Çarşamba, Nisan 30, 2008

Paris ve filmler üzerine birkaç örnek

2 Days In Paris

Julie Delpy hanım, Before Sunrise-Before Sunset ikilisiyle yetinmemiş, kendisine şehir olarak Paris'i seçtiği kendi filmini çekmiş. Yazmış, yönetmiş, oynamış, birkaç şarkısını bile yazmış.
Bir çiftin birbirlerinin sevmediği yanlarına karşı yaklaşımlarına ve uzun süre bir ilişkiyi yürütebilmenin zorluklarına odaklanan eğlenceli bir güldürü diye özetleyebilirim filmi. "Romantik komedi" demeyin sakın döverim çünkü "romantik komedi" gibi bayağı bir tanım bu filmi tanımlamak için yeterli değil.
Filmin ne kadar romantik olduğu da tartışılır ayrıca. Julie Delpy bi güzel dalgasını geçmiş "Paris" ve "romantizm" sözcüklerini sürekli yan yana kullanıp işleyen diğer sinemacılarla. Özellikle hayalindeki romantik Paris'i yaşamaya çalışan, fakat Fransız sevgilisinin belden aşağı espriler yapmaktan hiç gocunmayan ailesinin yanındayken ve şehirde sürekli kadının eski sevgilileriyle karşılaşmalarından bezerek ilişkilerini sorgulamaya başlayan Amerikalı adamın hayal kırıklıkları trajik olmaz hiç, sürekli bir komedi halinde ilerler film. Kendisinin "lost in translation" hali içler acısıdır ve anlamadığı bir dilde geçen konuşmalara gülümseyerek yaklaşmaktan başka çaresi yoktur. Fransız kadın açısından ise hastalık hastası, her farklı etnik grupla karşılaştığında terör alametleri arayan, sürekli bir panik halinde olan ve kıskançlık krizlerine giren Amerikalı sevgilisiyle uğraşmak kolay değildir. Birbirlerini ne kadar tanıyorlardır ve sevgileri birbirlerinin sevmedikleri yanlarını bastırabilecek midir o kadarını filmi izledikten sonra görün diyorum. Sonunu çok anlamlı bulduğumu belirteyim.
Filmin hoşuma gitmeyen yönleri ise, cinsellikle ilgili esprilerin abartıldıkça abartılması ve "orada insanlar savaşırken biz burada neler tartışıyoruz" şeklindeki cümlelerin gereksiz yere sarf edilmesi. Kimi diyaloglarda dünya meselelerine ilişkin karakterlerin tartıştıkları görülüyor. Irkçı bir taksiciyle geçen tartışma örneğin. Anlamlı vurgulamalar var bu bölümlerde ama hikayenin içinde garip kaçıyor.


Paris Je t'aime

Biraz geç olsa da, bu filmden bahsetmek boynumun borcu. Çoğu blog yazarı arkadaşımın da yazdığı gibi, hepsi güzel olmasa da bir bütün olarak hoş kısa filmler. Gördüğüm en güzel afişlerden birine sahip film ayrıca. Önce sevmeyip garipsediklerimden bahsedeyim.


Elijah Wood'un vampir saldırısına maruz kalıp vampirellaya aşık olarak ölümsüzlüğe yelken açtığı sekansı izlerken "bu da nedir böyle" demeyen var mı yoksa bende mi gariplik var onu bilmek istiyorum. O kadar alakasız duruyor ve o kadar sırıtıyor ki diğer kısa filmlerin yanında.
Bob Hoskins'in oynadığı, evliliklerini canlandırmaya çalışan bir çiftin anlatıldığı, barda başlayıp bir malikanede biten hikaye; Nick Nolte'nin kızı ve torunuyla zaman geçirmeye çalıştığı, iki karakterin sürekli yürümesiyle ilerleyen hikaye; Gena Rowlands'ın oynadığı, ayrılmış bir çiftin yıllar sonra karşılaşmasını gösteren hikaye; filmin en başında sokakta bayılan bir kadını arabasına alan ve yalnızlıktan şikayet eden adamın bölümü sevmediklerim arasında aklıma gelenler arasında. Sevdiğim bölümlere geçeyim;


Pandomimcilerin bölümü, eğlenceli, gülümseten ve naif bir bölümdü. Hem pandomimci adamın Paris sokaklarında hızlıca ilerlediği bölümlerle Paris'i geziyor, hem de melankolik olmadan yalnızlığı ele alabilen bir hikaye anlatıyordu kısa sürede.


Natalie Portman ve Gaspard Ulliel, Tom Tykwer'in bu kısa filminde şahane bir çift olmuşlar. Başarılı olmaya çalışan aktrisle gözleri görmeyen gencin öyküsü, özellikle kurgu itibariyle takdir edilesi. 5-10 dakikalık bir süre içinde değme iddialı filmlere taş çıkaran bir hikaye anlatılıyor.


En dokunaklı bölümlerden biri de, yaralı gencin başına gelenler ve doktor genç kızın öyküsüydü. Sözcüklere sığmayacak bir toplum ve insanlık eleştirisi var filmde ayrıca.

Alexander Payne'in yönettiği, yalnız başına Paris sokaklarında dolaşan kadının yalnızlığının anlatıldığı bölümün keskin gerçekçiliğinden mi bahsetsem, dokunaklılığından mı... Karar veremedim. İddiasız ama etkileyici.


Gus Van Sant hep kısa film çekse hiç rahatsız olmayacağım. Elephant gibi sürekli yerinde sayan, en önemli numarasını sona saklayan filmleri, her ne kadar içerik itibariyle çarpıcı olsa da sevemiyorum. Bu kısa komediye de bir çeşit gizli komedi denilebilir, esprisi sonda saklı.


Kaldırımda saatlerce oturup gelip geçen kadınlara laf atan tiplerin bölümünü de buraya almazsam olmaz. Müslüman ve başı kapalı bir genç kızla yakınlaşan Fransız gencinin hikayesini izleyince, arada sırada televizyonlarda gösterilen, Alman-Türk etnik farklılığının güya komediyle ele alındığı anlamsız komedi-aşk filmleri geldi aklıma. "Sakın onları izlemeyin zamanınıza yazık" diyor bu bölüm. Etnik farklılıklar arasındaki yakınlaşmayı ve önyargıların trajikomikliğini birkaç dakikada çok güzel anlatıvermiş film.

Oscar Wilde'ın mezarını ziyaret eden çiftin hikayesi çok orijinal gelmeyebilir belki ama su katılmamış bir Oscar Wilde hayranıysanız sizi gülümsetmesi zor olmayacaktır. (Bir de ünlü şahsiyetlerin mezarlıklarını ziyaret edip de noluyor onu anlayamadım ama ayrı bir yazı konusu olsa gerek.)


Çocuğunu kaybeden kadınla cennet-çocuk kavramlarının ele alındığı bölüm bir "Juliette Binoche'a bir kez daha hayran kalma" filmi. Yine harikayım diyor Bayan Binoche. Kısa film değil de normal uzunlukta bir film olsaymış, gereksiz yere uzar ve melodramatikleşirmiş film. Kısa film olunca etkisi daha farklı oluyor.

Yazının bu kısmına kadar, "ne zaman Coen'lerden bahsedecek" dediyseniz, o kısım burası işte. Öyle eğlenceli, öyle alaycı ki Big Lebowski'yi anımsamadan geçemiyor insan. Steve Buscemi'nin şaşkın suratı da tuz biber ekerek etkisini artırıyor filmin. Küfürün gırla gittiği, romantik aşkın anlatılmadığı nadir bölümlerden biri Coenlerin bölümü. Kafasındaki "ideal, romantik, sanatsal" Paris'ten çok uzak bir manzarayla karşılaşan Amerikalı adamın metroda karşılaştığı manzara, bu manzaraya tepkisi ve başına gelenler mutlaka izlenmeli. No Country For Old Men'den kat kat iyi (hahaha.)

Aklıma gelen bölümle bunlardı Paris Je T'aime'e ilişkin. Maggie Gyllenhaal'ın oynadığı bir bölüm vardı, o da hoştu esasında ama hikayeden çok oyuncunun şahaneliğine odaklanmış bir film gibi geldi bana. O yüzden hangi kısma alacağıma karar veremedim.

Not: Blog Template i hata veriyorsa, bana haber verin lütfen.

7 yorum:

efe dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Unknown dedi ki...

Sevgili Sera, sinemayla fazla aram olmadığı için ben kitaplardan bahsedeceğim. Okuma listendeki kitaplara bir baktım da, çeşitlilik dikkatimi çekti. Hatta bazılarını araştırıp kendi sipariş listeme de ekledim.
Güzel kitaplar seçmişsin. Umarım benim seçtiklerim de güzeldir.
sevgiler...

Sera dedi ki...

efe: haha coenleri bekleyen birileri olduğunu biliyordum :)

evelzamanicinde: hangi kitapları seçtin merak ettim :)

Unknown dedi ki...

Pearl S. Buck, İsabel Allende, Elif Şafak kitaplarından seçtim, daha da olabilir...

Sera dedi ki...

İyi seçimler. Okuyunca neler düşüneceksin merak ediyorum.

farelzan dedi ki...

benim 3 favorim steve buscemi, afrikali adam ve acil yardim gorevlisi kiz, bir de alexander payne'in yonettigi parca...cok guzel bir final olmus...

Sera dedi ki...

final için payne'in bölümünü seçmeleri tam isabet bence de.