---KİTAPLAR---
Clara Dupont-Monod Taşların Anlattığı ile beni benden almıştı. Juette'in Tutkusu'nda tarihten gerçek bir karakter yer alıyor. Bir nevi retelling anlatısı diyebiliriz. Zorla evlendirilen ve çocuk yapması beklenen Juette'in hikayesi dönemin mezhep ve güç savaşlarıyla birlikte anlatılıyor. Bir süre sonra bir ikona dönüşen Juette'in hikayesinin ilk kısımları kitaba daha çok bağlıyor insanı. Kitabın ikinci kısmında yazar daha çok dönemi portrelemeye odaklanmış, okurun odağını kaydırabilecek yanları var bu durumun. Genel olarak sevdim ben. Genç rahiple Juette'in bakış açısından anlatılan bölümlerde hikaye anlatıcılığının hayatiliğini de hissedebiliyoruz.
Mathias Enard'ın Mıntıka adlı dev bilinçakışı romanı tamamen karakterin zihninde geçerken Orta Doğu ve Balkanların tarihine dair çok sayıda detay, olay, savaş, katliam, hayal kırıklıkları sığdırıyor. Anlatıcının güvenilmezliğini de vurgulayan bir bilinçakışıyla kanlı bir tarih sorgulanıyor. Doğu ve batı arasında aslında pek de fark olmadığını düşündürüyor siyasi çıkarlarla askeri çatışmalar söz konusu olduğunda. Okuması çok da kolay olmayan bu romanı Ebru Erbaş'ın akıcı ve özenli çevirisinin de etkisiyle elimden bırakamadım. İlk denediğimde devamını getirememiştim. Doğru anı kollayınca verimli bir okuma oldu benim için.
Patrick Hamilton Yalnızlığın Esirleri'nde 2.Dünya Savaşı'nın son dönemlerinde bir grup İngiliz'in sığındığı bir pansiyondaki insan ilişkilerini, savaşın gölgelediği ama savaş tehlikesinin bile yok edemediği küçük hesapları, manipülasyonu Enid Roach adlı kadın karakterin iç dünyasına yönelerek ve bolca diyalogla irdelemiş. Enid'in çevresindekilerle mücadelelerinin tanıdık gelmesinden mi, zorbalığın günlük hayattaki yansımalarının yoruculuğundan mı, şüphe ve endişenin dört karakterin üstü kapalı çatışmalarını nasıl bir çığa çevirdiğini psikolojik açıdan çok iyi irdelemesinden mi bilmem, bu ay en sevdiğim kitaplardan oldu Yalnızlığın Esirleri. Hamilton'ın Gaslight ve Rope adlı yapıtlarının sinema uyarlamalarını izleyenler yazarın tarzını tahmin edebilirler.
Ursula K.Le Guin'in Yerdeniz Büyücüsü'nü Fred Fordham resimlemiş. Serinin ilk kitabının bir özeti mahiyetinde, sade çizimlere sahip, bazı çizimlerin mat göründüğü, ister istemez daha parlak ve canlı bir dünyayı aradığım ama orijinal esere de hakkını veren bir grafik roman.
Kaveh Akbar Şehit'te formül gibi bir çatı kurmuş aslında. İran göçmeni baba oğul, annenin gizli queer eğilimlerinin önemli bir sırra konu olması, Cyrus'un kendi queer eğilimlerine dair maceraları, bunalımlarının ve kendini tekrar etmelerinin yoruculuğu, farklı bir kurguya yer vereceğim derken hikayenin dağılması ve son 50 sayfada belli bir noktaya saplanıp kalması biraz hayal kırıklığı yarattı bende. Kitabın ilk yarısını, trajikomikliğini ve Leyla'nın hikayesini Cyrus'un hikayesinden daha çok sevdim. Yazarın Cyrus'un babasına gerekli özeni göstermediğini de düşünüyorum.
Aki Ollikainen'in Beyaz Açlık adlı novellası Finlandiya'da 1800'lerin henüz uygarlığın uğramadığı, özellikle kırsal kesimlerin açlıktan kırıldığı, son derece sert ve acımasız bir ortamda geçiyor. Yazarın bu zor şartları aktarırken herhangi bir duyguya hiçbir şekilde yer vermemesi bu ince kitabı yorucu bir okuma haline getirdi benim için. Demiryollarından ve sanayileşmeden önceki ülkeyi görüyoruz bir açıdan fakat bazı olayların çok ani olup bitmesiyle yeterince derinleşememiş bir anlatı olduğunu düşünüyorum.
Georgi Gospodinov Bahçıvan ve Ölüm'de babasının ölüm sürecinden bahsediyor ilk yarıda. Kitabın ikinci yarısında babasının geçmişine gidiyor, aynı zamanda da tam bir Gospodinov klasiğine dönüşerek Bulgaristan'daki sosyalizmin izlerine, etkilerine, travmalarına, güzel küçük detaylarına, unutulmaz hikayelerine yer veriyor. Bir yas halinin ajitasyonsuz anlatımından çok daha fazlası var kitapta. Hüznün Fiziği, Zaman Sığınağı, Doğal Roman zaten çok sevdiğim kitaplardı. Şimdi yazarı daha da yakından tanıdığım için sevgimi artıran bir anı roman oldu Bahçıvan ve Ölüm.
Henning Mankell Wallander serisi 1. kitap Karanlık Yüz ve 2.kitap Riga'nın Köpekleri'yle 2026'nın ilk ayını noktalıyorum. Bu seriyi ilk kez okuyorum. Sonuçtan çok yolculuğun sürüklediği bir seri izlenimi edindim ilk iki kitapta. Wallander'ın insani hallerini de görebilmemiz güzel. İsveç'teki yabancı düşmanlığı ve Letonya'da Sovyetlerin dağılmasından sonraki döneme göz atmamızı sağlayan cinayetler söz konusu. Henüz tam benim serim diyemesem de polisiye ihtiyacımı karşıladı.
---SİNEMA---
2026'nın ilk ayını genelde güncel filmlerle geçiririm. Bu ay da geleneği bozmadım. Nispeten beğendiklerimden burada bahsettim.
The Last Viking
Kara mizahla aile travmalarını birleştirmiş Anders Thomas Jensen. Kara mizah bazen absürtlüğe meylettiği için bazı sahnelerde burun kıvırmış olabilirim. İki kardeşin dayanışmasının kökenleri senaryo ilerledikçe açığa çıkıyor. İki kardeşin çocukluklarına uzanan Viking hikayesiyle The Beatles takıntılı tımarhane kaçkınları çok eğlenceli fikirler katmış senaryoya. Yönetmenin kadrolu oyuncuları Kaas ve Mikkelsen döktürüyor her zamanki gibi. The Killing'den tanıdık simaları tuhaf bir çift olarak karşımıza getirmesi ilginçti. Filmin absürtlüğe meyleden sahnelerinde bu çift var daha çok. Gerilimin yavaş yavaş tırmanırken dramatik yapıyı koruması ve bunu yaparken de mizahı elden bırakmaması bir başka Jensen klasiğine dönüştürüyor filmi. Bir Adam's Apples değil mesela ama beklediğime değmiş diyebilirim.
It Was Just An Accident
Rejimle yüzleşmeyi bir intikam hikayesi çerçevesinde aktarmış Jafar Panahi. Afişi görünce yine bir Orta Doğu aile dramı ve kadın düşmanlığıyla yüzleşme hikayesi görüp içim şişecek sanmıştım ama daha iyisi çıktı. Kendilerine işkence yaptıklarından şüphelendikleri bir adamı kaçırıp sorgulayan bir grup insanın kendi geçmişleriyle, gözaltında maruz kaldıklarıyla ve ülke geçmişiyle yüzleştikleri, sarsıcı sahneler barındıran güçlü bir film. Jafar Panahi'nin kamerasını seviyorum. En iyi ve en sarsıcı filmleri hala Çember ve Beyaz Balon bence. It Was Just An Accident'la da filmografisine hem kendi sinemasal anlatı geleneğini bozmadığı hem de sistemi eleştirmeyi sürdürdüğü yeni bir halka eklemesine sevindim.
The Night of the 12th
Fransa'nın Zodiac'ı ve Memories of Murder'ı gibi diye düşündürüyor ister istemez o filmler kadar güçlü olmasa da. Suçluyu arayan polislerin sorgulamalarıyla ilerliyor film. Bir türlü bulunamayan katil veya katillerin gizeminden ziyade polis teşkilatından taşraya mağdur suçlayıcılığın nasıl içselleştirildiğini gözler önüne seren, yalın sinematografisiyle ve doğal oyunculuklarla öne çıkan bir film. Şiddeti gösterdiği o tek an yetiyor, grafik şiddet bombardımanına ihtiyaç duymuyor. Toplumsal cinsiyeti kurcalıyor.
This Is Spinal Tap
Merhum Rob Reiner'ın izlemediğim filmlerindendi. Eskiden Spinal Tap'i gerçek bir grup sanırdım hatta. Mockumentary türüne kattıklarıyla çağımızın öncüsüymüş meğer Reiner ve film. Bir diğer yeni fark ettiğim detay ise Michael McKean'i başrolde görmekti. Ne sağlam bir yetenek olduğu yıllar öncesinden belliymiş. Eski ünlerini korumaya çalışan bir glam metal grubunun kendi aralarındaki diyalogları mı, şarkı sözlerinin abuk subukluğu mu daha komikti, karar veremedim. 80'lerin bazı metal gruplarının aynısı gibi hissettirmeleri boşuna değil. Cinsiyetçi şarkı sözleri, karikatüre döndükleri halde kendilerini aşırı ciddiye almaları, müziğin kendisinden çok imajları için uğraşmaları trajikomik sahnelerle ve diyaloglarla vurgulanmış.
O Agente Secreto/The Secret Agent
Yeterince hakkını veremedim mi acaba diye düşündüm film bitince zira Brezilya yakın tarihine dair daha fazla bilgi sahibi olmayı isterdim. Bir kurgu harikası, Kleber Mendonça Filho'nun olay akışında ana akım anlatılara meydan okuyan tercihleri düşündürücü, dikkatli takip gerektiriyor. Siyasal altyapısının yanında bu yönüyle de etkileyen bir film. Wagner Moura şov olarak da görülebilir. Yönetmenin önceki filmlerinden Bacurau bambaşkaydı, Aquarius'taki kadın karakter portresi ve mücadeleyi de unutamam. O Agente Secreto da zaman içinde demlenip daha da güzelleşecek filmlerden gibi. I Am Still Here'daki gibi duygusal bağı veya El Secreto De Sus Ojos'taki gizemle melankolinin uyuumunu arayanlara hitap etmeyebilir. Gerek yozlaşmış sistemde açtığı gedikle gerek sinemasal anlatı sınırlarını zorlamasıyla 2025'in en iyilerinden olduğuna katılıyorum. İleride tekrar dönüp izlerim.
The Voice of Hind Rajab
Sonunu bildiğimiz bir şey izliyoruz. Başka bir yapımda görsek ajitasyon diye eleştirilmesi normaldir ama tam da bu empatisizliğin, zulmün ve vicdansızlığın gözlere sokulması gereken bir durum. Sinemasal anlatısıyla değil o korkunç insanlık dışı duruma dikkat çekmesiyle mühim bir film. Telefon başında yardım çığlıklarına yanıt vermeyen Filistin Kızıl Haç ekibinin çaresizliği, yardıma giden sağlık görevlilerinin bile öldürülmesi ve 6 yaşında ölüme gittiğini bilen bir çocuğa karşı duyarsız dünya. Gözlere sokmalı film bu yüzden. Ama yine umursamayacaklarını bilmek daha da üzücü. Otel falan yapacaklar kanlı topraklara. İnsanlığa utanma duygusu gelirse ancak o zaman savaşlar biter.
I Swear
Tourette sendromlu istemsiz küfürler eden ve tikleri olan bir gencin gerçek hikayesi birçok gerçek hikayede görüldüğü şekilde filme alınmış aslında ama trajikomikliği, şefkati, Robert Aramayo'nun çok başarılı performansı ve İngiltere-İskoçya filmlerinin atmosferine kavuşturmasıyla kendini sevdirdi. Kurgusal ve sinematografik özgünlüğün olmaması filmi zayıf kılmamış. Bir karakter dönüşümü ve travma hikayesi olmasıyla, bu sendromu başarıyla aktarmasıyla öne çıkıyor, yalınlığıyla yüceliyor. Oasis'in Stop crying your heart out'ı eşliğinde sona ererken ister istemez gözlerimin dolmasına neden oldu.
Sound of Falling
Farklı nesillerden kadınların bastırdıkları ve bastıramadıklarını, travmalarını, hayaletleri, deneysel kurguyla, muazzam bir ses tekniğiyle ve pek güzel bir sinematografiyle karşımıza getiriyor Sound of Falling. Dönemler arasındaki geçişler ve ses kullanımı filmin en başarılı yönü. Filmdeki kadın karakterlerin hikayesel anlamda hislerinin seyirciye geçip geçmediği, aralarında bir bağ olup olmadığı, yönetmenin de kendine has cesur tarzıyla zaten çok içsel bir sinema yaratması üzerine düşünülebilir. Anahtar deliklerinden yansıyan sırlardan gizeme ve gerilime göz kırpan atmosferik yapıya bambaşka bir film. Filmdeki kadınlar arasında ister istemez bir bağ bekledim. Senaryosuyla değil de sinematik, görseli işitsel, kurgusal tercihleriyle göz kamaştıran bir film.
---BELGESELLER---
Breakdown: 1975
1970'ler Amerikan sinemasının politik olarak tüm Amerikan sinema tarihinin yüz akı olduğu söylenir hep. 1975 yılının bu dönem için nasıl bir dönüm noktası olduğu siyasi ve toplumsal olaylar vurgulanarak anlatılıyor bu belgeselde. Röportajlar, arşiv görüntüleri, unutulmaz filmlerden sahneler, tartışmalı Oscarlar, eski ve yeni ABD başkanlarının sinemasal iklimi de nasıl etkilediği üzerine konuşuluyor. Toplumsal çalkantıların yoğun olduğu zamanlarda çıkar zaten en güçlü sanat eserleri. 60'ların isyancı, devrimci ve hippi kültüründen sonra 1970'lerdeki geçiş dönemi, kadın ve LGBTQIA hakları mücadeleleri, siyahların haklarını kazanma dönemi illaki yansıyacaktı sinemaya. Bugün saygıyla ve sevgiyle andığımız birçok film bu eleştirel bakış çerçevesinde ortaya çıktı. 80'ler yaklaşırken ise muhafazakar kapitalizmin öne çıkardığı başarı hikayelerinin, Rocky'nin Oscar almasıyla nasıl yeni bir dönemin başladığının, Spielberg'in ticari filmlerinin sinemanın çehresini şekillendirdiğinin, şirketlerin kazançlarının öne geçmesinin yansımaları tartışılıyor. Üzerine daha da fazla şey söylenebilecek çok iyi bir sinema belgeseli Breakdown 1975. Günümüzde de her yenilik arayışını woke diye yaftalamadan önce biraz daha düşünmeli ve yenilikmiş gibi görünen yaklaşımlar da mış gibi değil samimi olmalı diye düşünüyorum.
Depeche Mode: M
Depeche Mode'un son Meksika konserlerinden birinin konser filmi olarak sırf Depeche Mode hayranlarının zaten 2 saate yakın suratlarında keyifli bir sırıtmayla izleyecekleri bir yapım. Arada da Meksikalı fanların Depeche Mode'un son albümü Memento Mori'yle kurdukları bağa dair röportajlar yer alıyor. Ülkenin geçmişine, ölülerini anma kültürlerine saygı duruşu bir yandan da. Andy Fletcher'ın en sevdiği şarkı olan World in My Eyes benim de en sevdiğim Depeche Mode şarkısı sanırım. Zaman zaman değişiyor en sevdiğim yaftası. En son bunda karar kıldım. Çevirip çevirip izleyeceğim, tadı damağımda kalan bir konser filmi.
The Perfect Neighbor
Büyük ölçüde polis kamerasının görüntülerini içeren oldukça sinir bozucu bir belgesel The Perfect Neighbor. Amerika'daki silahlanma özgürlüğünün, nefs-i müdafaa kavramının nasıl manipüle edildiğinin çarpıcı bir göstergesi. 4 çocuk annesi siyahi komşusunu öldüren Floridalı beyaz bir kadının içselleştirilmiş ırkçılığı ve davranışlarının sonuçlarından hiç pişman gözükmemesi tam bir Amerikan beyaz kökenli muhafazakar ırkçı rezilliği. Katil kadının sıradanlığı, mahalledeki çocukları sürekli polise şikayet etmesi, takıntılı zorbalığı ve fütursuzca silahlanmanın sonuçları trajediye varıyor. Mahkeme süreci çok fazla yansımamış filme. Yönetmen daha çok suçun öncesini, cinayete varan sinir bozucu olaylar silsilesini ve nefs-i müdafaa amaçlı silah kullanımının alenen desteklendiği bir sistemde silaha sarılan beyazların söz konusu yasayı manipüle ederek siyahları vurmasının istatistiklerde büyük yer tuttuğunu vurguluyor.
---DİZİLER---
The X-Files Son Sezonlar
Artık uzun bir maratonun sonuna geldim. Bir devir de böylece sona erdi. The X-Files'ı daha önce izlediğim bölümleri tekrar izleyerek ve ilk defa izlediğim son birkaç sezonuyla birlikte tamamladım. İlk 6 sezon aradığımı veriyordu gerçekten. Hükümet komploları, virüsler, UFO ziyaretleri, Scully'nin başına gelenler, Mulder'ın başına gelenler, aradaki paranormal olayların başka benzer birçok bilim kurgu-fantastik türdeki yapıma ilham verdiğini görmek, gizem atmosferinin hakkını vermesi, sezon ortası ve sezon sonu bölümlerinin bağlayıcılığı dizinin alamet-i farikaları zaten. Tek tek bölümlerini sayamayacağım kadar çok vaka işlendi. Derken 8 ve 9..sezonlarda David Duchovny'nin rolden sıkıldığını ve farklı şeyler yapmak istediğini, bu yüzden de diziden ayrıldığını görüyoruz. Mulder'ın yokluğunda iki yeni ajan Scully'e eşlik etti. Aradaki kendine özgü, tek başına birer film gibi de izlenebilecek paranormal bölümlerle dizide merakı diri tutmaya çalışmışlar o dönem. Yine heyecanla izledim ama bir şeyler eksikti. Terminator'dan tanıdığımız Robert Patrick tam bir mantıkçı FBI ajanı olarak yakışmıştı diziye ve Monica Reyes karakteriyle de Annabeth Gish Mulder'ın inanmaya hazır potansiyelini aratmamaya çalışan bir başka ajan olarak karşımızda ellerinden geleni yapmışlardı. Şimdiki yavan bilim kurgulu platform dizilerinden iyiydi yine de. 9.sezon finaliyle Mulder geri döndü. Bütün suçu Mulder'a yükleyip sonra Mulder'ı kurtarmaya çalışarak bitirmişler diziyi. 15 yıl sonra da geri dönmüştü X-Files. 6 bölümlük 10.sezon ve 10 bölümlük final sezonu hem kendi geleneğini hatırlatıyor, yer yer de ti'ye alıyordu. Tüm insanlığa yayılan virüsten yapay zekanın insanları esir etmesine artık birer Black Mirror bölümü gibi izlenen bölümler de Chris Carter'ın komplo teorisi sevgisini aratmayan detaylara sahipti. Scully ve Mulder'ın tekrar bir araya getirilmelerine sevinsem de final bölümü artık bu hikaye daha fazla uzamamalı dedirtti. Bu pop kültüre mal olmuş diziye yakışan bir final sayılmaz. Önceki sezonlarda çok daha çarpıcı sezon finalleri var. Yine de nihayet dizinin sonunu getirebildiğim için memnunum. Başta da belirttiğim gibi, benim için bir devrin sonu. İlk birkaç sezonunu lise ve üniversitede izlemiş, sonra ara ara geri dönmeye çalışmış ama kendini verememiş, en sonunda 2020'lerin ortalarında diziyi nihayete erdirmiş bir seyirci olarak bu kez aradığımı bulabildim inişli çıkışlı ilerlese de.
Agatha Christie's The Seven Dials
Heyecanı düşük ve sönük bir Agatha Christie uyarlaması The Seven Dials. Okumadığım Agatha Christie uyarlamalarından gerçi ama bazı anlarda merak uyandırsa da ne karakterlerine ne de gizeme dair heyecan verdi. Oyuncu kadrosu da ekrana bağlamıyor. Helena Bonham Carter'ı özellikle geri planda tutmaları pek yaramamış bu 3 bölümlük mini diziye. Heyecan verici cinayet romanlarının sönük uyarlamalarından biri oldu benim için. Son dönemde çoğaldı bu uyarlamalar ama tırnaklarımızı yiyerek okuduğumuz kitaplara bu derece yavan uyarlamalar yaptıkları sürece ilgimi çekemeyecekler. And Then There Were None'ın yerinin ayrı olduğunu not düşeyim.
Heated Rivalry
Bir başka gay ergen romansı mı diye başladım Heated Rivalry'e. Son derece maço bir spor ortamında çılgınlar gibi sevişen iki genç hokey oyuncusunun gizli erotizminin neden çok ilgi gördüğü anlaşılıyor izledikçe. Woow denecek bir oyunculuk gösterisi yok ilk sezonda bence. Ama potansiyelleri yok değil oyuncuların. İlk sezonda kendi queer kimliklerini anlamlandırmaya çalışan karakterler görüyoruz. Sezon finalinden gördüğümüz kadarıyla 2.sezon kendi kimlikleriyle toplumun dayatmaları arasındaki bocalamayla geçecek gibi. Kitapların uyarlandığı seriyi okumadım ama bir uyarlama olarak simge bir queer drama evrilecek gibi görünüyor. Dizinin enteresan bir akıcılığı var. Guilty pleasure bir fandom işi gibi başlansa da gideri var. Artık romantizmle karışık erotizmi, Adrian Lyne filmlerinin etkisini queer karakterlerin ilişkilerini yansıtan yapımlarda daha çok görüyoruz.
Ciudad de Sombras / City of Shadows / Gölgeler Şehri
Barcelona turistik gezisi gibi dizi Gölgeler Şehri. Şehrin ikonlarına bırakılan cesetlerin arka planında şehrin kuruluş hikayesini de içeren yozlaşmışlık da işleniyor. Barcelona'nın kuruluşuna dair arşiv görselleri ve inşaatların gerçek görüntüleri de aralarda gösteriliyor. Soruşturulan vaka intikam cinayetlerine, eleştiriden de yoksun olmayan bir sosyolojik duruma varıyor. Eşinden boşanmak üzere olan otoriteyle başı dertte polis klişesi burada da var. Kendisine Amerikalara gidip psikoloji, seri katiller ve suçlarına ilişkin eğitim de almış bir kadın dedektif eşlik ediyor. Milo bizden biri gibiydi. Rebeca'yı durgun bulmuştum, meğerse dizideki annesini kanserden kaybeden karakterinin arkasında kendi rahatsızlığı varmış zira Rebeca rolündeki oyuncu Veronica Echegui 42 yaşında hayatını kaybetmiş. 6 bölümlük mini polisiye dizinin her bölümünde farklı bir Barcelona ikonu yer alıyor. Başta da söylediğim gibi, turistik gezi gibi dizi ama sırf o kadarla kalmıyor, tıpkı Netflix'in farklı ülkeler için çektiği birçok dizi gibi. Konu itibarıyla yapay değildi kesinlikle ve vaka iyi toparlandı. Gaudi'ye de bolca atıf olması güzel.
Buraya kadar yazının tamamını okuyan herkese teşekkürler. Şubat sonunda görüşmek dileğiyle.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder