Aylar önce Midnight In Paris'in fragmanını ilk gördüğümde, Woody Allen'ın turistik Paris görüntüleri eşliğinde, Vicky Christina Barcelona'nıın ikinci versiyonu tadında, bir çoklu ilişkiler filmi çektiğini düşünmüştüm. Woody Allen'ın son yıllardaki filmleriyle aram pek hoş olmasa da, Paris görüntüleri ve de Marion'cım için izlerim yine de, diyordum. Sonrasında duyduğum olumlu eleştirilerin üzerine, belki de bundan fazlasının olabileceğine dair küçük bir umut beslemeye başladım. Film gerçekten de, Paris'in en güzel görüntülerinden oluşan bir potpuri şeklinde açılıyor ve ana karakter Gil'in, VCBarcelona'daki Vicky'nin sıkıcı ve yüzeysel yaşamını sorgulayan Amerikalı modern kadın karakterinin erkek versiyonu olarak o filmle benzerlikler taşıması açısından, öngörülerimi ucundan kıyısından yakalıyor. Neyse ki, Woody Allen bu kez, eski zamanlarına benzer bir yaşam sorgulaması yaptırıyor ana karakterine ve VCB'nın yapamadığını yapıyor.
Gil'in, Paris'i sırf "Versailles'ı da görmedim dedirtmem" felsefesiyle dolaşan ve gördüğü her nesneye bir sanat eseri gibi değil de (bu da abartılı ve naif bir yaklaşım sayılabilecekse de, alışveriş yapmak için yaşayan tiplerden iyidir), tipik Amerikan tüketicisi olarak yaklaşan nişanlısından ve onun ukala, egosu şişkin ama içi boş olan çevresinden ne kadar farklı olduğunu izlerken manalı bir gülümseme yerleşebilir çoğumuzun suratına. Woody Allen'dan beklenen sanat ve edebiyatla ilgili diyaloglar ardı ardına sıralanıyor eski filmlerine nazaran çok olmasa da. Paris'te yağmur ile ıslanmaktan ödü kopan, yaşadığını sanan ancak yalnızca var olan günümüz insanına yapılan, bir parça klişe sayılabilecekse de sözkonusu Paris olunca yerinde sayılabilecek göndermeler de, hem eski filmlerindeki derinliği anımsatıyor, hem de 2000'leri gerçekçi bir biçimde yansıtıyor. Derken fantastik bir Paris yolculuğuyla karakterimizin kendini 1920'ler Paris'inde, Fitzgerald, Hemingway, Dali gibi isimlerin arasında bulmasıyla, yaşamını sorgulayan tipik Woody Allen karakteri yeni bir boyuta geçiyor. Midnight In Paris'in en güzel yanlarından biri, nostaljiye özlem konusunu romantik bir nostaljik film tadında bırakmayarak, her dönemin insanının kendi yaşamındaki çıkmazlarla uğraşmasından dolayı anı yakalayamama hastalığından muzdarip olmasının kaçınılmaz olduğunu, uzaklaşınca her şeyin daha güzel göründüğünü vurgulayarak tatmin edici bir finale ulaşması. Gecelerini 1920'lerde geçiren Gil gündüzleri zevzek nişanlısıyla zevzek nişanlısının zevzek arkadaşları ve zevzek burjuva ailesinin yanına dönünce, herkesin ayrı bir dilden konuşmasının yanı sıra, arada, gittikleri bir Monet-Picasso sergisinde olduğu gibi komik diyaloglar da ortaya çıkıyor. Keşke komik diyaloglar daha fazla olsaydı filmde. Gil'le çevresindekilerin farklı dillerden konuşmaları, kimsenin aslında kimseyi dinlemeyip toplu monologlar yapmaları ise daha çok hüznü çağrıştırıyor sanki. Hollywood'un kiralık senaryo yazarlarından biri olan ama yazar olma hayalleri kuran ve Woody Allen'ın da pek tabii ki kendisinden izler taşıdığından yüzde 90 emin olduğumuz Gil aracılığıyla Allen Hollywood'a bir güzel giydiriyor. Nişanlısının ailesiyle olan diyaloglarındaki, süper bir film izlediklerinden bahsedip ertesi gün adını bile hatırlamayan ve"aptalca bir filmdi ama güldük" felsefesiyle hep aynı filmin değişik versiyonlarını izleyen Amerikan seyircileri de, Allen'ın giydirmelerinden nasibini alıyor. Bu arada, Woody Allen, özellikle, "gergedanlar, gergedanlar" diye sayıklayan Dali'yle de dalga geçerek kendi kendine eğlenmiş. Gayet de müthiş bir Dali olabilmiş bir Adrien Brody'nin eğlenceli yorumunun yanında, Zelda Fitzgerald'ı delicesine canlandıran Alison Pill ve Hemingway'in sahneleri de favorilerim arasında. Gil'in nostaljik ve fantastik yolculuğunun romantik yanını vurgulayan isim ise kraliçelerimizden Marion Cotillard. Marion yine rüya gibi bir etki yaratıyor içinde bulunduğu her sahnede. Kendi de zaman zaman senaryolar yazan ve Woody Allen kadar kendisinin de Gil karakteriyle bütünleştiğinden kuşku duymadığımız Owen Wilson bu rol için özellikle seçilmiştir muhtemelen. Tavşan deliğinden düşmüş Alice misali 2000'lerden 1920'lere seke seke güzelim Paris sokaklarının altını üstüne getiriyor Gil ve bize de, o güzel sinematografinin etkisiyle kendimizden geçmek kalıyor.
İzleyeni hemen avucunun içine alan Midnight In Paris'in son yıllardaki en iyi Woody Allen filmi olduğunu söyleyebiliriz. Eski filmleriyle karşılaştırıldığında daha uzun tartışmalara girilebilecek olsa da, Woody Allen'ın bu saatten sonra, "elektriği buldum!" şeklinde bir icatla karşımıza çıkmasını beklemek abes kaçacaktır.

5 yorum:
Bu filmi en iyi sen yorumlayabilirdin ki öyle oldu:)) Söz bırakmamışsın, filmin can alıcı noktalarının bir güzel altını çizmişsin.. gerçi duygu ve şaşırtmasıyla -bence- çarpıcı final sahnesini baştaki yağmurla eşliyerek ilişkideki denklik haline vurgu yaptığı romantik anı bana bırakmışsın:)) Ha Bir de eski model Peugeot'da bana kalmış:)) Zaten sen daha iyisini yazarsın diye ben filmle ilgili izlenimlerimi hikayeye vurmuştum, iyi de yapmışım, aynı noktalara bakıp aynı şeyleri düşünmüşüz ama sen döktürmüşsün :))
Yazıma linkini ekleyip çok güzel bir yazı için okuyucuyu sana yolluyorum...:))
Benzer bir yorumu bir arkadaşım daha yapmıştı film hakkında: Eski güzel filmlerinden izler taşıyor, diyerek:) Gerçi W.Allen ile aram pek iyi değildir ama olsun, önyargıları kırmak gerek bir yerde.Ortalarda bir filmi ise bundan başlanabilir:)
buraneros: Peugeot'dan da bahsedecektim ama marka isimleriyle aram pek iyi değil :D Teşekkürler ayrıca :)
N.Narda: Woody Allen sevmeyenlerin de rahatlıkla izleyebileceği bir film ;)
Bu filmi merak ediyordum, yazınız merakımı arttırdı, ilk fırsatta izlemek isterim:)
gerçekten de müthiş bir filmdi. eleştiriniz de çok başarılı olmuş. tebrikler.
paylaşımınız için de teşekkürler.
iyi günler dilerim :)
Yorum Gönder