Cuma, Ekim 31, 2025

Ekim 2025- Kitap, Film, Dizi Güncesi

 ---Kitaplar---


Hernan Diaz'ın Güven'i bu yıl okuduğum en iyi kitaplardandı. Uzaklarda daha klasik anlatımlı bir kurguya ve hikayeye sahip. İsveç'ten ABD'ye göç eden ana karakterin naifliğine ters orantılı şekilde şiddetle yüz yüze geldiği anlar tırnakları yedirdi. Western romanı gibi okunuyor Uzaklarda. Altın arayışı dönemi, yeni kurulan ülkedeki kanunsuzlar, bilim ve din çatışması ve hayatta kalma yolculuğu romanın dikkat çeken temaları. Naif devin kardeşini arayışı buruk ilerlerken yine Amerikan rüyasını irdeliyor Diaz.

Gareth Brown'ın Kapılar Kitabı kendimi kaybettiğim ve bayılarak okuduğum bir zaman yolculuğu gizemi. Her bölümde sürprizlerle dolu bir macera sunuyor. İsteyen kaçış kitabı gibi de okur, karakterlerle bağ kurarak da, kötülüğün kökenlerini düşünerek de. İstek değil, ihtiyaçmış resmen. 

Enrique Vila-Matas edebi kurguyla oynadığı çok severek okuduğum kitaplarından sonra Bu Ne Saçma Sis'te en az benimseyerek okuduğum bir hikayeyle çıktı karşıma. Thomas Pynchon ve J.D.Salinger'ı aratmayan gizemli bir yazarın peşinde kendi buhranlarıyla yüzleşen anlatıcının zihninde kaybolmak isteyenleri bu postmodern yolculuğa davet ediyor yazar. Okuduğuma memnunum ama diğer kitaplarını tekrar okumak isterim diyebilirken bunu yeniden okumaya gerek yok derim. 

Alejandro Zambra Çocukluk Edebiyatı'nda baba olmanın zor, eğlenceli, komik ve şefkatli yanlarını kaleme almış. Çocuk sevmek veya sevmemek, çocuklara katlanmak veya katlanamamak, çocuklarla arkadaş olabilmek veya ebeveyn olarak sınırı korumak, anne baba figürleri olarak toplumla yüzleşmek üzerine denemelerini başka bir yazardan, özellikle de başka bir erkek yazardan okusaydım bu kadar severek benimseyebileceğimi sanmıyorum. Zambra mutlaka yazdıklarını sevdiriyor bir şekilde. Çocuk sahibi olan her erkeğin okuması gereken bölümler var kitapta. Öyküleri ve anıları da birkaç türü içeren bu kitabın hoş birer tamamlayıcısı olmuşlar. 

Elizabeth Hand Wylding Malikanesi'nde 70'lerde bir psychedelic-folk rock grubunun hikayesiyle gotik korkuyu birleştirmiş. Daisy Jones&The Six'i andıran rock grubu dramlarıyla geçiyor roman daha çok. Yine aynı roman gibi grup üyelerinin bakış açısıyla ilerlemesini sevdim. Bazı ürkütücü anları var ve bunların daha fazla olmasını isterdim. Çok çabuk bitiyor gizem maalesef. Tekinsiz, ürpertici ve gizli odaların yer aldığı perili evler arayanların tadını damağında bırakıyor biraz. 

Andres Barba'nın Küçük Eller romanı Sineklerin Tanrısı'na benzetiliyor. Ben üslup ve kurgu açısından Fleur Jaeggy'e de benzettim. Anne babasını kaybeden bir kız çocuğunun yetimhanede karşılaştığı zorbalıklar bas bas bağırmadan, psikolojik ve atmosferik gerilime meyledecek şekilde anlatılıyor. Marion ve diğer kız çocukları arasındaki gece ve gündüz çatışması iktidar çatışması şeklinde de okunuyor. Farklı okumalara açık kısacası. Barba'nıın Işıklar Ülkesi romanını daha çok sevmiştim. Çok çabuk biten ve daha fazlasını aradığım bir novellaydı Küçük Eller. Notos Kitap kapağı şahane, çeviri yazarın zorlayıcı anlatımın hakkını verecek kadar akıcı.

Isabel Allende'yi yıllardır okumamıştım. Violeta yazarla tekrar buluşmamı sağladı. Büyülü gerçekçilikten çok realizmle romantizm arasında seyreden bir 20.yüzyıl tarihi romanı gibi Violeta. Bir kadının çocukluğundan 100 yaşına kadarki hayatının arka planında siyasal ve toplumsal gelişmeleri okumak güzeldi. Sınıf bilinci düşük bir karakter aslında Violeta. Bazı gerçeklerin farkına varması zaman alıyor. Bu beni yordu açıkçası. Toksik ilişkisinden bir türlü kurtulamadığı hikaye çok uzamış. Hayatında da hep bir aşk oluyor. Allende romantizmi seviyor, yapacak bir şey yok. En iyi yaptığı şey aslında Şili'nin yakın tarihini, darbeyi, katliamları, faşizm kurbanlarını, saklanan ölüleri, ABD ve CIA parmağını anlattığı bölümler. Bu romanı sadece Violeta'nın değil, diğer karakterlerin de bakış açısından okumak vardı asıl. Ruhlar Evi'ni aratmazdı o zaman.

Melisa Kesmez, öykülerini çok sevdiğim bir yazar. Çiçeklenmeler'in bir roman olarak sevdiğim yönleri de var, eksik ve aceleye getirildiğini düşündüğüm yönleri de. Eşinin ölümünden sonra hem evliliğini hem genel olarak hayatını sorgulayan, yaşadıklarının bir yalan olup olmadığını düşünen bir kadının hayatını tekrar kurma hikayesi olarak başlayıp ilerliyor. Kesmez'in yazınının güzelliği detaylarda saklı. Karakterlerin bağ kurduğu eşyalarda, anılarında canlarının acıdığı ve içlerine attığı sahnelerde, denize çıkan kasaba yollarında. Sarı karavanla çıkılan yolculuk İstanbul'da sona eriyor. Biraz fazla hızlı toparlanmış gibi geldi son bölümleri. Ulaş karakteri fantastik gibi geliyor. İnsanlar arasındaki sınırlarla mesafeleri aşmak üzerine düşündürmesini sevdim en çok.

Gustav Meyrink'in Golem'i varlıkla yokluk, düşlerle gerçekler, mistisizmle semboller, korkularla bilinç arasında gidip gelen, fantastik bir romandan ziyade felsefi ve karanlık bir var oluş yolculuğu şeklinde okunan ve daha çok bu yanıyla öne çıkan özel bir roman. Olay örgüsü dikkat gerektiriyor. Beklediğimden daha çok etkilendim. Kasvetli Prag sokaklarında kaybolan Pernath'ın karşılaştığı gerçek veya hayali karakterler insanı metafor araştırmasına yöneltiyor. Yahudi ve Kabala inancının bir ürünü olan "Golem'in" varlığı (veya yokluğuyla) insanın içindeki gölgeyle yüzleştirmeye kadar götürüyor okuru. Yetmediyse Hint ve Mısır gizemlerine dair de merak uyandırıyor. Halloween haftasına yakıştı. 

Gwendy'nin Düğme Kutusu, Stephen King ve Richard Chizmar'ın birlikte yazdığı serinin ilk kitabı. Gizemli bir düğme kutusuyla gücü elinde tuttuğunu öğrenen Gwendy'nin büyüme hikayesi aslında bu ilk kitap. Gwendy'nin güçle sınavının çok üzerinde durulmuyor. İşleri bir şekilde hep yolunda gidiyor Gwendy'nin bu gizemli kutu sayesinde. İntihar eden arkadaşı, kendisine saldıran tecavüzcü gibi karanlık anlar var ama hızlıca geçip gidiyor bu bölümler. Serinin devamı nasıldır bilmiyorum ama bu haliyle yetmedi Gwendy'nin hikayesi. Devamına ileride göz atarım belki. 

---Sinema---

Bu ay çoğunlukla korku-gerilim filmleriyle geçti. Baştaki ilk iki film bu genellemeye istisnaydı. Spooktober ile Halloween ayınıın hakkını verdim gibi. Korku sineması açısından zevklerim de aşağı yukarı anlaşılıyordur sanırım. Vahşet, gore ya da ne kadar rahatsız ediciyse o kadar iyidir düşüncesinden uzak korku-gerilim filmlerini tercih ediyorum, teşekkürler. Atmosfer her şeydir. 


Drommer/Dreams

Hayallerle gerçeklerin arasında kalmak sadece bu filmdeki genç kızın sorunu değil elbette. Platonik aşkını yazıya döken ve kendini yazarak ifade etmeye çalışan genç karakterle geçmişe bakışımızın taraflılığı, yaşadıklarımızı daha sonra tekrar anlatırken yeniden kurgulamamız kaçınılmaz mı acaba. Annesi ve anneannesinin Johanne'in yazdıklarını okumasıyla istismar tartışmaları başlıyor. Üç kuşak kadının da olaya bakışınıın farklılığını göstermesi Norveç yapımı filmin en güçlü yanı. Sonuna kadar bu üç kuşak kadının karakterleri üzerinden çelişkileri üzerinden ilerleseydi Bergmanvari bir örnek çıkabilirmiş karşımıza. Geriye dönüşlerdeki güvenilmez anlatıcı hususuna da dikkat etmemizi öneriyor sanki film. Muazzam değil ama üzerine konuşulası yönlerini, diyalogları ve kurgusunu sevdim. 


One Battle After Another

Paul Thomas Anderson'ın yönetmenlik başarısını görmeyen azdır sinefiller arasında. One Battle After Another yönetmenin son başyapıtı. Sinemada izleyebilmek de iyi geldi. Anderson'ın politik duruşu, militan-anarşist solcular üzerinden sistem eleştirisi, bunu da anne-kız olamama, baba kız ilişkisi ve aksiyon üzerinden yapması coşkulu bir seyirlik çıkarmış ortaya. Aksiyon dozu yüksek diye devrimcilerin işin cilası olduğunu düşünenlere katılmıyorum. Anderson beyaz muhafazakar heteroseksüel erkeklerin yönettiği bir ülkenin perde arkasına, değişmeyen kapitalizme, anne baba rolleri üzerindeki klişelere lafını esirgememiş. Bu tavrı da çok mühim bence. Anderson'ın filmlerinin kurguları kadar oyuncu yönetimi de hep çok iyidir. Bu filmde de tüm kadro döktürmüş. Trajediye dönecekken kara komediye meyleden sahnelerinde, otoban sahnelerinin soluksuz bırakışında, direnişle konformizm arasında takılıp kalırken umudun direnişte olduğunu salık veren finalinde takdir edilecek epey malzeme mevcut. Yılın en iyilerinden. 


Messiah of Evil

Suspiria'yı epey anımsatan bir atmosferi var Messiah of Evil'ın. Yönetmenlerin adına bakmayınca bir Mario Bava klasiği de sanılabilir. Küçük kasaba tekinsizliğini başka bir seviyeye çıkarmış geleneksellikten uzak senaryosuyla ve özenli sinematografisiyle. Karakterlerin bir türlü kaçamadığı kasabalarda kabusa dönen tekdüzelikler kategorisinden. Zombileşen halkın aynılığının yarattığı korku, gerilim ve dehşet. Alttan alta vuruyor. Slow burn temposu atmosferik gerilimi artırıyor. Her sahnesinin bir sanat eseri havasında olması beklemediğim bir özelliğiydi. Tiyatro sahnesi izler gibiydim. Atmosferik korku sevenlere daha çok hitap edecek bir film. Sinema salonundaki sahneyi unutamam. 


Kill, Baby...Kill!

Senaryo bilindik çizgide, tahmin edilir şekilde ilerlese de atmosferini, korku öğelerini kullanış biçimini, anlık çarpıp kaçan gerilimini ve mizansenlerini sevdiğim bir film oldu Kill Baby...Kill! Cadısından korkunç bebeklere, intikamcı hayaletinden tekinsiz çocuğuna sevdiğim öğeler söz konusu olunca gözlerimi alamadım. Gotik korku seviyorum çünkü. Mario Bava'nın sinematografiye ve set tasarımına gösterdiği özenin günümüzün efekt bağımlısı sinemacılarına örnek olmasını temenni ederim. 


Onibaba

Dışsal öğeler, gölgeler, bilinmeyenin tekinsizliği, doğaüstü şüpheleri. Bunların hiçbiri insanın içindeki kötülük kadar korkunç değil diyen bir film çok değerli bir filmdir şüphesiz. Siyah beyaz klasiğin görsel kullanımları, ışık ve gölgeyle derinleştirilen gerilim ve karakterler arasındaki mücadele örnek gösterilecek minimalizmiyle çok başarılıymış. İzlemek anca kısmet oldu. İzlemenin üzerinden zaman geçtikçe daha da değerlenecek gibi. 


The Autopsy of Jane Doe

Bunda da senaryonun gidişatını tahmin ediyoruz ama gerilmelere doyamadım yine de. Adsız kadın naaşın yüzyıllar öncesine kadar uzanan malum hikayesini de takdir ettim. Dünyanın nefretle hayranlık, hasetle kontrol arasında tavırlar sergilediği kadın bedeninin dünyadan intikamı bilimle din arasında kalan karakterler ekseninde işleniyor. Düşük puanlara kanmadan daha önce izleseymişim keşke. Tek mekan gerilimi olarak da, babanın izinden gitmekle gitmemek arasında kalan oğul hikayesiyle de gayet iyi iş görüyor. Bilimle din çatışması artık bıktığım bir konu olmasına rağmen bu filmde bu temadan sıkılmadım. 


Season of the Witch/Hungry Wives

Orta sınıfta belli rollere hapsolmuş kadınlar cadı olsalar yeridir diyor George A.Romero bu filmiyle. Korku öğelerinden ziyade psikodelik feminist temasıyla ve psikolojik gerilimle öne çıkan filmi dağıtımcılar erotik gerilim diye pazarlamışlar. Hungry Wives adıyla yayılmış. Romero'nun nispeten geri planda kalmış filmlerinden olan Season of the Witch'in ortamlarda sansürlü hali dolaşıyor. Bir diğer Romero klasiği Martin'le benzer görsel tercihleri ve tekniği var. Filmi 60'larla 70'lerin ikinci dalga feminizmiyle birlikte okuyan yazılara rastlanabilir. Romero'dan böyle bir filmin çıkmış olması çok değerli. Kadın karakterin kabusları, cinsel korkuları ve medyumla karşılaşmasından sonraki psikolojisi kendi başlarına birer korku öğesi olarak da görülebilir. Hakkının daha fazla teslim edilmesini dilerim. 


Scary Stories to Tell In The Dark

The Autopsy of Jane Doe'nun Norveçli yönetmeni Andre Ovredal'dan bir başka sürpriz. Terk edilmiş bir evde gizemli bir kitap bulan çocukların teen slasherla fantastik gerilim arasında seyreden hikayesi çok şaşırıp şok olmayı veya korkudan ödlerinin patlamasını bekleyenleri tatmin etmeyebilir. Ama ben sevdim, zira 68 yılının toplumsal dönüşümünün ayak seslerinin yarattığı gerilim, karakterlerin sempati uyandırması, Stephen King romanlarının karakterlerini de andırmaları, gençlerin her birinin kendi korkularıyla yüzleşmelerine mahal veren ürkütücü mizansenleri ve hikayeler anlatmanın hayatiliğini içermesi benim için yeterliydi. Guillermo Del Toro'nun yapımcı olduğunu öğrenince de taşlar yerine oturdu. 

---Belgeseller---


Ozzy: No Escape From Now

Ozzy Osbourne'un son yılları, son günleri fazlasıyla depresif fakat eşi Sharon Osbourne'un katkısıyla Ozzy'nin son verimli müzikal hamlelerini görmek güzeldi. Bu yaz çıktığı son konser, konuk sanatçılar, destekçileri ve metal müziğin atasıyla bir devrin sonu gibiydi. Parkinson lanetiyle uzun süredir zor günler geçirdiğini görmek üzücüydü. Belgesel röportajlarla ve birkaç konser görüntüsüyle geçiyor. Ozzy'nin şarkı yazdığı anları da göstermesi bu yapımın en iyi anlarından olabilir. Osbourne ailesinin reality showlarından hep uzak durdum. Bu belgeselde de Sharon Osbourne övgüsü çok. Ozzy'i hayatta tutan kadın olması vurgulanıyor. (Filistin karşıtı olmasaydı keşke.) Genel bir Ozzy'nin hayatı belgeseli için doğru seçim değil No Escape From Now. Duygusal dozu yüksek bir belgesel. 


Mr.Scorsese

Martin Scorsese'yi her yönüyle takip edenler yeni bir şeyler bulamayabilirler bu belgeselde. Ben çok sevdim. Hakkında bilmediğim bazı gerçekleri de öğrendim. Scorsese'nin her yaştaki heyecanı, sinemaya olan tutkulu, yoğun ve naif sevgisi mutlu ediyor. Rebecca Miller'ın röportajlarla, geri dönüşlerle, filmlerinden kurgusal görüntülerle çektiği belgesel 5 bölümden oluşuyor. Retrospektif gibi izlenmesi, yönetmenin tüm filmlerinin yapım öyküsü, çocukluğunda büyüdüğü mahalle, mafyöz tipleri gözlemleyerek geçirdiği çocukluk ve ergenlik, işkolikliği, sinemaya olan muazzam sevgisi, Hollywood yapımcılarıyla sınavları (özellikle Weinstein'ın sete casus yolladığını öğrenmek ve bunu artık açıkça söylemeleri iyiydi. Yine de daha cesur konuşmalarını isterdim bu herif hakkında), ilişkileri, aile kurmayla ilgili sınavları, uyuşturucuyla girdiği karanlık günler, yer yer depresyona gömülmesi, kızlarının yorumları; hepsi bu 5 bölümlük belgeselde mevcut. Scorsese'nin birlikte çalıştığı yapımcılar, oyuncular, kızları, Isabella Rossellini ve kurgucu kraliçe Thelma Schoonmaker'la röportajları da unutulmaz. De Niro, Di Caprio, Day Lewis, Jodie Foster ve daha nice oyuncunun yorumları saygı duruşu gibiydi. Di Caprio'nun bu kadar parasal destek sağladığını bilmiyordum. En çok da Sharon Stone'un röportajına şaşırdım. Stone'un oyunculuğunun ve karakterinin Casino'daki katkısının yadsınamayacağını vurguluyor Scorsese. Erkeklerin dünyasında geri plana atılmamaya çalışan Sharon Stone'un hakkının yendiğini ve Hollywood'un kadın oyunculara bakış açısını da görüyoruz bir kez daha bu vesileyle. Mr.Scorsese tekrar tekrar dönüp izlenecek bir belgesel. Travis Bickle'ı örnek alan problemli erkekler, Goodfellas'taki gerçeklik bağı, Alice Doesn't Live Here Anymore ile 70'lerde anlattığı kadın direnişi hikayesi, The Age of Innocence'taki görkemli ve ikiyüzlü dünyadaki bir başka direniş, Raging Bull'daki aile içi şiddet...Yönetmenin aslında 2000'lere kadar yoluna hep taş konduğunu öğrenmek üzücü. Amerika'nın en önemli, başarılı ve iyi yönetmenlerinden biri bile istediği filmleri yapabilmek için parasal kaynak bulamıyorsa sistemin kendini yenilemesi şart. Sabaha kadar Scorsese sineması ve Hollywood stüdyo sistemi konuşulabilir. Şimdilik burada bırakıyorum. 

---Diziler---


The X-Files  Rewatch: 4.Sezon ve 5.Sezonun İlk Yarısı

The X-Files'ın en güzel sezonları olduğuna karar vereceğim gibi bu izleyişimde 4.ve 5.sezonların. Scully'nin ölümden döndüğü, kaçırılışıyla ilgili detayları öğrendiğimiz, dönüp dolaşıp geldiğimiz Scully'nin bebeğiyle ilgili bölümlerde canımızın sıkıldığı, Cancer Man'le ilgili gerçeklerin ortaya çıktığı, Amerika'nın McCarthy dönemine kadar uzandığımız, Mulder'ın tüm inançlarının sarsıldığı, kız kardeşini aramaya devam ettiği bölümlerden insanın gözlerini alabilmesi zor. Tamamı Cancer Man'le ilgili olan bölümde Mulder ve Scully'nin yokluğu hissedilmiyor. Sürekli yalanlarla, komplolarla ve manipülasyonlarla uğraşan ikilinin arada dizinin alamet-i farikalarıyla dalga geçtiği bölümler güldürüyor. Virüsler, seri katiller, çomar aileler de uzaylı ve hükümet komplolarının arasındaki diğer gerilimli bölümler olarak benzer konulu başka yapımlara ilham verdiğini hissettiriyor. Diziyi tekrar izlerken en çok unuttuğum bölümlerin komediye yelken açan bölümler olduğunu fark ettim. Kasım ayında 5.sezonu bitirip 6.sezonu da izlemeyi düşünüyorum. Sonrasını da zaten ilk defa izleyeceğim. Ortalarda bir yerde kopmuştum diziden. 


Gen V 2.Sezon

The Boys spin-off'unun ilk sezonu okulda geçen bölümleriyle ve yeni tanıdığımız karakterlerle güçlerini tanımakla geçiyor, The Boys'a bağlanan hikaye de heyecanlandırıyordu. 2.sezonda tek bir karakterin etrafında çok fazla durulmasından, son 2 bölümün tahmin edilebilir yanlarından ve Homelander'la mücadeleye bağlanan senaryodan ne kadar memnun kalmadığım tartışılır. The Boys'u 4.sezonun hayal kırıklığından sonra bırakmayı düşünüyordum zira. Dizinin aşırı gore sahnelerine de tahammül edebildiğimi söyleyemem ama imajlar ülkesinden, Nazi kılıklı Homelander ve ekürisinden, medya manipülasyonundan mutevellit dizinin hikayesini de sevmiyor değilim. Devam edip etmeyeceğime daha sonra karar vereceğim. 


Only Murders In The Building 5.Sezon

Sempatik üçlü 4.sezonda Hollywood'a kadar gitmişti. 5. sezonda köklerine dönmeleri sevindirici. Apartmanda geçen mikro ölçekli cinayetleri daha çok seviyorum. Yine de, 6.sezon için Londra'ya kapak atmaları heyecanlandırdı. 5.sezon mafya komedisi gibi başladı. 3 gizemli CEO, maktullerin eşleri, apartmanı tehdit eden casino projesiyle ilgiyi genelde ayakta tutacak ölçüde ilerledi. Oliver, Charles ve Mabel kendi romans maceralarına yönelmediği sürece keyifli gidiyor dizi. 5.sezonda konuk oyuncuların abartılmamasını da sevdim. Sezon finali makuldü. 

Kasım yazısında görüşmek üzere...

Hiç yorum yok: