek için tam yeri bu belgesel.
The Rise of the Red Hot Chili Peppers: Our Brother, Hillel
RHCP'ın en zıpır dönemleri bir yana, genç yaşta hayata veda eden eski gitaristlerini anmak için çekilmiş bu belgesel. Anthony ve Flea'nin lisede dışlanan kesimden olduğunu ve o zamandan beri birbirlerini tanıdıklarını görüyoruz en başta. İlk şan şöhret, çılgın çıplak konser günleri, alkol ve uyuşturucu, tam gaz partileme gibi sex-drugs-rock'n roll klişeleri döneminin sonu grup üyelerinden Hillel Slovak'ın vefatına varıyor. Grup giderek popülerleşirken yaşadıkları kayıp sonrası John Frusciante giriyor devreye ve aslında bence grubun en güzel ve en parlak dönemi de asıl bundan sonra yaşanıyor. Frusciante Hillel'in tarzını örnek alarak kendini geliştirdiğini söylüyor. Kendi vizyonunu da işin içine katınca Under the Bridge'ler, Californication'lar geliyor. Belgesel Hillel dönemiyle ilgili daha çok başta da belirttiğim gibi. İşin bir de Frusciante'nin bağımlılık ve inişli çıkışlı halleriyle geçen dönemi var. O kısımları işlememişler. Grupla ilgili en iyi belgesel diyemem o yüzden. Fakat Under the Bridge tam da kötü gün dostu şarkı değil de nedir.
---DİZİLER---
Vladimir
Rachel Weisz'ın sürüklediği, bazı konularda kararsız kalmış bir kitap uyarlaması. Kitabı okumadım. Okuyanlar finalin farklı olduğunu söylüyorlar. 50 yaş üstü bir edebiyat profesörü kadının kendinden genç bir adamı arzu nesnesi yapması üzerine feminist okumalar yapmak da mümkündü fakat burada iptal kültürü, woke bakış açısı, açık evlilik gibi temalar da eklenmiş ve ne yardan ne serden vazgeçilmiş gibi bir hava var. Daha ziyade nesil farklarının tüm bunlara bakış açısını sergileyen bir dizi gibi izleniyor. 50-60 yaşın normal kabul ettiğini Z kuşağı sorunlu ilişki olarak görebiliyor. Açıkçası kendinden genç erkekle ilişkiye giren kadın linçlenirken aynı şeyi öğrencileriyle üstelik de genç kadınları manipüle ederek yapan kocasının yüceltildiği ortama eleştirel bir bakış açısı olur sanmıştım ama fazla kararsız ve daha ziyade pop kültüre hizmet eden bir senaryo akışıyla karşılaştım. Bir kadının fantezilerinin sürüklemesiyle olayların geldiği nokta konusunda daha cesur olunabilirmiş. Dördüncü duvarı yıkma olayını da abartmışlar.
Peaky Blinders 5 Sezon (SPOILER İÇERİR)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder