
"Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor" cümlesiyle başlayan Hasan Ali Toptaş yapıtı, Dostoyevski ile Edgar Allan Poe arasında bir çizgi tutturacakmış gibi bir izlenim aşılıyor ilk başta okura. Okudukça kitabın olaylardan çok izlenimlerin, içsel yolculukların, imgelerin sözcüklerle bütünlenişinin kitabına dönüştüğü görülüyor. Farklı bir dünyaya gitme fantezisinin sözcüklerde vuku buluşu olarak betimlemeyi istiyor insan.
Belirsizlikler dizgesi olarak ilerleyen kitap, özellikle biçem açısından Edgar Allan Poe'yu andırıyor. Yalnızca belirsizliklerin ve imgelerin dizilişinde değil, ayrıntıların kılı kırk yaran betimlemelerinde, kimi zaman uzunluğu bir sayfayı bulan cümlelerde, anlatıcının gördüklerini sözcüklere döküşündeki ikircikli tavrında Poe'yu özlemle andı blog yazarınız son derece kişisel bir biçimde. Anlatıcı gerçeğin peşinde mi, insan suretindeki bir imge ya da imge olduğunu sandığı bir gerçeklik olduğuna kanaat getiremediği Alaaddin adını verdiği karakteri mi arıyor, yoksa kendi öz benliğine bir yolculuk mu yapıyor...
"Motel ROM'un derinliklerinde yankılanan kaygılı bir sesle, herkes gibi benim de serap gördüğümü söyledi. Ona göre, ruhumda uğuldayıp duran boşluğu doldurabilmek, giderek dipsiz bir boğuntu kuyusuna dönüşen şu lanet olası hayatın ağırlığına katlanabilmek, ya da içimde açılan çeşitli yaraları onarabilmek için, belki de farkına varmadan ben yaratmıştım bu serabı... Hatta, işi gücü bırakıp günden güne onu büyütmüş, parıltılarını bakışlarımla beslemiş, her yanını iyice allayıp pullamış, sonra hızımı alamayıp Alaaddin diye adlandırmış ve işte bütün bunların sonunda da, uğruna deli divane olunacak, göz kamaştırıcı bir hale getirmişim (...) Elime umut denen o en eski ve en dayanıklı bastonu almış, çile odalarından fırlayan dervişler gibi soluk soluğa gözlerimdeki serabın parıltılarına doğru koşuyormuşum. Boşuna koşuyormuşum tabii... Anlaşılan, insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz olduğunu bilmiyormuşum daha. Hatta ben, kendi dışımda kalan birçok şeyi bilmediğim gibi, ne yazık ki insanın aradığını hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum. Bulamazmış oysa... Ona benzer birtakım şeylerle karşılaşabilirmiş belki, çoğu kez bunlardan bazılarını aradığı şeyin ta kendisi sanabilir, hatta onlara bir an için sımsıkı, hiç kopmamacasına sarılabilir ve işte böylece, insanın algılama zayıflığından doğan tatlı bir yalanın içinde bir süre de olsa oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi avunabilmiş ama, nedense aranan asıl şey hep insanın içinde kalırmış..." (s.45-46)
İtinayla okunmayı hak eden bir yazı için buraya tıklanabilir.
6 yorum:
Bugün siparişini verdiğim kitaplardan biri"Bin Hüzünlü Haz".Yazıları görünce okumak için iyice sabırsızlanmaya başladım.
okunduktan sonra pişman olunacak bir kitap değil kesinlikle. dilsel açıdan ve anlatımın sınırlarını zorlaması açısından etkileyici bir kitap özellikle :)
Ekim'den beri elimde, bir türlü başlayamadım. Bu hafta okumayı düşünüyorum, sonra üzerine detaylı bir konuşma yapabiliriz :)
Bin hüzünlü hazı sevdiyseniz GÖLGESİZLER, SONSUZLUĞA SON NOKTA ve UYKULARIN DOĞUSU' nu da çok sevmeye adaysınız demektir.Öneririm.
Uykuların Doğusu hariç hepsini okudum. Yakında onlardan da bahsederim burda.
Alıntı yaptığınız yerler çok etkileyici. İnsanın hemen romana ulaşası geliyor. :) Ki roman eğer öyle bir cümleyle başlıyorsa... O cümleyi okuyunca çarpıldım.. =)
Yorum Gönder