Şubat ayını üç Polonyalı yazar ve genç bir Türk yazarın öyküleriyle geçirdim. Yakup'un Kitapları bu aya damga vuran kitaptı. Normalde kendini mesih ilan eden mistik liderin hikayesi ilgimi çekmezdi fakat Olga Tokarczuk ne yazsa merak edip okumaya meylettiğim yazarlardan son dönemde, o yüzden kayıtsız kalamadım. Türkçe çevirinin ve editörlük işinin de özenle yapıldığı her satırdan belli oluyordu zira Tokarczuk'un kitaplarını basan diğer yayınevinde bazı sıkıntılarla karşılaşıyorduk. İnanç sistemleriyle politik güçlerin ilişkisini görmek, modernleştikçe inancın hayatımızdaki değişen yeri üzerine düşünmek için birebir bu dev eser. Her bölümde farklı bir karakterin izinden giderek ulaşıyoruz Yakup'un ve beraberindekilerinin yolculuğuna. Bu kurgu tarzı da okumayı daha dinamik ve ilgi çekici hale getirmiş. Bütün dinlerden izlere rastlayabileceğimiz, yer yer de alaycı bir dille karşılaştığımızdan şaşırdığımız bir anlatı aslında. Bazı kesimler için ibretlik bir hikaye olduğu da kesin ama zaten o kesimler okumayacaklar bu kitabı. Tokarczuk kadın karakterlere de hakkını veriyor hikayede. Dinlerin kadınları baskıladığı gerçeğiyle dalga geçtiği bile söylenebilir bazı bölümlerde. Doğaüstü öğeler katan Yenta'dan Yakup'un kızı Ewa Frank'a dikkate değer bir seyir izliyor kadın karakterlerin öyküleri. Bir dönemin toplumsal ve politik portresi gibi de okunabilir Yakup'un Kitapları.
Şubat ayının ikinci Polonyalı yazarı Tomasz Jedrowski'ydi. Karanlıkta Yüzmek hem 80'lerde Polonya'daki değişim rüzgarını portreleyen hem de iki gencin eşcinsel kimlikleriyle yüzleşmesini anlatan, okurken birçok duyguyu yaşatan bir roman. 20'li yaşlarda herkes gibi olmakla kendine özgü yanlarımızı sırtlanıp toplumla mücadele ederek yaşamak arasında gidip gelenlerin romandaki iki karakterin yaptığı seçimlerle sarsılmaması zor. Komünizmden kapitalizme geçişin arada bıraktığı bir dönemin insanlarını okumak da beni etkiledi. Çok ama çok sevdim Karanlıkta Yüzmek'i.
Gelelim ayın üçüncü Polonyalı yazarı Wieslaw Mysliwski'ye. Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez ismi kadar ilgi çekiciydi. Monolog şeklinde anlatılan, bilinçakışına meyleden romandan beklediğimden fazlasını aldım. Geçmişten şimdiye yaşamının belli duraklarına uğrayan anlatıcı bir dönemin hayat tarzını, elektrikli hayata geçişi, savaş öncesi ve sonrası psikolojiyi, anarşik öğrenci ruhunu, müzisyen olma çabasını da anlatıyor. Çevirinin akıcılığıyla da baş döndürücü bir okumaydı ama herkes aynı düşünceleri beslemeyebilir. Konudan konuya geçişlerle bir yandan da dikkat gerektiren bir anlatı. Benim açımdan toplumsal hafızayı sorgulayan bir başka etkileyici romandı.
Genç yazar Abdullah F.Doğan'ın Kanat Kambur'daki tekinsiz öyküleri bu ayın son kitabıydı. Bazı öykülerin daha çok geliştirilebileceği, bazılarının ani bitişlerle okuru serseme çevirdiği, toplumun kaybedenlerine, dışlanmışlarına, yoksullarına özel bir önem verilen öyküler en çok da düşsel dünyalarından dolayı sevdiriyor. Kendisine Mariana Enriquez'i önerdiğim ve yazarı çok sevdiğini söyleyen Abdullah'a hediye kitap için bir kez daha teşekkür ederim.
Bu ayki seyir raporumun diziler kısmında elbette tekrar izlemeye başladığım Twin Peaks var. Bu kez The Return'le devam ettim yeniden izleme maratonuma. Maraton da denemez aslında yavaş ilerledim. Bazı bölümlerin tek başına birer deneysel film tadında olduğu özel bir dizi kesinlikle. Twin Peaks:The Return izlerken sıklıkla Evil Cooper'a bakıp hayıflandım, Audrey'e reva görülen akıbete kızdım, karakterlerin bazı şeylerin eskisi gibi olamayacağını yüzümüze vuran son hallerinde buruk hislerim arşa çıktı, genel olarak ise trans halimi koruyarak büyülendim. Slapstick komedilerden fırlamışçasına bir bocalama dönemi geçiren Agent Cooper'ın bu halini de seviyoruz illaki. Kendimi teori yazılarında ve videolarında buldum ekseri. 1,2,8,11,14,15,16,17,18.bölümler üzerine hala düşünüyorum. Karşıtlıklar tam gaz devam ederken atom bombasından çıkan kötülük, zaman yolculuğu, döngüsel zaman, alternatif gerçeklik şeklindeki teoriler bir yana, bu atmosfer ve yaratıcılığın hala birçok yapımda olmadığını, Lynchvari diye benzetilen yönetmenlerin, filmlerin, dizilerin bile tam olarak Lynchvari olamadığını, seyirciye hem istediğini veren hem de kesinlikle vermeyen ustadan öğrenecek çok şey olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bir süre "normal" yapımlar izlemek zorlaştı.
Neyse ki Severance'ın 2.sezonu vardı ama 4.bölümden sonraki iki bölümde biraz koptum. Aşk meşk derken konudan sapmasalar daha çok sevineceğim. Gizem görünümünde müthiş bir kapitalizm eleştirisi olarak kalmaya devam etmesini temenni ediyorum Severance'ın. Gizem olarak da gayet iyi ama sırf gizemin sonucunu merak edenleri anlayamadığımı belirtmek isterim. Güncel dizilerin en özgün örneklerinden biri var karşımızda ve umarım sağlam ilerler senaryo.
Gelelim filmlere. The Girl with the Needle'da yönetmenin tavrı Lars von Trier'in Melancholia'da yaptığına benzer sularda. Görselliğin bazı anlarda senaryonun önüne geçmesinin mesajını hafiflettirdiğini ya da etkisini yitirdiğini düşünmüyorum. Mesafeli yapısı yoruyor sadece ve kesinlikle tekrar izlenebilecek bir film değil.
The Vourdalak enteresan bir gotik dönem filmi. Geleneksel bir seyir sunmuyor, yer yer kara komediye meylediyor, folk atmosferi tatmin ediyor ve en azından son dönemde izlediğim birçok doğaüstü korku filminden farklı olduğu için kayda değer bir seyirlikti kendi adıma.
Black Dog Çin'deki olimpiyat şaşaasının geri planındaki yoksulluğu, köpeklerin toplatılmasını, tüm o hengamenin ortasında bir köpeği kurtarmaya çalışan hapisten yeni çıkmış bir gencin hikayesini mesafeli geniş planlarla gösteren kamera açılarıyla aktarıyor. Mesafeli anlatım tetiklenmememizi sağlıyor bence ama empati de yok diyemeyiz.
Hard Truths Mike Leigh ve Marianne Jean-Baptiste'in son işbirliği. Baptiste'in karakterinin sövgülerine film boyunca yorulmakla go girl diye gaz vermek arasında gidip geldim. Her sahnede Mike Leigh inceliklerinin farkını görmenin kıymetini bilmek elzem.
Ennio The Maestro, Ennio Morricone'a hakkını teslim eden bir belgesel. Filmleri müzikleri yüzünden mi seviyoruz sorunsalı üzerine düşündürdü tıpkı John Williams belgeseli gibi. Röportajlardan fazlasını isterdim ama bahsi geçen filmleri görmek de güzeldi. İzlemediğim bazı filmleri not aldım tabii.
Sing Sing'in bir hapishanede geçen bir kendini iyi hisset filmi çıkmasına çok şaşırdım. Hakkında fazla bir şey okumadan izlediğim iyi olmuş. Bir tiyatro oyunu aracılığıyla duygularıyla yüzleşen ve bir nevi kafa dağıtan bir grup mahkumun hikayesini şefkatle yansıtmış yönetmen. Colman Domingo da gayet yetenekli birisi.
Bu ay yeterince sevemediğim filmler ise Heretic, Matt and Mara, Companion ve September 5. Heretic'e din ve inanç sorgulamalarından dolayı saygı duysam da korku-gerilim açısından bilindik bir seyir izlediğinden, Matt and Mara'ya karakterlerle bir türlü empati kuramadığımdan, Companion'a yapay zekanın eril fantezilere hizmet ettiğini gösterirken ortalama bir seyirlik sunmasından ve nedense gereksiz yüksek beklentiler besleğimden, September 5'a gayet kötü niyetli mesajından dolayı ısınamadım.
Kararsız kaldığım filmler de var. The Brutalist örneğin, epik, muazzam bir film imajında fakat Yahudi göçmen mimarın karakter gelişimi bir noktada tıkanıyor bence ve senaryo Siyonist mesajlara doğru gidiyor. Görsel tercihleriyle güçlü bir film daha çok, en azından bana öyle geldi. Kapitalizm eleştirisini vurguladığı yerler daha güçlü. Bob Dylan biyografisi A Complete Unknown ayın son filmi olarak son anda bu listeye girdi. Düz bir seyir izleyen, daha çok müzikleriyle ve Timothee Chalamet'nin doğal performansıyla öne çıkan, biraz da Joan Baez dedikodusu yaptıran bir biyografi olarak hatırlayacağım filmi. Dylan hayranları daha çok sevecektir.
Bu ay yeni filmlerle geçti. Mart ayında yine klasiklere dönmeyi planlıyorum. Özellikle sessiz sinema döneminin kadın yönetmenlerine zaman ayırma planım var. Kitaplar için de mart ayını kadın yazarlara ve kadın anlatılarına ayıracağım her yılki geleneğime uyarak.
Hepimize mutlu bir mart ayı diliyor, yazıyı buraya kadar okuyanlara sevgilerimi yolluyorum.


2 yorum:
Olga'nın kitabı gözümü bayağı korkuttu, kendisini severim bilirsin de şu an kendimi bu boyutta bir kitap okuyacak biri gibi görmüyorum, tabii ki merak ediyorum:)
Göz korkutucu evet. Kendini hazır hissettiğinde ve içeriğini de araştırarak okumanı öneririm :)
Yorum Gönder