Cumartesi, Mayıs 19, 2012

İngiliz filmleri günlüğü

Burada bahsi geçen filmlerin ikisinin ortak noktası, Sherlock'la coşan Benedict Cumberbatch. Mr.Cumberbatch, "İsmimin kulağa osuruk gibi geldiğinin farkındayım" diyerek iyi bir oyuncu olduğu kadar alem bir insan olduğunu da göstermiş bu vesileyle. İngiliz filmi olmaları dışında üçünün ortak noktası ise, toplumca kaybeden olarak etiketlenen erkek karakterlere yer vermeleri. Nedense kadın oyuncuları genelde dönem filmlerindeki elbiseli-korseli tiplere uygun görüyorlar ama bu başka bir yazının konusu olabilir.

Third Star

Benedict Cumberbatch en iyi performanslarından birini gerçekleştiriyor Third Star'da. Kanser hastası genç James, ölmeden önce son kez en sevdiği yer olan Galler'in güzel manzaralı güzel bir köşesine doğru bir yolculuğa çıkarak üç arkadaşıyla kamp yapmaya gider. James desteksiz yürüyememektedir ve sürekli ilacını (morfinli bir şeydi hatırladığım kadarıyla) içmek zorundadır. Yolculuk süresince 4 arkadaşın birbirleriyle olan ilişkilerini ve James'in ölümünün yaklaşmasının da etkisiyle, kendi yaşamlarını sorgulayışlarını izleriz.
Third Star damardan bir film. Yolculuk sırasında 4 kafadarın yaşadıkları birtakım aksilikler de bu "damardan duygusal etki" durumunu iyice kamçılıyor. Kavgalar ve tatsızlıklarla da yaşamlarında birbirlerinin bilmedikleri yönlerinin açığa çıkması kaçınılmaz oluyor. Bireyin ölümle olan ilişkisi denizle olan ilişkisiyle bütünleşiyor. Finalde çalan James Vincent McMorrow şarkısının hüznündeki güzellik gibi. Son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmdi Third Star.

 Stuart: A Life Backwards

Evsiz, hırsız ve alkolik Stuart Shorter'ın hayat hikayesi sondan başa doğru ilerleyecek şekilde tersten anlatılıyor filmde. Esasen bir biyografi aslında. Gazeteci yazar Alexander, Stuart'ın öyküsünü yazmak için zaman zaman onunla birlikte vakit geçirmeye başlıyor. Stuart öyle kolayca empati kurulacak bir karakter değil ve filmin derdi de Stuart'ı acındırmak değil zaten. Stuart'ın dramatik ve şiddet dolu hayatının her ayrıntısıyla izleyici olarak midemize yumruk yemiş gibi oluyoruz. Bir kas hastalığından muzdarip olan Stuart'ın, filmin sonlarında ortaya çıkan çocukluk travmalarının sonucu deliliğe meylettiğini ve bu meyledişte insanın seçim yapma özgürlüğünün sorgulandığını görüyoruz. Alexander'la aralarındaki diyaloglarda sarf ettiği kimi cümleler, özellikle Alexander'ın kitaplığının önünde geçen konuşmaları, Stuart'ın travma geçirmiş sosyopat bir evsizden fazlası olduğunu gösteriyor. Stuart'ın Alexander'a içini her an rahat rahat açtığını söyleyemeyiz. İşsizlik parasını doğruca uyuşturucuya harcayıp kafası güzelken anlatarak başa çıkabiliyor ve ancak böyleyken yaşadığı tüm şiddet dolu anlarla hesaplaşabiliyor.
Stuart rolünde bomba gibi patlamak üzere olan Tom Hardy'i, onun hayat hikayesini yazan gazeteci-yazar Alexander Masters rolünde Mr.Cumberbatch'i görüyoruz. Benedict Cumberbatch burada da etkili bir oyunculuk sergiliyor fakat filmin asıl yükünün Tom Hardy'nin üzerinde olduğunu söylememe gerek yok sanırım. "Ben yeteneğim" diye bağırıyor resmen Hardy ve kendisini daha uzunca bir süre aksiyon filmlerinde görecek olduğumuzu öngörürsek, bu dramatik hayat hikayesinde nasıl döktürdüğünü izleyip filmin ve buradaki rolünün kıymetini bilmeliyiz diye düşünüyorum.

 Withnail & I

En son The Rum Diary ile izlediğimiz yönetmen Bruce Robinson'ın 1987 yapımı kült filmi Withnail & I, İngilizlere özgü mizah anlayışıyla 60'lı yılların sonlarında iki işsiz aktörün berduşluk günlerini anlatıyor kısaca. İş bulmak için pek de çaba göstermeyen ve sefil apartman dairelerinde günlerini ot ve alkol tüketmekle geçiren ikili, Withnail'in amcasının kırsaldaki kulübesine gidip tatil yapmaya karar veriyor. Asıl komedi taşradaki bu kulübeye gitmelerinden sonra başlıyor. Taşranın kendilerine göre bir yer olmadığını anlıyor ikili ama "tatile çıkmış bulunuyorlar bir kere." Gittikleri ıssız kulübede yaşayabilmekten aciz olmaları bir yana, köylülerden yardım talep etmeye kalktıkları ve Marwood'un bir boğanın üzerine yürüdüğü sahneler evlere şenlik. Withnail'in amcası da pat diye çıkagelip iki erkek arkadaş arasındaki dostluğu eşcinsellik temeline oturtma komedisine soyununca işler karışıyor tabii. Marwood'u Withnail'in arkasını toplayan bir nevi Dr.Watson olarak da görebiliriz. Bu durumda Withnail'in Sherlock kıvamındaki çatlaklığını varın siz tahmin edin artık. Sürekli yağmur yağan bulutlu ve kasvetli havadan mizah çıkaran, hippi ruhuyla dalga geçen bir film  Withnail & I. Filmin yapımcılarından birinin George Harrison olması şaşırtıcı değil. Marwood John Lennon'ın ikizi gibi. Richard E.Grant de Withnail rolünde döktürürken çok eğlenmiş olmalı. Ayrıca All Along The Watchtower'ın Battlestar Galactica ile birlikte en etkili kullanımı ve cuk oturma durumu da bu filmde yer alıyor. 

(Bundan sonrası daha bariz SPOILER içerir, şimdiden uyarayım.)

Withnail & I herkese hitap edebilecek bir mizaha sahip değil ama sevdiniz mi de defalarca izlemek isteyeceğiniz bir film. 60'lar ruhunun başarısızlığıyla, fırsatın kaçırılmasıyla aslında hüzünlü bir şekilde sona eriyor film. Marwood iş buluyor, saçlarını kesiyor ve ot içmeyi bırakıyor. Withnail'in buna tepkisi, "Maalesef bu, günümüzü yansıtan politik bir karar" şeklinde oluyor. Withnail'in finaldeki monologu ve sonesiyle buruk bir şekilde bırakıyor bizi film. Geriye o güzel melodiler kalıyor.

1 yorum:

efe dedi ki...

yeni çocuk yetenekli belki ama hep acıklı işlerde yeralmış. ben almıyım acık.