
"Kitap kapanmıyordu, böğürleri paramparça bir bellekle kolanlanmış omuzları öbür insanların yükünü taşımak için yaratılmış insanın adımlarıyla, sayfa sayfa yeniden yola koyuluyordu." (s.11)
Amber Gece yazarın Gecelerin Kitabı adlı romanının bir bakıma devamı. Gecelerin Kitabı'nı okumamıştım ve Amber Gece'yi okumadan önce de, önceki kitaba aşina olup olmamanın kitabın okunmasını etkileyip etkilemeyeceği konusunda tereddütlerim vardı. Bunun yanında Amber Gece, kitabın arkasındaki tanıtım yazısında da belirtildiği gibi ilk kitaptan izler taşısa da, özellikle karakterleriyle bağımsız bir roman.
Kitabın büyük bölümünde Alev Rüzgar-Amber Gece adıyla anılan Charles Victor'un öfkesi, insanlara olan kini, nihilistliği, kimliğini bulması anlatılıyor. Abisinin küçük yaşta savaşta ölmesiyle Amber Gece'nin annesi aklını kaybederken, babası ilgisini tamamen karısına yöneltince Amber Gece yalnız kalıyor. Ailesini reddedip kırlarda kendi başına yaşamaya başlıyor. Kendisine öfke ve kinle yoğrulmuş bir dünya inşa ediyor. En çok annesinden nefret ederken kız kardeşi Baladine'in doğumuyla ilgisini "fazlasıyla" kız kardeşine yöneltiyor. Kız kardeşine olan aşırı sevgisi kıskançlığa ve onun üzerinde hakimiyet kurmaya kadar varıyor. Baladine ise pek belli etmese de, çekinerek yaklaşıyor Amber Gece'ye. Belli bir yaşa gelince Amber Gece okul için büyük kente, Paris'e gidiyor ve nefret ettiği kasabadan arkasına bakmadan ayrılıyor. Amber Gece'nin ailesiyle çatışmalarının anlatıldığı bu bölümlerde, ailedeki diğer kişilerden de bahsediliyor.
Amber Gece'nin Paris'te geçirdiği zamanlar, klasik bir deyimle, kitabın gelişme bölümünü oluşturuyor. Birlikte olduğu kadınları aşağılayıp hor kullanması, arkadaşlarını yüz üstü bırakması ve en önemlisi de kendisinin pozitif ikizi olarak gördüğü Roselyn'i sırtından vurması, keskin gerçekçilikle mitolojik etkinin iç içe geçtiği bir biçemle anlatılıyor. Eylemlerinin sonuçlarıyla düzlüğe çıkabilecek midir yoksa daha çok dibe mi batacaktır? Arka planda ise, Cezayir katliamlarının sonrasında belleğini, olayları unutup silmeye ayarlamış Fransa toplumu var. 68 Mayıs'ındaki olaylara kadar sürüyor Amber Gece'nin Paris'te yaşadıkları. "Savaş" ve "insanlık" sözcüklerinin birbirine taban tabana zıt oluşu vurgulanıyor bir yandan. "Savaş", "canavarlık" sözcüğüyle bütünleştiriliyor.
"Savaş buydu işte, insanları bıkmadan usanmadan, doymak bilmez midesine indiren ve onları tüm varlıklarıyla mahveden bir canavar anaydı o, değişmez bir gerçekti bu." (s.106)
Öte yandan, insanın olduğu yerde çatışmanın, şiddetin ve savaşın olamayacağının düşünülemeyeceği anlatılıyor. Bellek önemli yer tutuyor kitapta ve bellekle ilgili pek çok metafor kullanmış yazar. Amber Gece'nin yaşadıklarıyla kişisel bellek, toplumların geçirdiği değişimler ve savaşların etkileriyle de toplumsal bellek irdeleniyor.
"Yalnızca belleğinin olmuştu kalbi." (s.48)
"Ulusların hep iki belleği vardır: Biri uzun sürelidir, uzadıkça uzar, bu kahramanlık ve zaferle ilgili yandır, daha da uzunu, öcle ilgili olanıdır, meşin gibi sağlamdır o, sürdükçe sürer! Bir de kısa süreli bellek vardır, çok kısa süreli, utanç ve bozgunla ilgili bellek. Bu gelişmemiş belleğin bittiği yerde, daha da duyarsızlaşmış, güdük bir bellek vardır: Anımsamaktan kaçınır, vicdanı rahatsız eden, suçluluk duyuran şeyleri yadsır." (s.132)
Tüm bu çatışmalara karşın, karakterimiz olayları zerre kadar umursamıyor. İnsanlardan nefret ederken, çocukluk acılarının dönüştüğü öfke yerini soğukkanlı, katı ve duyarsız bir kişiliğe bırakıyor. Kendi yolunda ilerlerken insanoğlunun da henüz gelişimini tamamlayamadığını düşünüyor.
"Sevmiyordu insanları. İnsanoğlu kafasını kurcalıyordu. İlk hayvanlığından yarı sıyrılmış bir hayvandan başka bir şey görmüyordu onda, topraktan ve çamurdan yarı sapmış bir hayvan. Değişimi yarım kaldığı için canavarlaşmış bir hayvan." (s.143)
Kız kardeşi Baladine, evlatlık kuzeni Chlomo ve amcası Thapee'nin de karakterleri ve içsel gerilimleri anlatılıyor kitapta. Amber Gece dışındaki diğer karakterlerle daha çok aşk, umut ve aile kavramları irdelenmiş semboller aracılığıyla. Söz gelimi Baladine'in abisinin gazabından korkup onun gölgesinden sıyrılması, yaşamı ve müziği tanıması, aşkı bulup kaybetmesi de kitapta önemli bir yer tutuyor. Kendi yolculuğunda ilerlerken hazzı da acıyı da bir arada yaşıyor.
"Yürek yalnız bir avcıdır. Gözü körleşmiş, öfkeden deliye dönecek kadar inatçı. Kimi zaman kendi kendini vuracak kadar mantıksız bir avcı." (s.251)
Amber Gece, karakterin insanlara ve yaşama olan karamsar bakış açısıyla Jerzy Kosinski'nin Boyalı Kuş'undaki çocuğu anımsatıyor. Geniş aile ve mitolojik anlatımlar da Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlığı'nı anımsatabilir. Sylvie Germain üslubunu erişilmesi zor bir ustalıkla oluşturmuş. Yazarın cümlelerini yalnızca okumuyor, sanki yaşıyorsunuz da. Sözcükler nefes alıyormuşcasına keskin ve bir o kadar da berrak. Bu yüzden bahsi geçen diğer iki kitaptan çok daha derin bir anlatımı var. Yalnızca bir "olaylar bütünü" değil bu kitap. Mitolojiyle örülmüş içsel anlatım, büyülü gerçekçilikle birleşiyor.
"Tanrıya dönüp ölçüsüz ve sonu gelmez biçimde, anlamsız bir umuda ya da öfkeye kapılarak haykıran yalnızca insan değildi, Tanrı da insana dönüp haykırıyordu. Tanrı da insanlardan sevgi dileniyordu." (s.303)
2 yorum:
Sana söylediğim kitabı var burada da, bu yazdıklarından sonra onu alıp okumayı düşünüyorum ancak çok şey düşünürüm ben, ne zaman gerçekleşir Allah bilir :)
okuyunca fikirlerini söylersin artık. ama benim çok çok beğendiğim bazı kitaplar bazıları için bir şey ifade etmiyor.
Yorum Gönder