Çarşamba, Nisan 09, 2008

ödül avcısı filmler kuşağı III

Bu yazıda yer verdiğim filmler öyle çok sayıda ödül almış olmasalar da, 2007 sonu - 2008 başı ödül törenlerinde ve aday listelerinde bir şekilde adları geçti. Jesse James'den başlayalım:

Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford

Filmin en önemli, en vurucu, en izlemeye değer anları son yarım saatinde yaşanıyor. Güzel görüntüleri, güçlü oyunculukları, içsel bir anlatımla el ele giden kimi gerilimli anları var filmin. Yine de iki buçuk saatin sadece son yarım saatini izlemek bile yetiyor. O son yarım saate kadar yönetmen Andrew Dominik çoğu kez ağırdan alıyor ve bizi filmin adında da vurgulanan sona hazırlıyor. Uzunluğundan ve ağır ilerlemesinden sıkıldığımız oluyor ama son sahneler sıkıldığımız anları unutturuveriyor.

Filmin popülerlik ve kahramanlık kavramlarına getirdiği eleştirel yaklaşım takdir edilesi. Jesse James'in Amerikan filmlerinde çoğunlukla Polat Alemdar gibi kahraman şeklinde ele alındığını, gerçekte ise tekinsiz bir suçludan başka biri olmadığını anlatırken, "kahramanların" peşine takılan sıradan gençlerin toplumda nasıl da yitip gittiğini izliyoruz. Bu film gençliğin harcanması teması düşünülerek de izlenebilir. Jesse James siluetindeki Brad Pitt hem görsel hem karakteristik anlamda role cuk oturuyor oturmasına ama filmin asıl yıldızı Robert Ford rolündeki Casey Affleck. Dokunaklı ve düşündürücü bu rolde döktürüyor, ki kendisini Gone Baby Gone filminde de takdir etmiştim.



The Kite Runner

Filmin başlarında, biri zengin diğeri yoksul iki Afgan çocuğun dostlukları, uçurtma peşinde koşmaları, sokakları arşınlamaları, çocuk bakış açıları ve filmin sarımsı tonları şahane bir film izleyecekmişiz izlenimi bırakıyor. 70'li yıllardaki Afganistan'la Rus işgalinden sonraki şimdiki Afganistan arasındaki uçurum anlatılırken, iki karakterimiz de bir şekilde bozuşuyorlar başlarına gelen kişisel trajedilerin de etkisiyle. Zengin olan babasıyla Amerika'ya kaçıyor, diğeri ülkesinde kalıyor.

Çoğu zaman "Hazar" diye aşağılanarak ırkçı tacizlere maruz kalan Hasan'ın yaşadıklarının içler acısı hali yaklaşık 20 yıl sonra iyice ortaya çıkıyor. Amerika'ya gidip orada kendisine bir hayat kuran Amir, eski arkadaşı Hasan'a olan vicdan borcunu ödemeye Afganistan'a gidiyor. Ülke ülke değil de cehennem sanki. Taşlanan kadınlar, sömürülen çocuklar, Taliban'ın zulmü gözümüzün içine sokuluyor. Göçmenliğin güçlükleri ve uyum sorunları da cabası.

Film bir şaheser olabilirmiş, eğer Amir'in yetişkin halini canlandıran oyuncu bu kadar uyuşuk ve mesafeli bir görünümde olmasaymış. Çocukken Hasan'a olan davranışının asıl nedenleriyle ileride ülkesine dönüp eski arkadaşını ve onun oğlunu kurtarmaya çalışması arasında bir çelişki var. Yetişkin Amir karakterine ilişkin bu muğlaklığa rağmen, Stranger Than Fiction ve Finding Neverland gibi leziz filmlerin yönetmeni Marc Forster, takip edilecek yönetmenler listesine rahatlıkla yerleştirilebilir.


August Rush

Oliver Twist'in müzikli günümüz versiyonu, bazı bölümlerde aşırı masalsı bir hale bürünüyor. Basmakalıplaştığı da oluyor. Ama film sürükleyiciliğinden ve mutluluk vericiliğinden bir şey yitirmiyor. Fazla naif ve hüzünlü ilerlediği de oluyor, iyimser ve insancıl olduğu da. Melodramatik ve masalsı yanlarına karşın, şehir insanının yalnızlığını ve mesafeliliğini satır aralarında göstermesi açısından gerçekçi. Kavuşamayan aşıklar kavramı da bu tavrı tetikliyor sanki.

Freddie Highmore'un sevimliliği ve yetenekliliği, Keri Russell'ın prensesimsi tavırları, Jonathan Rhys-Meyers'ın ise hiç beklemediğim şekilde dokunaklı olabilmesi oyuncular açısından artılar. Robin Williams ise filmin en can sıkan oyuncusu. Hep aynı, hep aynı. Filmin en beğendiğim yanı ise müziğe olan bakış açısı oldu. Müziğin peşinden giden çocuğun şehirde duyduğu "gerçek müzikler" filmi en izlenir kılan unsurlar.

8 yorum:

efe dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Ludmilla dedi ki...

Kite Runner şahane olur muydu, orası tartışılır. Filmin başlangıcı şahane olsa da gidişatı Yeni Başlayanlar İçin Afganistan ve Hiç De İnandırıcı Olmayan Bir HEsaplaşma Öyküsü modunda ilerliyor. İlk yarım saati gerçekten çok sevsem de gidişatı hiç sevmedim, yazarı oynayan oyuncudan nefret ettim ( ne kadar kötü olabilir bir oyuncu, geçekten ders konusu), yıllar boyu olaylar üzerinde düşünmemiş bir adamın hayatını tehlikeye atarak oraya gitmesi, çocuğu kurtarması falan hiç inandırıcı gelmedi. Yine de iyi filmdi, kötü desem çarpılırım :)

Sera dedi ki...

efe: yazdığın filmleri devasa listeme ekledim. nereden nasıl bulup ne zaman izlerim bilemiyorum gerçi.
ödül dediğin nedir ki ayrıca :)

ludmilla: dediklerine katılıyorum ama ben sevdim yine de filmi. (yeni yazı beklerken yorum geldi ama buna da şükür :p)

Ludmilla dedi ki...

:) eh yazı da yazdım, hedeflediklerime ya da beklentilerine uzaktan yakından benzemeyen bişi olsa da :) Ben de sevdim canım ya filmi, ilk yarım saatin hatrına :)

mayksisman dedi ki...

dediğin gibi çok uzundu film ve kısalsa oscar'dan ödülle bile dönerdi ve senem aytaç ve altyazı dergisi ekibi "yılın en iyi filmi" falan da değildi ama son sahneler ve bilhassa devleşen küçük affleck casey harika ötesiydi. casey hayranı oldurdu beni bir filmle...

Sera dedi ki...

ludmilla: daha iyi çekilebilirmiş film ama iyiydi yine de bence de.

triancula: yılın en iyi. filmi falan kesinlikle değildi Jesse James. sonuna kadar izlemesi zaten zor.

farelzan dedi ki...

kite runner'i okurken cok heyecanlanmistim, film olarak da cekilecegi icin... ama malesef ben de hayal kirikligina ugrayanlardanim... basrol oyuncusu hic sempatik degil, cok batiyor... babayi cok daha farkli canlandirmistim gozumde ve de Hasan'i... eger diger kitabi cevirirlerse ki daha zor, umarim ayni hatalari yapmazlar...

muhabbetle

Sera dedi ki...

kite runner'ı okumadığım için bir şey diyemeyeceğim ama karakterler gerçekten de daha iyi işlenebilirmiş.