My Blueberry Nights"Bir kadının kendi iç sesini dinlemek için yollara düşmesini ve sonra da kendini tanımasını anlatıyor bu film" demek isterdim. Ama diyemiyorum çünkü Norah Jones suretindeki bu kadının yollara düşmeden önce Jude Law denen, blog yazarına kimi zaman sinir bozucu bir film yıldızı kimi zaman da taş bir varlık olduğunu düşündüren kafe sahibi şahsiyetle karşılaşmasını, aralarında bir şeyler geçemeden kadının yollara düşmesini ve ülkeyi baştan başa dolaşırken tanıştığı insanlarla arasında geçenleri anlatıyor film daha çok. Norah hanım ve Mr. Jude Law arasındaki olası romantik yakınlaşma ve her yerde gördüğümüz o ünlü öpüşme sahnesi ne zaman gerçekleşecek diyen izleyicinin de hevesini kursağında bırakan bir film bu.
Filmin içinde üç farklı hikaye var ama hiçbirinin içine giremiyoruz tam olarak. Rachel Weisz ve Natalie Portman gibi şahane tiplerinin yanında genelde seçtikleri roller konusunda da takdirimizi kazanan oyuncuların varlığına rağmen film bir türlü ilerlemiyor. Ne "hadi bir an önce romantik bir yakınlaşma görelim" diyen klasik izleyiciyi, ne de karakterin içsel yolculuğu ve insanlarla ilişkilerinden dem vurmasını bekleyenleri tatmin edebiliyor. En güzel yanı oyuncuları ve görüntüleri olan, hikaye daha iyi olabilirmiş diyen bir film bu.
Lars and the Real Girl
Kendi fantezisine tıkılıp kalmış naif bir adamın trajikomik hikayesi. Cansız mankeni gerçek sanan ve bu cansız mankene gerçekmiş gibi davranan Lars'ın dokunaklı hali beni etkilemekten uzaktı. İlk 20 dakikasında hoş ve eğlenceli bir film izleyecekmişiz izlenimi bırakan, sonrasında sürekli kendini tekrar eden, tüm mahallenin de naif bir şekilde bu gence destek olduğu "fantastik" bir film çünkü Tim Burton filmlerinden bile fantastikti bu konuda. Nasıl bir dünyadır, nasıl bir kasabadır bu gencin yaşadığı, bilmek ve ben de oraya gidip yaşamak istiyorum mümkünse. Tim Burton benzetmesi de nerden çıktı demeyin. Edward Scissorhands'de söz gelimi, zavallı Bay Makas Eller'e ne kadar acımasız davrandığını hatırlayın kasaba halkının. Sonra da bu filmdeki yardımsever ve düşünceli kasaba halkını gözünüzün önüne getirin. Hangisi daha gerçekçi cidden? Benim sevmediğim yanı bu oldu Lars and The Real Girl'ün. Bir de hiç ilerlemeyen hikayesi. Half Nelson'a haksızlık ettiğimi anlayıp pişman oldum. Ryan Gosling'e ise hiçbir sözüm yok, tek kelimeyle harika ve filmi izlemenizi sağlayan yegane sebep olabiliyor yer yer.
Jane Austen hiçbir zaman favori yazarım olmamasına rağmen bir kitap kulübündeki insanların hikayesini anlatan bir filmin enteresan olabileceğini düşündüm. Filmdeki kulüp üyelerinin yaşamlarıyla her ay inceledikleri Austen kitaplarının içeriklerinin paralel bir şekilde aktarılması hoş bir fikir olmuş. Kulüpte erkek-kadın ilişkileri ve edebiyat eksenindeki diyaloglar da filme çekicilik katmış. Bunların dışında ise son derece yüzeysel bir filmle karşılaştım. Önce yakınlaşıp-sonra bozuşup-sonra tekrar yakınlaşan çiftler ve Türk dizilerini aratmayan "herkes eşini bulur" temalı sonla kadın erkek ilişkilerinin sömürüldüğü filmlerden biri haline geliyor yönetmenin yaklaşımı. Hele ki, "kadınlar romantik kitapları-filmleri sever, erkekler aksiyon-bilimkurgu sever" klişesi var ki, ne gözüme ne kulağıma hoş geliyor. Bu düşünce filmin bir yerinde ters yüz edilse de, hoş vakit geçirmelik bir filmden öte bir anlam taşımıyor film gözümde.
Romantik komedilerden oluşan kadın filmleriyle dolu etraf. Ne var ki, zamanında tüm kız arkadaşları Aşık Shakespeare'i izlemeyi seçerken, tüm üniversite hayatında yalnız kalmak pahasına da olsa, tüm bu arkadaşlarını ekip sinemaya gidince Truman Show'u izlemekte karar kılan bir blog yazarı olunca karşınızdaki, inandırıcılık ve sahicilik en önemli etken oluyor bu bünyede. Hele ki kendine romantik diyen filmlere hiç acımıyor. Elbette var onun da sevdiği Amelie, Girl on The Bridge gibi naif filmler ama katlanamadığı filmler daha çok bu konuda. Uyanın artık kızlar; romantik aşk diye bir şey yoktur, "kimya" ve "kafa ile yürek uyuşması" vardır sadece!
Filmi Parker Posey'nin varlığının yanında Zoe Cassavetes'in yönetmenliğini merak ettiğim için izledim. Kısaca özetlemem gerekirse, bir yere kadar beklediğim gibi gerçeğin keskin çölünde geçerken, sonlara doğru masala dönen bir kadın-erkek ilişkileri filmi olduğunu söyleyim.


9 yorum:
Keskin kalem - klavye mi demeliydim :) Döktürmüşsün yine. Broken English'i tavsiye eder misin sonuçta?
Çok eleştirmediğine güvenerek nicedir merak ettiğim bu filmi de izleme listeme almış bulundum :D
Diğer filmler beni pek açmadı açıkçası, Bluberry Nights'ı önce merak ediyordum, sonra duyduklarımla soğudum, soğudum. Belki bir gün izler severim, belli olmaz tabi :)
ludmilla: Broken English diğerlerinden daha yakın geldi. Gerçi "eşsiz insan kalmasın" şeklinde bir mesajı var alttan alta ama izle bakalım. My bLueberry nights izlemeye değer aslında, biraz ağır ilerlese de. :D
efe: eh o Norah'nın körlüğünden kaynaklanıyor :p Ben gene de inanmıyorum. filmlerde kitaplarda falan var sadece :)
Blueberry Nights ı beğendim ama beklediğim kadar şahane değildi.
lars'ı bilmiyorum henüz de
bıorken english çok gereksizdi ya bilmiyorum o hatunun son sitcomu tam anlamıyla bir faciaydı 3 bölüm sonra kaldırıldı "the return of jezebel james" sana bahsetmiş oalbilirim, bizim six feet under'dan claire de oynuyor başrolde 2si. ve o kadar iticiydi ki orda bu hatun öldürüyordum az kalsın. soğduum belki ondan da sevemedim bu filmi. BROKEN ENGLISH'I İZLEME LUDMILLA! :))
blueberry nights bence tam bi yönetmenin amerikan versiyonunun filmi olmuştu gene benzer bir tad ve hoş olmuş. jude law gibi favori erkek ve natalie gibi favori kadın oyuncumun oluşu yeterdi bile. rachel weisz şahaneydi. norah da iyi niyetliydi. bence güzzeldi ve güzel bir tat bıraktı film bende ve biraz kopuk bulsam da yine de bi şekilde kendi içimde bağladım ben belki yönetmen belki atmosferin hoşluğundan belki de sevdiğim oyuncuların oluşundan ama bş şekilde tamam dedirtti bana film. atilla dorsay gibi 5 üzerinden 5 vermem ama en az da 4 verilir bu filme. norah jones'un karakterinin düşüncesinin değişimini güzel anlatıyordu bence.
sitcom unu bilemem ama gereksiz olduğuna katılmıyorum broken english'in. itici olduğuna ise hiç katılmıyorum. önyargılı olmamak lazım :p
norah jones'un karakter değişimi daha güzel anlatılabilirdi ayrıca. diğer karakterler daha fazla ön plandaydı, rachel weisz ve natalie'yi izlemek hoş olsa da.
Bluberry Nights'ı izleyeyim diyordum. Jude Law faktöründen olsa gerek. (itiraf ediyorum) :)ama yaptığın eleştirilere önem veren biri olarak çok da fazla sabırsızlanmıyorum artık. ama yine de bi görmek istiyorum. çatlarım. :)
eh benim amacım eleştiri yapmak değil. ne düşünüp ne hissettiğimi yazıyorum sadece :)
izle bence yine de, belki sen daha çok seversin.
Benim için kavga etmeyin arkadaşlar tamam izleyeceğim hepsini :D
Tria, öneriler için teşekkürler ama Sera ile zevklerimiz bayağı uyuşuyor - birkaç film dışında - yine de bi şansımı deneyeyim diyorum :)
izle bakalım bayan atonement :p
Yorum Gönder