Cuma, Ocak 06, 2012

2011: Kitaplar

Goodreads'e göre 2011'de 79 kitap okumuşum ama birkaç kitap nedense istatistiklerde görünmediğinden, normalde 82 kitap olması lazım. "Şu kadar kitap okuyacağım" diye hedef koymak güzeldi, zaman zaman, sanki hayatlarımızda yeterince stres yokmuş gibi bir de kitaplar konusunda strese girsek de. Film listesinde olduğu gibi ilk 20 diye sıralama yapmadım bu kez. Kitaplar söz konusu olunca sıralama yapmanın diğer kitaplara ihanet olacağı gibi naif hislere kapılıyorum ama bu yıl ilk kez okuyup sevdiğim yazarların Flannery O'Connor, Magda Szabo, David Mitchell, Raymond Carver, Nicholas Christopher Barış Bıçakçı, Hakan Günday ve Ayfer Tunç olduğunu, A.S.Byatt, Elsa Triolet, Roberto Bolano, Leo Malet, Tim O'Brien ve Jeanette Winterson'ın da takipçisi olacağımı belirtmeliyim.

 2011 Senesi içinde okuyup sevdiğim kitaplar
(Daha önce hakkında yazı yazdığım kitaplarla ilgili yazılara verdiğim linkler aracılığıyla ulaşabilirsiniz)

Thoreau - Walden:
Doğal yaşam, yalın yaşam, yalnızlığımızla bütünleşme, en küçük anı bile özenle değerlendirme, Thoreau'nun inzivasının güncesini okurken daha da anlam kazanıyor.

Mark Haddon - Süper İyi Günler

Suzanne Collins -  Alaycı Kuş:
Açlık Oyunları üçlemesine önce yeni bir Alacakaranlık havası verdiği için burun kıvırmıştım fakat o malum aşk üçgeni dışında, alık suratlı Bella ile öncelikleri Bella'dan kat kat farklı olan Katniss arasındaki farkı görünce, üçlemeye bir şans vermem kaçınılmaz oldu. Bu ilk gençlik distopyasında üçlemenin en sevdiğim kitabı, ilk kitap Açlık Oyunları'ydı. Ateşi Yakalamak pek fazla yeni bir şey söylemese de, işlerin daha ne kadar kızışacağını görmek açısından sürükleyici bir okuma deneyimi yaşatıyordu. Bu son kitap Alaycı Kuş ise tamamen isyanlara ve savaşlara odaklıydı. Üçlemeye etkileyici bir son olduğu söylenebilir ama bir şeyler eksikti sanki Alaycı Kuş'ta.

Magda Szabo - Iza'nın Şarkısı

Jack London - Martin Eden:
Jack London'ı hep sevmişimdir. Bir yazarın yalnızlık ve anlaşılamama hikayesi de diyebileceğimiz Martin Eden'ın beni sarsmaması imkansızdı. Aşkın idealize edilişindeki o yürek burkucu hayal kırıklıkları ve seçimlerle toplumsal yaşama uyum sağlamayı reddedip hayallerinin peşinde resmen sürüklenen ana karakterde, her ne kadar Martin'in ısrarları zaman zaman can sıkıcı bir inada dönüşse de, çoğumuzun kendini bulacağı açık. Martin Eden insanların yaşadıklarımız ve seçimlerimiz karşısında gösterdiği tavırları çok iyi irdeleyen bir kitap ve bu yüzden de can yakıyor.



D.H.Lawrence - Lady Chatterley’nin Sevgilisi:
Bu klasik romandan fazla bir beklentim yoktu ve sayısız geyiğe konu olduğunun da farkındaydım fakat Mellors diye bir gerçeklik varken karşımda, sevdiğim kitapların arasına girmesi kaçınılmaz oldu. D.H.Lawrence'ın romanı yalnızca kadın-erkek-aldatma-anlaşılamayan kadının yalnızlığı-özgür cinsellik çerçevesinde ele alınırsa, yazarın roman boyunca sıraladığı görüşlere, doğayı kutsamasına, yapmacık sosyal ilişkileri yerip sahiciliği öne çıkarışına haksızlık olacaktır.

Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya

Ölmeden önce okumak istediğim kitaplardan birini daha devirmenin mutluluğunu yaşıyorum. 1984 kadar sarsmadı beni. Zaten sonrasında okuduğum hiçbir distopya beni Orwell'in romanı kadar etkilememiştir, Yevgeni Zamyatin'in Biz'i ile Margaret Atwood'un Antilop ve Flurya'sı da dahil fakat Huxley'nin günümüz dünyasını çok önceden böylesine bir açıklıkla betimlemesi, bazı yazarların insan değil başka bir şey olduğunu düşündürüyor.

George Orwell - 1984 (tekrar okudum)

Jonathan Coe - Yağmurdan Önce

Iris Murdoch - Tek Boynuzlu At: Bir Kara Prens ya da Melekler Zamanı kadar iyi bir kitap olduğunu söylemem zor ancak Iris Murdoch vasat sayılabilecek ve eksik kalmış izlenimi veren bir hikayeyle bile, insan ruhunu iliğine kadar okuyor.


Chris Cleave - Küçük Arı:
Çelişkili duygularla okudum ve ne desem bilemedim şimdi. O küçük kızın hatırına ve sömürülen halkların üzerine inşa edilen batılıların konforlu yaşamını bir şekilde sorgulayışı sebebiyle bu listede yerini alıyor.

David Mitchell - Bulut Atlası: Filmini bekleyeceğiz artık.

Stieg Larsson - Arı Kovanına Çomak Sokan Kız
Üçlemenin müthiş finali. Lisbeth Salander öylece geçiştireceğiniz bir kadın karakter değil. Yazarın istediği gibi, "Kadınlardan Nefret Eden Erkeklerden Nefret Eden Kadın" şeklinde bir başlıkla yayınlansaydı, nasıl bir etki uyandırırdı diye merak etmeden duramıyor insan.

Roberto Bolano - Vahşi Hafiyeler

Magda Szabo - Kapı

Jeanette Winterson - Fener Bekçisi

Michael Ende - Bitmeyecek Öykü:
Fantastik bir aşırılık aslında bu kitap. Her şey öylesine aşırılık hissi veriyor ki, bitsin artık bile diyebiliyorsun. Momo ve saat çiçekleri kadar sevebildiğim de söylenemez. Yine de, Ende'nin romanın içine giren çocuğun maceralarını anlattığı rengarenk yazılarla basılmış kitabı yılın unutulmazları arasına giriyor benim için.

Kate Morton - Riverton Malikanesi

Nicholas Christopher - Franklin Flyer

Ian McEwan - Suçsuz:
Bir Yabancı Kucak ya da Sonsuz Aşk kadar iyi değil ve içine girilmesi zaman alan bir roman Suçsuz ama McEwan takipçilerini hayal kırıklığına uğratmıyor. Casusluk, savaş ve aşk üçgeninde bir şüphe öyküsü.


Vladimir Nabokov - Lolita: "Lolita, light of my life, fire of my loins" diye diye sonrasında okuyacak kitap bulamadım senin yüzünden Nabokov. İnsan mısın Nabokov?

Emma Donoghue - Oda

Leo Malet - Kara Üçleme: Daha fazla kitabını yayınlasanız da okusak.

Louis-Ferdinand Celine - Gecenin Sonuna Yolculuk:
Bardamu gibi tiplerin bakış açısıyla yazılan kitapları hiç sevmesem de, Celine'in yazarlığının parmak ısırttığı da bir gerçek. Kendisi Nazilere yakın imiş zamanında ama biz yalnızca romancı özelliklerinden bahsedelim. Herkese göre değil bu dev kitap. Nihilizmi ve toplum denen tek dişi kalmış canavarın kokuşmuşluğunu her cümlenin büyüleyiciliğine ve korkutuculuğuna yansıtan bir roman var karşımızda.

Tim O’Brien - Paris Yolunda

Fyodor Dostoevsky - Beyaz Geceler: Severim düşçü insanları. Belki de yalnızca bu tür insanları severim. Bunun ardından okuduğum Bir Yufka Yürekli ile Ev Sahibesi adlı öykülerini de anmadan olmaz.

Arnon Grunberg -Tirza

Kathryn Stockett - Yardımcı: Irkçılık öyküleri genelde hüzünlü olur. Kitabı filminden akıcı.

Elsa Triolet - Beyaz At

A.S.Byatt - Possession:

Türkçede yayınlansa keşke diyeceğim ama şiirler, mitolojik göndermeler, mektuplar, denemeler derken içeriğinde birçok anlatım biçimini barındıran bir dev kitap Possession ve tek bir çevirmen yetmeyecektir romanı Türkçeye kazandırmaya. Akademisyenlerin macera-gerilim romanlarının havasında iki şairin kayıp mektuplarını araştırmalarının ve aynı dönemde hatta yasak aşk yaşamış iki şairden kadın olanının (Christabel LaMotte) erkek olan şairin (Randolph Henry Ash) çeyreği kadar bile takdir edilmeyişindeki hüznün romanı Possession ama yalnızca bir roman olmadığını tekrar hatırlatayım. 1800'lerin iki şairinin öyküleri mektuplar, günlükler ve şiirler aracılığıyla anlatılırken, paralel kurguyla iki akademisyen de, biraz da kendi yaşamlarındaki duygu ve heyecan yoksunluğunun etkisiyle, bu kayıp aşkın izini sürüyorlar.

Tolstoy - Anna Karenina
Ölmeden önce okumak istediğim kitaplardan birini daha, Tolstoy'un büyüleyici anlatımıyla okumuş bulunmaktayım. Bir kadının yalnızlığının dev şiiri Anna Karenina.

David Mitchell - Siyah Kuğu Parkı

Agota Kristof - Kanıt
Belli ki önce Büyük Defter'i okumalıymışım. İlk kez okuduğum Kristof'un kısa ve çarpıcı cümlelerinin takipçisi olsam iyi olur.

Öyküler
Flannery O’Connor -İyi İnsan Bulmak Zor ve Her Çıkışın Bir İnişi Vardır

Gogol -Bir Delinin Hatıra Defteri, Palto, Öyküler: Özellikle Palto öyküsü okullarda ders olarak okutulmalı.

Jorge Luis Borges - Yaratan: Borges'in düşsel labirentlerinde uzun bir süre sonra yeniden gezinmemi sağlayan kitap.

Milan Kundera - Gülünesi Aşklar:  Kundera'nın öykülerini sonunda lütfedip okuyabildim her öyküyü aynı derecede bağrıma basamasam da. Ama Kundera iyidir.

Raymond Carver - Katedral, Ateşler: Tanıştığımıza çok memnun oldum Bay Carver. Tekrar görüşmek üzere.

Türk Yazarlar:

Ayfer Tunç- Yeşil Peri Gecesi ve Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi:
O çarpıcı kitap ve müthiş yazar. Sisteme çomak sokan kadının öyküsünü tabii ki de sevecektim.
Deliler Evi ise, yer yer kafkaesk, trajikomik bir Türkiye romanı. Kurgusu şapka çıkartıyor.

Murat Menteş-Dublörün Dilemması:
Eğlenceliydi ve sevdim Menteş'in hinliklerini ama bu tarz kitaplar sürekli okuma isteği uyandırmıyor bende


Tezer Özlü-Ferit Edgü - Her şeyin Sonundayım:
Tezer Özlü'yü farklı açılardan da tanımamızı sağlayan ve kişisel olarak daha da yakınlık duymamı sağlayan mektuplaşmalar.

Emrah Serbes - Her Temas İz Bırakır:
Dizisi daha güzel bence. 2. sezon çok iyi gitmiyor ama o konuya girmeyelim şimdi.

Murat Uyurkulak - Bazuka:
Bazı öykülerdeki üslup fazla erkek diliydi sanki ama böylesi gerekliydi belki de. Tutkular Kitaplığı diyorum.

Orhan Pamuk - Saf ve Düşünceli Romancı:
Manzaradan Parçaların kallaviliğinin karşısında çok da dikkatimi çekmedi bu denemeler ama Orhan Pamuk'un edebiyat incelemelerini seviyorum.

Hakan Bıçakçı-Karanlık Oda: Hazmedebilmem için bir süre geçmesi gerekti. Apartman Boşluğu da raflarımda bekliyor.

Hakan Günday - Az:
Hakan Günday'ın romanının da hazmedilebilmesi zor. İlk bölümde Derda'nın başına gelenlerin aşırılığı karşısında, ikinci bölümdeki mezar bekçisi Derda'nın öyküsünü daha çok sevdiğimi söyleyebilirim rahatlıkla. Kurgu da şahaneydi.

Barış Bıçakçı - Sinek Isırıklarının Müellifi ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz:
İlk kez okuduğum yazarın Sinek Isırıklarının Müellifi'nde kendimden daha çok şey buldum ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in de iyi bir kitap olmasına karşın, kişisel güncemde o denli önemi olmadı nedense.

Diğer Kitaplar:
Nicole Krauss - Aşkın Tarihi: Nicole Krauss iyi yazıyor, kitabın kurgusu müthiş ve Foer'e benziyor öykü anlatımı da (Foer'in eşiymiş zaten). Ama bir süre sonra yoruyor insanı Aşkın Tarihi. Geçmişe göndermeler ve o aşırı hüzün hali yoruyor.

Doris Lessing - Hayatta Kalma Güncesi: Ben okurken daralsam da, distopya sevenlerin kaçırmaması gereken bir kitap. Doğal kaynakların tükenişiyle yağmacı çocuklara kalır ortalık ve bu çocukları kapkaranlık bir gelecek beklemektedir.

J.M.Coetzee - Kötü Bir Yılın Güncesi

Dashiel Hammett - Sırça Anahtar: Ben Agatha Christie tarzı dedektif romanlarını tercih ederim ama bunun da seveni çok tabii.

Robert Musil - Üç Kadın: İlk öykü Grigia'yı ve Musil'in bu öyküdeki anlatımını sevdim. Sonraki iki öyküye ise ısınamadım.

Herta Müller - Tilki Daha O Zaman Avcıydı: Herta Hanımın üslubu göz kamaştırıcı. Karakterlerine karşı ise mesafeli.

Mihail Bulgakov - Usta ile Margarita: Müthiş başlayıp hayal kırıklığıyla devam eden kitaplar arasında yerini alıyor Usta ile Margarita. Şeytanın oyunları ilgi çekici elbette kaçınılmaz biçimde fakat aydınları yereceğim diye absürd ayrıntılarla okuru yoruyor Bulgakov.

David Mitchell - Hayalet Yazılar: Bulut Atlası'ndan sonra okuyunca vasat kalan öyküler.

Sara Gruen - Filler İçin Su: Yasak aşk yerine sirk ve dönem atmosferine odaklansaymış yazar, severdim belki.

Ursula Le Guin - Rüyanın Öte Yakası: Rüya kontrolü ile yeni bir dünya düzeni kurularak distopya atmosferi yaratıyor Ursula Hanım. LeGuin'in diğer kitapları kadar ısınamadım ilgi çekici yönlerine rağmen.

Manuel Puig - Örümcek Kadının Öpücüğü: Bu çok övülen kitabı, diyaloglarla ilerleyen romanları sevmeme rağmen bağrıma basamadım.

Adolfo Bioy Casares - Morel'in Buluşu: Casares iyi yazıyor ve Lost'un ilham kaynaklarından biri olduğu her yönüyle bariz olan bir roman var karşımızda. Adadaki yalnız adamın varoluş sorunları ve sanrıları ise afakanlar bastırdı.

Stanislav Lem - Solaris: Romanın ilk yarısını daha çok sevdim.

Italo Calvino - İkiye Bölünen Vikont: Üçlemede okumadığım bir tek Vikont kalmıştı. Eğlenceli eğlenceli olmasına ama Ağaca Tüneyen Baron Cosimo'nun yeri hep ayrı olacak.

Georges Perec - Şeyler: Nesnelerle örülü yaşamımız. Perec de başka bir dünyadan gelmiş yazarlardan.

John Fante - Toza Sor: Martin Edenvari bir roman. Ana karakteri ise alabildiğine seksist ve itici.

Nelson Algren - Altın Kollu Adam: Algren de iyi yazıyor ama bir süre sonra hikayeden koptum.

Okumasam da olurmuş:

Bret Easton Ellis - Ay Parkı: Gözüm görmesin Ellis'i.

Marguerite Duras - Lol Stein'ın Kendinden Geçişi: "Parkta" ne güzeldi.

James Joyce - Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi: Sevemiyorum, okuyamıyorum Joyce'u.

John Banville - Deniz: Banville'in üslubunu da sevmedim.

Lorrie Moore - Boşlukta Bir Kapı: Can sıkıcı bir aile, bir türlü anlayamadığımız bir genç kız, ahlaki ikilemler vs.Yazarın öykülerinin çok daha iyi olduğu söyleniyor.

Chuck Palahniuk - Ölüm Pornosu: Bunca tantanayı hak etmeyen bir Palahniuk romanı. Sanırım Dövüş Kulübü ve Gösteri Peygamberi'nden ibaret kalacak benim için Palahniuk. Olan Çevirmen Hanım'a oldu.

William Burroughs - Çıplak Şölen: Bu hezeyanlar da bana göre değil.

2010 kitap güncesi
En Sevdiğim Kitap Karakterleri

Pazartesi, Ocak 02, 2012

2011: Filmler

2011'in sinema açısından kısır bir yıl olduğunda mutabık mıyız? Yılın en iyi filmlerinden bazıları da, her zamanki gibi bir sonraki yıla sarktı.
Tinker Tailor Soldier Spy özellikle merak ettiğim bir film ve doğrudan 2012 filmleri arasında değerlendireceğim diyordum ki tam, yurtdışında da zaten henüz birçok yerde gösterime girmediğini öğrendim. Halihazırda hala izleyemediğimden listeye ekleyemediğim filmler ise; Hugo, The Artist, Melancholia (Trier kara listemde ve Breaking The Waves'le başlayıp bitmişti benim için ama Melancholia ilgimi çektiğinden önyargılarıma yenik düşmeyip izlemeyi düşünüyorum), We Need to Talk About Kevin (Tilda'yı sevmem ama bu filmi izleyelim bakalım), My Week with Marilyn (pek abartılacak bir filme benzemiyor ya, Marilyn'i nasıl ele almışlar, Michelle Williams nasıl oynamış vs.), 50/50 (Joseph'ım Gordon'ım Levitt'imin bu yılki bağımsız filmi), The Guard (Brendan Gleeson iyidir. Bkz: In Bruges), The Girl with the Dragon Tattoo (2012 sayılır bu da aslında.Yeniden çevrimlere karşıyım genelde ama Fincher ana karakteri Lisbeth Salander gibi nev-i şahsına münhasır bir kadın olan bir roman uyarlamasını nasıl çekmiş merak ettiğimden), Sherlock Holmes 2 (eğlenmek istiyorum yahu, hem Noomi Rapace var) ve Shame (Fassbender.Nokta.).


1- Bir Ayrılık
Sanırsınız Dostoyevski ile Shakespeare hortlayıp beraber bu filmi çekmişler. İran yapımı bu psikolojik dram her anıyla sarsıyor, izleyenin ağzını bir karış açık bırakıyor, birçok kesime de sinema dersi veriyor. Özellikle, suya sabuna dokunmaktan korkan ve güvenli sanat sineması sularında yüzmeyi tercih eden ülkemiz sinemacılarının izleyip ders alması gerekli bu filmi. Demek ki, hepsi bir arada yapılabiliyormuş. Duygu sömürüsü olmaksızın dram çekebilmek de zor azizim. Bir boşanma ve hırsızlık öyküsü bir toplumun nasıl aynası olur, izleyin görün. İran sinemasına daha fazla eğilmeliyim, evet.

2- Bir Zamanlar Anadolu'da
Nicedir Nuri Bilge Ceylan'ın toplumsal yönü güçlü bir film çekmesini bekliyordum. İstediğim gerçekleşti nihayet. Yine Dostoyevski etkisinden bahsedeceğim. İnsanlığın ve toplumun kirli yüzündeki söylenemeyenlerin vurgulandığı anlar, o doktor ve o sarsıcı final. Yılın en iyi Türk filmi yaftasını yapıştırmakta çekinmezdim, eğer 2011'de bir elin parmakları kadar bile Türk filmi izlemiş olsaydım.

3- Midnight In Paris
Woody Allen'dan artık pek de matah bir şey beklemeyip son derece önyargılı bir şekilde filme başlayarak Vicky Christina Barcelona 2 de denilebilecek bir turistik Paris gezisi eşliğinde romans beklerken, modern ve yapay dünyadaki insanın yalnızlığını işleyen, çeşitli nostaljik tatlar barındırırken nostaljiyi de sorgulayan, enteresan oyuncu kadrosuyla beni benden alan bir film çıktı karşıma. 2011'in en hoş filmi.

4- Incendies (İçimdeki Yangın)

İlk iki sıradakine benzer bir dramatik etkisi vardı Incendies/İçimdeki Yangın'ın. En İyi Yabancı Film Oscar'ını bu film almalıydı bana kalırsa. Aslında o şok edici finali olmasa, keskin gerçekçiliği daha da katmerleşip hissedilebilirmiş. İzlediklerimizin yalnızca bir film olduğu ancak son sahnelerde dank ediyor kafamıza. Kurgusu ve sinematografisi kadar Radiohead şarkıları da cuk oturuyordu.

5- X-Men: First Class

Mutantlarla ne işim olabilirdi ki Fassbender olmasa, açık konuşalım lütfen. Wolverine falan da hiç benlik değildi. Sonuçta fragmanından sağlam bir film izleyeceğime dair bir izlenim edinmesem kimse için uğraşıp izlemezdim bu her şeyin öncesini anlatan filmi. X-Men:First Class tartışmasız yılın en iyi gişe filmi çıktı. 2. Dünya Savaşı'na uzanıp yapılan seçimler çerçevesinde bir film çekmekle tam onikiden vuruyor Matthew Vaughn. O değil de, Fassbender'la James McAvoy arasındaki "müthiş kimya" sayısız kaçınılmaz yoruma ve görsel içeriğe konu oldu ve olmaya da devam ediyor.

6- Madeo
O anne ve o çocuk. Güney Kore yapımı bir kere, elbette ilk 10'da yerini bulacaktı.

7- Submarine
Yılın çok güzel anlara ve müziklere sahip İngiliz cevherini arıyorsanız, doğru yere geldiniz. Şurada daha ayrıntılı bir yazım var. Craig Roberts Alex Turner'ın kardeşi olsa, bu denli benzemezdi allasen.

8- Never Let Me Go

Klonların hüzün dolu öyküsü mü dediniz? Hemen geliyorum. Çocuk karakterler ünlü oyuncuların hatırına filmde daha az yer almasalardı, daha da çok severdim filmi ve konusunu.

9- L'Illusioniste (Sihirbaz)
Belleville'de Randevu'nun yaratıcısı Sylvain Chomet'den bu denli hüzünlü bir animasyon beklemiyordum. Yitirilen değerler ve yalnızlık üzerine, şahane çizimlerle dolu bir şiir Sihirbaz. Pek güzel soundtracki de cabası.

10- Arrietty (Aşırıcılar)
Yitirilenler bir daha geri gelmez nankör insanlık! Ghibli animasyonu dersiniz de izlemez miyiz, bağrımıza basmaz mıyız... O küçük insanları ben çocukluğumdan bir yerden hatırlıyorum sanki. Zaman zaman karşıma çıkar, bayramlarda topladığım şekerlerle çikolatalara ortak olurlardı.

11- Tambien la Lluvia (Yağmuru Bile)

Bununla ilgili de bir yazım vardı. Sömürü insanlığın genlerinde var, özellikle batılıların. Gael, sen hep böyle filmlerde oynasan ya?

12- Winter's Bone
Güney gotiğinin tekinsiz romanları gibi bir film. Bakalım Debra Granik Hollywood klişelerine yenik düşmeyip bağımsız çizgisinde ilerlemeyi sürdürebilecek mi.

13- La Gamin Au Velo (Bisikletli Çocuk)
Kıstırılmış Çocuklar adlı yazımda son izlediklerimden bir derleme yapmıştım ve aslında bu filmden yola çıkıp yazmıştım o yazıyı. Sonrasında ya dalgınlığıma, ya yoğunluğuma gelmiş, yazıya Dardenne'lerin filmini eklemeyi unutmuşum. Dardenne'leri takdir etmemin en önemli nedenleri, dramatik bir öyküyü ele alırken bir yandan duygu sömürüsüne yüz vermeyen mesafeli bir tavır takınıp, bir yandan da insanlıklarından ödün vermeyerek, yaşananlara yalnızca seyirci ve yönetmen kalmadıklarını vurgulayarak film çekmeleri. O ince çizgiyi çok iyi ayarlıyorlar.

14- The King's Speech
2010 filmleri arasında da geçiyor, 2011 filmleri arasında da. Ben 2011'in Şubat ayında izlemişim. İngiliz kraliyet ailesi mensuplarına ait filmlerden gına gelmişti esasında. Bu filmi en çok sevdiren ise, Colin Firth'le Geoffrey Rush'ın müthiş oyunculuklarıydı. Hiç de beklediğim gibi şaşaalı bir film olmaması da artılarındandı.

15- The Help
Irkçılık hikayesinin yanında, 60'ların devrim zamanlarından önceki konformizmini Mad Men'i andıran bir biçimde aktardığı, kadınların kıstırılmış dünyasını ve o plastik ortamlarla plastik yüzleri gerektiği gibi ele aldığı için ilgimi çekti bu roman uyarlaması fakat romanın filmden daha sürükleyici ve komik olduğunu da eklemeliyim. Yer yer klişeye meyletse bile, bir kadın filmi çekeceklerse böyle olsun diye düşünmeden edemedim. Filmin gerçeği tam olarak yansıtmadığını, tam aksine ırkçı olduğunu ve sırf ödül avcısı olsun diye jet hızıyla filme çekildiğini düşünenlerin sayısı da hatırı sayılır kadar çok Amerikalı sinema ve kitap bloglarından gördüğüm kadarıyla. Amerikan tarihiyle haşır neşir olmadığımdan bu konuda bir şey diyemeyeceğim ama sessiz devrim hikayesi güzeldi. O hiç kimselere benzemeyen ve hiç kimseye yaranamayan Skeetercığım için bile listeye girerdi film zaten. Viola Davis'e Oscar vermezseniz de namertsiniz ayrıca.

16- Cirkus Columbia

Balkan öyküleri genelde hayal kırıklığı yaratmıyorlar. Bir ara bilahare yazarım belki.

17- Harry Potter and The Deathly Hallows Part 2

Birkaç hazırcı ve tipik sahne dışında, büyücülerin savaşını görkemli bir biçimde sinemaya aktarışı ve Snape'le ilgili sahneleriyle memnun kaldım son Harry Potter filminden. Part 1 en güzeliydi pek tabii ki ama son filme de kötü demek haksızlık olur bence çünkü son kitabın ikinci yarısı, daha çok karakterlerin iç çatışmalarını yansıtan ilk bölümün aksine, büyük ölçüde Hogwarts Savaşı'na, hortkulukların yok edilişine, Harry-Voldemort mücadelesine ve Snape meselesine yer veriyordu ve bu kısımların da hakkıyla sinemaya yansıtıldığını söyleyebiliriz. Molly Weasley ile McGonagall'ı savaşırken görmek de, evlere şenlikti. Alan Rickman'ın ödüllerde adının geçmesi için daha ne yapması lazım acaba? Sırf Harry Potter filmi diye kulis yapmaya gerek görmüyorlar ya, saydırıyorum buradan bir sürü.

18- The Skin I Live In
Almodovar gerilim filmi çekince sonuna kadar aval aval izliyorsun. Yine de ben duygusal yönü güçlü filmlerini tercih ederim.


19- Tomboy
Erkek fatmanın mütevazı öyküsü.

20- Another Earth
Sevmediğim birkaç nokta hariç, sandığımdan daha çok etkilenmişim.

Başka Neleri Sevmişim:

Red
Temple Grandin
Nowhere Boy
Micmacs
127 Hours
Toy Story 3
The Tree
Memories of Murder
A Moment to Remember
The Man from Nowhere
The Ghost Writer
Casino Royale
The Painted Veil
Candy
In a Better World
Porco Rosso
The Grave of the Fireflies
Cat Returns
Flipped
Harold and Maude
Metropolis
Steamboat Bill Jr
Sherlock Jr
The General
Our Hospitality
The Gold Rush
Sunrise:A Song of Two Humans
Laura
Blue Angel
Hesher
Road to Perdition
The Whistleblower
The Return
Boy
Biutiful
La Finestra Di Fronte
A Brand New Day
Sin Nombre
Wings of the Dove
Stalker
Freaks
Small Change
Silent Wedding
Death at a Funeral
Red Like The Sky
Au Revoir Les Enfants
Tangled
Beyond
Les Amants Du Pont-Neuf
L'Enfant


2010 Sinema Güncesi

Cuma, Aralık 30, 2011

Yeni favori yazar: David Mitchell

Cloud Atlas'ı 2011'in yaz başında, henüz Türkçe'ye çevrilmeden okuyup büyülenmiş, bir an önce Türkçe'ye kazandırılmasını ve daha çok okura ulaşmasını dilemiştim. Dileğim kısa süre içinde gerçekleşti ve sonbaharda Doğan Kitap yayınladı bu enteresan kitabı.

Bulut Atlası, daha önce okuduğum hiçbir kitaba benzemiyordu. Olsa olsa, Calvino'nun, her biri yarım öyküleri "Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu"ya benzetebilirim. David Mitchell da, Bulut Atlası'ndaki öykülerinde, öykünün en can alıcı noktasında okurun suratına okkalı bir tokat atarmışçasına öyküyü yarım bırakıp bir sonraki öyküye geçiyor. Kitabın ikinci yarısında ise, (neyse ki) yarım kalan yerden devam ediyor öyküler. David Mitchell kitabını öyle kurgulamış ki, en baştaki Adam Ewing'in öyküsünün devamı, kitabın en sonuna tekabül ediyor. Aynı şekilde,onun ardından gelen besteci Robert Frobisher'ın akıbeti de, kitabın sondan ikinci sırasında yerini buluyor. Kitabı ilk olarak tumblr'da keşfedip, ufak bir araştırmayla bazı okurların "hile yaparak", her öyküyü kendi sırasına göre, ardından gelen öyküye geçmeden okuduklarını ve bu şekilde kitaptan daha bile fazla keyif aldıklarını öğrenince şaşırmadım bu yüzden. Kitabı ileride tekrar okumak istersem, ben de aynısını yapar, Luisa Rey'in araba kazasını pat diye ortada kesen yazara aldırmaz, ileri sayfalarda yer alan öykünün devamına geçiş yaparım.

Bulut Atlası'nı belli bir sınıflandırma içinde değerlendirmek zor. Öykü derlemesi de denemez tam olarak zira her öykü, ardından gelen öyküyle ve bir sonraki öykünün ana karakteriyle bağlantılı. Üstelik, farklı zamanlarda geçen, David Mitchell'ın her birinde farklı bir üslup kullandığı ve farklı türler arasında gezinen öyküler hepsi. Sömürgeciliğin zaman içinde geçirdiği evrim, gittikçe yok olmaya yüz tutan doğa, kıyamet sonrası gelecek, kopuk insan ilişkileri ve yeni dünya düzeni her öykünün ortak noktaları. Her öyküyü aynı şevkle okuyup sevemiyorsunuz ve aralarından bazı karakterler mutlaka öne çıkıyor okur için. Benim favorilerim (aslında çoğunu sevdiğimi fark ediyorum bu noktada gerçi); 1930'lardaki besteci Robert Frobisher'ın biraz alaycı, biraz hüzünle ilerleyen öyküsü, 1970'lerin dönem ruhunu da çok iyi yansıtan, bir nükleer santralın arkasındaki gerçekleri araştıran Luisa Rey'in eski macera-dedektif romanlarının havasında geçen öyküsü, günümüz İngiltere'sinde geçen, kitap yayıncısı Timothy Cavendish'in yağmurdan kaçarken doluya tutulduğu da söylenebilecek eğlenceli, kafkaesk öyküsü ve Kore'li android kız Sonmi-451'in, resmen apayrı bir novella olarak değerlendirilebilecek distopya öyküsü. İlk öykünün ana karakteri Adam Ewing'i diğerleri kadar sevemememin nedeni, büyük ihtimalle, ilk sayfalarda yazarın üslubuna alışmaya çalışmamdan kaynaklanıyor olabilir. Kitabın tam ortasındaki kıyamet sonrası bir dünyada geçen ve diğer öykülerin aksine gerçek zamanlı ilerleyen yerli Zachry'nin öyküsüne de, yazarın orijinal kitapta kullandığı, bir nevi Pasifik yerlisi diliyle yazıldığı için bir türlü ısınamadım fakat bu öykü çok kilit bir noktada yer aldığından es geçmemenizi öneririm.

Halihazırda Tom Tykwer ile Wachowski Biraderlerin filmini çektiği Cloud Atlas/Bulut Atlası'nın sinema uyarlaması umarım hayal kırıklığı yaratmaz. Kadroda, Frobisher rolünde tam isabet Ben Whishaw, kıyamet sonrası öykünün önemli karakterlerinden biri olan Meronym rolünde Halle Berry, hangi karakteri canlandırdıkları açıklanmayan Hugo Weaving, Jim Sturgess, Susan Sarandon gibi isimler var. Luisa Rey karakterinin Natalie Portman'a verildiği söyleniyordu bir aralar ancak birçok sinema kaynaklı sitede adı hala görünmüyor. Sinema uyarlamasıyla ilgili tek söylenen, her oyuncuyu değişik karakterlerde göreceğimizdi. Her karakterin filmde yer alıp almayacağı da kesin değil sinema uyarlaması Nolan'ın Batman serüveninden bile daha fazla gizlilikle yürütüldüğünden dolayı.


Siyah Kuğu Parkı, İngilizler'in Çavdar Tarlası'nda Çocuklar'ı diye de anılıyor ve hiç de isabetsiz bir yorum değil. 13 yaşındaki Pepeme (kekeme değil hayır) Jason Taylor'ın gözünden eğlenceli ve zaman zaman bana resmen kahkahalar attıran bir dille anlatılıyor olaylar. "Komik ve eğlenceli" olduğu söylenen çoğu kitabın aksine, Siyah Kuğu Parkı'nda David Mitchell, edebi üslubundan ödün vermeden eğlendiriyor okuru. Jason'ın sürekli tartışan anne ve babası, okul zorbalarıyla mücadelesi (malum pepeme olduğundan zorbaların hedefi olmakta gecikmiyor), bir türlü başlayamayan aşk hayatı, herkeslerden sakladığı şiirleri, çocukça korkuları ve maceraları kitap hiç bitmesin dedirtiyor, aynı Salinger'ın romanı gibi ileride tekrar okunma ihtimali yüksek kitaplar arasında üst sıralardaki yerini alıyor. Jason Taylor'ı, en sevdiğim kitap karakterleri listesine ekledim gitti. 80'li yılların Thatcher'lı muhafazakar İngilteresi'nde geçiyor olaylar. 80'ler müziklerinin de bolca adı geçiyor haliyle.

Jason Taylor'ın bir yılını anlatan Siyah Kuğu Parkı'nın en enteresan anlarından biri de, Bulut Atlası'nda yer alan karakterlerden birinin sürpriz bir şekilde arz-ı endam edişiydi. David Mitchell, karakterlerini sonraki kitaplarında da bir şekilde kullanarak okura tebessüm ettirmekten ve kendi edebi oyunlarını oynamaktan hoşlanıyor. Hayalet Yazılar adlı romanında da örneğin, Hayalet Yazılar ilk romanı olmasına rağmen, orada bir nevi "figüran" olarak yer alan karakterlerinden birini, Bulut Atlası'nın önemli karakterlerinden birine dönüştürmüştü. Hayalet Yazılar da, tıpkı Bulut Atlası gibi çok sayıda öyküyü içeriyor ve yazarın sonraki kitapları hakkında ipucu veriyor fakat diğerleri kadar sevemedim Hayalet Yazılar'daki öyküleri. En çok aklımda kalan öykü, Çinli kadının öyküsüydü.

David Mitchell'ın 9.Rüya adlı romanı maalesef tükenmiş ve yeni baskısı yok. 2010 tarihli son romanı, The Thousand Autumns of Jacob de Zoet'in de yakın zamanda Türkçe'ye kazandırılmasını bekliyoruz.

Çarşamba, Aralık 14, 2011

2011 Dizi Listesi

Birkaç hayalkırıklığını saymazsak 2011'in diziler açısından verimli geçtiğini söyleyebiliriz. Özellikle 6 ila 9 bölüm arasında değişen İngiliz dizileri, "kısa ve öz" kavramına yeni bir bakış açısı getirmelerinin yanında, kısacık sezonlarıyla tadı damağımıza bırakan kıvamda bir etki yaratmışlardır. Bu yıl dizi listem üzerinde düşünürken ilk 5'i seçmekte oldukça zorlandım. Genel olarak hal ve gidişatlarına ve kişisel seyir zevkime göre bir liste hazırladım.Yer yer spoiler-ispiyon-sürpriz bozan içerdiğini de söylemem gerekir.

1- Breaking Bad

Twitter'ı bir ara sırf Breaking Bad güncesi yazmak için kullanıyordum. 4. sezon o denli bombaydı ki, yalnızca yabancı diziler açısından değil, sinemasal açıdan da bir daha asla hiçbir şey eskisi gibi olmadı. "Keşke Breaking Bad gibi filmler olsa" diye hayıflandım çoğu zaman, zira sevebileceğim filmler bulmakta giderek zorlanıyorum. Şu an Amerikalılar, sinema açısından yerlerinde sayıp hep aynı klişelerinden vazgeçemezlerken, diziler açısından çok daha başarılı işlere imza atıyorlar. Breaking Bad de televizyondaki en iyi işlerden biri. 4. sezonun "Box Cutter" adlı ilk bölümüyle kötü adam kavramına yeni bir bakış açısı getiren tüyler ürpertici Gus'ın en karanlık halini izlerken, Walter'la Jesse'nin bu kez işlerinin çok daha zor olacağı belliydi. İnce nüanslarla müthiş bir karakter yaratan Giancarlo Esposito ile birlikte, Gus'ın yardımcı Mike Reyiz'i canlandıran Jonathan Banks de, şeytanın avukatı rolündeki Saul Goodman'la birlikte, Byran Cranston-Aaron Paul ikilisinden bol bol rol çaldılar. Walter'la Jesse'nin bitmek bilmeyen kavgaları 4. sezonda Gus ve Mike'ın da araya girmesiyle iyice kızışırken, narkotikçi bacanak Hank de sessiz sessiz araştırmasını yapıyordu ama tabii dinleyen kimdi. Walter'ın karısı Skyler da yer yer kocasının sorunlarına ayak uydurmaya çalışıp muhasebecilik becerilerini kara para aklamak için kullanıyor, fakat sonuçta her şeyi eline yüzüne bulaştırmaktan da geri kalmıyordu. Güneyli, sıradan bir orta sınıf kadını olan Skyler çok eleştirildi fakat kendimizi onun yerine koyup yalanlarla yaşayan, uyuşturucu yapıp satan bir eşimizin olduğunu öğrensek ne yapardık diye düşünmeliyiz öncelikle. Sezon finaline doğru Walter'ın sinsilikte Gus'tan pek de farkı olmadığını bir kez daha görürken, garibim Jesse Pinkman da her zamanki gibi şamar oğlanına dönüyordu. O unutulmaz ding-ding-ding sahnesini de anmadan geçmek olmaz.

Breaking Bad görselleri

2- Misfits


Skins-Heroes karışımı, kimi zaman dramaya kaçan fantastik komedi dizisi Misfits, tek kelimeyle yılın en eğlenceli dizisiydi. The Rapture'lı jenerik müziği de hemen havaya sokuyor insanı. Yıldırım düşmesi gibi bir olay sonucu süper güçlere sahip olan zıpır genç karakterlerimizin süper kahramanlık klişelerini yerle bir edişlerinin yanında, özellikle Heroes gibi dizilere nanik yapmaktan geri durmamaları diziyi sevdiren en önemli nedenlerdendir. Zira, "dünyayı kurtarmak kim, ben kim" havasındalar daha çok zibidilerimiz. Örneğin, zaman yolculuğu yapan Curtis milletin hayatını kurtaracağım derken kendi ilişkilerini daha da çıkmaza sokar ve acınacak durumlara düşer. Düşünce okuyan Kelly, bu gücü yüzünden insanlarla en ufak bir ilişki kuramazken, 3. sezonda roketbilimci gücüne sahip oluşu fakat eline geçen bu dehamsı özelliği kimselere inandıramamasıyla daha da komik durumlara düşer. Utangaç ve ezik muamalesi yapılan Simon'ın ilk iki sezonda görünmez olma gücüne sahip oluşu ince bir espri değil de nedir? Hepsi bir yana, Robert Sheehan'ın zibidiliğin kitabını yazan Nathan karakteri bir yanadır ancak Sheehan'ın diziyi bırakması yüzünden, 3. sezonda yokluğu büyük ölçüde hissedilmiştir Nathan karakterinin. Yerine gelen Rudy karakterini canlandıran oyuncu, aslında elinden geleni yapmaktadır ve kendi başına diziye cuk oturan bir karakter olmuştur fakat Nathan'ın yerine gelme handikapı yüzünden ona alışmakta oldukça zorlandık. "Misfits eskisi gibi değil, iyi gitmiyor" yorumlarının sebebi de Nathan'ın yokluğudur fakat Misfits Nathan'a odaklı bir dizi değil ki. 3. sezonda Inglourious Basterds tadındaki Hitlerli bölüm şahane bir kısa film tadındadır örneğin. Zombi amigo kızların yarattığı kaos ve eğlence de bir diğer örnektir. Seth karakterini de daha sık görmemiz benim açımdan çok olumlu bir gelişme. Sonuçta, "İngilizler süper kahraman dizisi yapınca böyle oluyor" şeklinde klasik bir genelleme yapmak istemesem de, Misfits müthiş bir zibidilik örneğidir.

Misfits görselleri

3- Boardwalk Empire
Alkol yasağı, politik yozlaşma, mafyöz entrikaları, ırkçılık kavgaları, kadın sorunları Boardwalk Empire'ın 2. sezonunda da son hızıyla devam etti. Scorsese'nin elinin değdiği, etkileyici bir sanat yönetmenliğine sahip, sessiz ve derinden giderken pat diye şok edici sahnelerle izleyiciyi koltuğundan zıplatan dönem dizisinin bir diğer önemli başarısı, her bir karakterine gereken önemi verişi ve hiçbir yan karakterin sırf zaman geçsin diye dizide yer almayışıdır. 2. sezonda Nucky Thompson'ın işi zor olmuştur. Jimmy Darmody ile öz kardeşi Eli Thompson'ın ona ihanet edişlerinin üzerine gelişen olaylar, hakkında açılan sayısız davayla birlikte işlerini iyice çıkmaza sokmuştur ancak sezon finalinde, "Tanrı varsa eğer, bana böyle bir surat vermezdi" cümlesiyle resmen yaran Steve Buscemi'nin döktürdüğü Nucky şeytana pabucunu ters giydiren özelliklere sahiptir. Nev-i şahsına münhasır, kurnaz ve pragmatik Margaret Schroeder'in şenlikli karakterini saymazsak, dizide en sevdiğim kadın karakterler ise, Angela Darmody ile savcı kadın oldu 2. sezonda. Bu yüzden, sezon finalinin beni bu açıdan üzdüğünü söylersem şaşırtıcı olmaz sanırım. Agent Van Alden 2.sezonda ilk sezondaki kadar çatlak sahnelere imza atamamış, duygusal ve ahlaki açıdan zor durumda kalmıştır. Hamile bıraktığı, ilk sezonda insanda nefret uyandıran, ikinci sezonda ise resmen acıdığımız Nucky'nin eski metresi Lucy'nin halleri ise içler acısı olmuş, Paz De La Huerta yalnızca çıplak kadın kontenjanını doldurmaktan kurtulmuştur. O değil de, Jimmy'nin annesi Gillian Darmody'le olan Odipus kompleksi, Gillian'ın kendisini küçük yaşta zor durumda bırakan Jimmy'nin babasına attığı tokatları saymazsak, Gillian karakterini nefret edilesi karakterler arasına sokmakta gecikmemiştir. 2. sezonun en güzel sahneleriyse, yaralı yüz Richard Harrow'un içli sahneleridir ve bence bu karakterde çok iş var. Sezon finalindeki olaydan sonra Richard Harrow'un akıbeti nasıl olacak diye seneye kadar meraktan çatlamazsam iyidir. Ayrıca bu sezonun televizyondaki en süper kavga sahnelerine de yer verdiğini eklemezsem olmaz (bkz. Nucky ile kardeşi Eli arasındaki kavga sahnesi). Eklenecek daha neler neler çıkar Boardwalk Empire için ama önümüzde bahsedilecek bir sürü dizi var.

Boardwalk Empire görselleri

4- Sherlock
Günümüzde geçen mini dizi Sherlock Holmes, "psikopat değil, çok işlevli bir sosyopat" olduğunu vurgulayan Sherlock'un zeka dolu maceralarına yer verirken, Dr.Watson'la olan homoerotik göndermeler de birçok internet sitesinde (evet özellikle de tumblrda) gırla gitmektedir. Aslında Sherlock'un üç bölümü de sinema filmi kıvamında olduğundan, bu listeye, özellikle de ilk 5'e alıp almamakta kararsız kaldım. Ama 2011'i hatırlarken ilk aklıma gelen dizilerden biri Sherlock olduğundan listeye eklemeden geçemedim. Bu kadar sağlam bir casting örneği olamaz dedirten Benedict Cumberbatch (isme bak yahu), ses tonu ve mimikleriyle şimdiye kadarki tüm Sherlock'ları unutturacak nitelikte. Sinemada Sherlock Holmes'ü canlandıran Robert Downey Jr'ın işi artık çok daha zor. Zaten sinemadaki Sherlock'u Sherlock Holmes'müş gibi değil de, Robert Downey Jr'ın bir başka eğlenceli karakteri havasında izliyorum şahsen. Dr.Watson'ı canlandıran Martin Freeman'ı daha önce çeşitli rollerde görmemize rağmen, bu dizinin ardından Peter Jackson'ın Hobbit'inde Bilbo Baggins rolünü kapması da şaşırtıcı olmasa gerek. Sherlock'ü diğer vasat polisiyelerden ayıran en önemli özelliği, teknolojiyi iyi kullanmakla kalmayıp insan karakterini de ön plana çıkarışı ve Sherlock Holmes'ün yakaladığı ince ayrıntılarla olayları çözmesi olduğundan polisiye-dedektif-komedi-macera türleriden hoşlananların kesinlikle es geçmemesi gereken bir dizi Sherlock. Fakat maalesef kısacık ve yeni sezonu yayınlanana kadar da 1 buçuk sene falan geçiyor. 2. sezonda Irene Adler diziye ne katacak göreceğiz.

Sherlock görselleri

5- Weeds

Weeds'i 2011'in bahar aylarında izlemeye başladım ve bir bakmışım, yazın yayınlanacak 7. sezona yetişmişim. Banliyöde uyuşturucu satan dul Nancy Botwin'in maceraları, ilk başlarda kara mizah şeklinde ilerliyor, ikiyüzlü üst orta sınıfta gelişen komik olayları işliyordu. Sezonlar ilerledikçe Nancy giderek köşeye sıkışıyor, kötü adamlardan kötü adamlar beğeniyor, oğullarıyla olan sevgi-nefret ilişkisi derinleştikçe derinleşiyor ve özellikle sezon finalleri soluksuz bırakıyor. Weeds'in o denli komik bölümleri oldu ki, tek tek burada sayamayacağım kadar çoklar. Sanırım Showtime'ın diğer dizilerine de yöneleceğim yakında. 2. ve 3. sezonlar favorilerimdi. Bir kere Nancy, Conrad'dan ayrılmamalıydı. Meksikalılar işin içine girince 4. ve .5 sezonda ivme kaybeder gibi oldu Weeds benim açımdan. Esteban kadar gıcık bir herife aşık olması şaşırtıcı değil aslında Nancy'nin karakterini düşününce. Yine de, Nancy'nin Esteban yerine Guillermo ile birlikte olmasını tercih ederdim. Aralarındaki sevgi-nefret ilişkisi ve ikisinin bir araya geldiği her sahne müthişti desem yeridir. 6. sezondaki kaçış süreci de oldukça sürükleyiciydi bana göre. Hele o unutulmaz sezon finali yok mu; Plan C, Andy'nin melul bakışları ve Silas'la Nancy arasındaki yoğun duygusal sahne defalarca izlenebilir. 7. sezonda, hapisten çıkan Nancy'nin "gene dene, gene yenil" felsefesinden ayrılmayışı, kodes arkadaşı belalı hatunla olan sahneleri, Silas'ın haklı olmasına rağmen giderek gıcıklaşması (yine bir Odipus kompleksiyle karşı karşıyayız) diziden bir parça soğutur gibi oldu. Sezon sonlarına doğru Nancy'nin aklına gelen parlak fikirle birlikte gelişen olaylar, Weeds'in, nasıl ilerlerse ilerlesin yerinin benim için ayrı olduğunu hissettirdi. Weeds'in en sevdiğim karakterleri, başlarda gayet uyuz olan ve zamanla kendini sevdiren Andy Botwin ile Nancy'nin psikopatlığa meyleden ve "kendine benzeyen" oğlu Shane'dir. Shane'in ilk sezonlardaki zeka küpü çocuk halleriyle (okulun yobazlarına yaptığı o küfürlü konuşma vazgeçilmez sahneler arasında) son sezonlardaki halleri, bir karakterin daha ne kadar şaşırtıcı olabileceği üzerine ders niteliğinde olabilir. Ailenin iyi çocuğu Silas'ı da severdim aslında fakat dediğim gibi, annesiyle olan sorunu çekilmez hale geldi 7. sezonda. Hepsi bir yana, Andy bir yanadır benim için aslında. İlk sezonlardaki Celia Hodes ise dizinin en komiğiydi. Keşke geri gelse kızıyla birlikte. Çoğunluğun aksine, Doug Wilson'ı ise pek sevdiğim söylenemez.


Weeds görselleri


6- Downton Abbey

Yine mi İngiliz dizisi dediğinizi duyar gibiyim ama baştan uyarmıştım. Üstelik de Jane Austenvari bir kız dizisi mi yoksa, diye de ekleyeceksiniz herhalde. İlk sezonu izlerken ben de öyle düşünmüştüm. Leydiler, lordlar, dönemin kanunlarına göre kız çocuklarına miras bırakılamadığından ve ailelerin mülkü en yakın erkek akrabaya gittiğinden, malikane ellerinden gitmesin diye büyük kızlarını mirasçı kuzeni önce küçümseyip ardından mecburiyet hissiyle kuzen Matthew'la everme peşindeki Crawley'ler, Yukarıdakiler Aşağıdakiler dizisini anımsatan hizmetçilerin dünyasıyla üst kattakilerin dünyası arasındaki farklar, birbirlerine laf sokup duran kız kardeşler, yapmacık akşam yemekleri ve toplantılar, sınıf farkları vs. derken aslında bana göre değil bu tarz diziler diye de düşünmedim değil. Ancak Lady Mary'nin Türk diplomatla girdiği yasak ilişkinin sonucu adamın kalp krizi sonucu ölmesiyle zor durumda kalışının ardından gelişen olaylar ile ikinci sezonundaki savaş atmosferinin dönem dizisi kavramını hakkıyla vermesinin ardından diziye kanım daha çok ısındı. 1920'lere doğru değişen dünyayı da görebiliyoruz böylelikle. Boardwalk Empire gibi, her karakterini hakkıyla işleyen bir dizi Donwton Abbey ve bir diğer başarısı da bundan ileri geliyor. Crawley'lerden favorim küçük kız Sybil tabii ki. Matthew-Mary'nin yıllara yayılan hikayesinin yanında, benim için dizinin asıl yıldızları olan Mr.Bates ile Anna'ya karşı da özel bir sevgi besliyorum. Mr.Bates gibi insanların bu dünyada artık var olmayışlarını düşününce de, bu karaktere olan sevgim daha da artıyor. Maggie Smith faktörünü anmak isterim son olarak. Kontes Violet, diyalogları ve Maggie Smith'in döktürüşüyle dizinin en eğlenceli sahnelerine imza atıyor.

Downton Abbey görselleri

7- Supernatural
Supernatural deyince akan suların durduğunu beni tanıyanlar bilirler. Normalde 5 sezon olarak planlanan Supernatural'ın 6. sezondaki gidişatından çoğu kişi memnun kalmamıştı, esasında ben de öyle fakat kovboy Dean ve Sam'le Geleceğe Dönüş göndermelerinden tutun, Dean-Castiel-Sam üçlüsünün kendi dizilerine konuk olmaları ve Crowley'li her bölüm altın değerindeydi benim için 6. sezonda ve 4.ve 5. sezonlara göre vasat bir sezon olsa da, bazı kaydadeğer bölümler de vardı dizide. 7. sezon ise süper başlayıp an itibariyle vasat bir şekilde ilerliyor dersek yeridir. Esasında dizinin vasatlaştığını düşündüren unsurlar, Castiel'li Crowley'li Lucifer'li Michael'lı Zachariah'lı sahnelerle kıyamet temasının çıtayı iyice yükseltmesiydi. Yoksa Supernatural, korku klişelerini eğlenceli ve geyik bir şekilde ele alan, bunu yaparken de aile ve kardeşlik duygularını öne çıkaran kendi halinde bir diziydi 4. sezona dek. Ne olduysa Castiel geldikten sonra oldu. İşler ciddiye bindi. Artık Castiel'siz bir Supernatural düşünülemez oldu. Naptın bize Castiel, nerde bu Castiel, ne zaman gelecek diye sayıklayıp duruyoruz ve Bobby Singer'a olan oluyor o arada. Bobby'i aslında ne kadar çok sevdiğimizi hatırlıyoruz. Şüpheci ve duygularını açığa vurmayan Bobby'nin Dean'le Sam'e asıl babalık yapan kişi oluşuyla sezon arası bölümü yüreğimizi sızlattı. Dean ve Sam cephesinde ise, Dean'in eski eğlenceli haline dönmesi tüm kayıplarının ardından zor görünürken, bir nevi zombiye dönüştüğü bölümde yardırmıştır yine Jensen Ackles o tapılası mimikleriyle. Sam'e önceki sezonlarda gıcık olurken, 7. sezonda kendini toparlaması ve Mark Pellegrino'nun Lucifer'ini daha fazla bölümde görme isteğimizi körükleyen sahneleri, Sam'e eskisi kadar nefret beslemememi sağladı. Son olarak, 7.sezondaki Leviathanlar sorunu çok uzarsa dizinin daha da ivme kaybedeceğini ekleyim. Sera Gamble da özlediğimiz karakterleri geri getirirse, onun ve yapımcıların hakkında beslediğimiz nefret hisleri azalabilir belki zira, nasıl ki Game of Thrones'da, hiçbir karakterin güvende olmayışı ve her an herkesin ölebileceği olayını seviyorsak, Supernatural'da da her karakterin bir şekilde geri gelişi olayını seviyoruz. Ayrıca kadın karakterleri öldürmekten vazgeçseler daha da çok memnun olacağım. Ellen'la kızını özlüyorum.

Supernatural görselleri

8- Game of Thrones
Fırtınalar koparan Game of Thrones'a gelelim. Neden daha üst sıralarda değil, diyecektir bazılarınız. Çünkü şahsen, bu tür entrikalı, krallı, taht kavgalı dönem dizileriyle pek aram yok. Camelot'u da sırf Eva Green için izlemiştim mesela. Game of Thrones'a da ilk başlarda hiç ısınamadım. Dizinin televizyona getirdiği kalite, görsellik ve yenilikleri kabul ediyorum ancak bu kadar nefret uyandıran karakteri bir arada görünce, üstelik ensest temasının iticiliğini ve seksist başlangıcı da hesaba katınca (izledikçe Lady Stark olsun, Aria olsun ve de Daenerys olsun kasırga gibi estiklerini gördüm tabii) birkaç bölüm izleyip bırakmıştım diziyi ve bu kadar çok fırtına kopmasını da gereksiz bulmuştum. Hala da gereksiz buluyorum aslında. Sanırım insanlar Lost etkisiyle Yüzüklerin Efendisi havasını taşıyan bir dizi beklentisi içindeydiler. Yine de, Supernatural kısmında vurguladığım gibi, hiçbir karakterin güvende olmayışının, her karakterin hikayede önemli bir yer tutuşunun, şok edici sahnelerinin ve vesairelerin Game of Thrones'u yılın iyilerinden biri haline getirdiğini kabul ediyorum. Birçok unutulmaz sahnenin varlığı ayrı bir yazı konusu gerektiriyor. Sonbaharda bir şans daha verdim diziye sevdiğim karakterler Arya, Jon Snow, Daenerys Targaryen ve Tyrion Lannister'ın hatırına. İyi de yapmışım, yoksa ejderhaları uyandıran Danerys'in gerzek kardeşiyle ayı kocasının arasında giderek müthiş bir yerlere doğru giden hikayesini, Arya'nın sevimli dikbaşlılığını, o melul yüzlü Jon Snow'un varlığı bile her şeye isyan olan karakteriyle kuzeyde başlayan sessiz mücadelesini ve belki de sırf Game of Thrones'un değil, televizyon tarihinin en sağlam karakterlerinden biri olan Tyrion Lannister'ın gidişatını göremeyecektim. O sarı çiyanı hizaya getirecek kişi olabilir Tyrion ancak kitapları okumadığımı söylemem lazım bu noktada. 2. sezonda, ölen kral Baratheon'un kardeşi de girecek işin içine duyduğum kadarıyla. Mutlaka taraf tutmam gerekirse, ejderha kraliçesi Daenerys Targaryen'i tuttuğumu, (Targaryen'lerin geçmişinin karmaşık olaylara uzandığını duymamın etkisi de var tabii) ancak böyle bir dünyada bir kadının tahta geçmesinin imkansızlığının da farkında olduğumu belirtmem gerekir. Starkları sıkıcı ve muhafazakar bulurken, Lady Stark'ın yeri geldiğinde kocasından daha cesur ataklarda bulunuşu memnuniyetimi kazandı. Sansa'nın uyuzluğuna sinir olurken, son iki bölümde kıza resmen acıdım. O dönemin genç kızlarından beklenenleri yerine getiriyor yalnızca Sansa aslında. Tyrion dışındaki diğer Lannisterlar için ise küfürsüz bir yorum yapabilmem çok zor dostum.

Game of Thrones görselleri

9- Luther
6 sezonluk ilk sezonun ardından 4 sezonluk ikinci sezonla 2011'de yine kısa ve öz bir etki bırakan İngiliz dizilerinden biri olan Luther'ın ikinci sezonunu ilk sezonu kadar sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Sanırım artık polisiyelerden bıkmamın da bunda etkisi büyük. Bir polisiye olarak, gerek sistemdeki birçok çarpıklığa gönderme yapması, gerek şeytana pabucunu ters giydiren seri katilleri ve kötü adamları, gerek DCI Luther'ın BehzatÇvari tavırlarıyla Luther dizisi, son zamanların en iyi polisiyelerinden biri. Idris Elba'da bir James Bond havası da almadık değil. Ruth Wilson'ın femme fatale karakteri ve göründüğü her sahnede büyüleyici bir etki bırakmasına rağmen, senaristlerin Luther'la Alice arasında klişe bir ilişki süreci izletmemeleri de takdire şayan unsurlardan sayılabilir. Yine de, gönül isterdi ki, Alice şok edici olaylara imza atsın ya da Luther'a gizliden gizliye yardım etmeye devam etsin.

Luther görselleri

10- House
House'ın artık sona erdirilmesi gereken dizilerden biri olduğunu düşünüyorum çünkü çok uzamasının yanısıra, Cuddy'nin gidişi eski günleri aratıyor. 6 ve 7. sezonlarda Cuddy'i daha çok tanıyıp sevmiştik ve House-Cuddy ilişkisini de artık tükettiğimze göre, ya müthiş çarpıcı yenilikler yapmaları lazım dizide, ya da tadında bırakıp bitirmeleri lazım. House'ı hala izlememin sebebi, House'ın o meşhur kişiliğinin yol açtığı olaylar ve milletin davranışlarını irdeleyişiyle geçen eğlenceli psikolojik diyaloglar. Wilson faktörü bir de. 8.sezonun sadece ilk birkaç bölümünü izlesem de düşüncelerim bunlar. Hapishanede geçen sezon açılışı bölümünü süper bulmuştum. Sonrasında hastaneye dönüşüyle geçen olaylar ve değişen hastane düzenine ayak uydurma çabaları da yenilik açısından izlenesi kabul edilebilir fakat House'ın ekibini o denli itici buluyorum ve Cuddy'nin yokluğuyla birlikte bu iticilik o denli daha fazla batıyor ki gözüme, sağlam bir finalle bitirilmesini bekliyorum dizinin. Gerçi, söylediğim gibi, son 5-6 bölümü izlemedim bu yazıyı yazdığım an itibariyle ama lütfen Taub'u boğmama izin verin!

House görselleri

11- Fringe

Bilimkurgu kontenjanından favorim Fringe. Daha üst sıralarda da olabilirdi aslında ama 4. sezonun gidişatıyla ilgili karmaşık duygular içerisindeyim. 3.sezonun ikinci yarısını müthiş bulmuştum. Olayların bağlanışı, işlenen konular, fantastik ve bilimkurgu ucubeleri, paralel evrenle mücadeleler, Fauxlivia'nın yol açtığı tahribat derken hop oturup hop kalkmıştık. 4. sezonda ise, Olivia Dunham mesela Fauxlivia yüzünden geri planda kaldı ve hikayenin gidişatı dolayısıyla tutuk görünüyor. Paralel evrenle iç içe geçen bölümler bir yana, bazı bölümlerin bir bilimkurguya göre gayet sıkıcı geçtiğini de kabul etmeliyiz. İhtiyacımız olan şey, Fauxlivia ile bizim Olivia'nın beraber çalıştığı bölümdeki gibi, yer yer uygunsuz ve komik sahnelere yer veren bölümler, yoksa sırf Walter'ın garip istekleri yetmiyor izleyiciyi tebessüm ettirmeye. Walter Bishop'ı bir tanedir. Peter muamması nasıl bir sonuç verecek diye de merak ediyorum ama benim açımdan ilk zamanlarını aratıyor Fringe. Ben gideyim, Battlestar Galactica'ya başlayayım en iyisi.

Fringe görselleri

12- Gossip Girl

Gossip Girl gibi herkesin herkesle ilişki yaşadığı dizilerle alakam yoktur aslında. Suçlu zevkler kategorisinde benim için Gossip Girl ve sırf geyik olsun diye başlayıp sonra da bırakamadığım dizilerden biri haline gelmiştir. Ayrıca her bölümün bir moda defilesi gibi oluşu da çoğu kişinin diziyi hala izlemesinin başlıca sebeplerinden sayılabilir. Üstelik, diziyi istediğiniz kadar yüzeysel bulun, böyle bir diziden Dan Humphrey gibi bir karakter çıkabilmiştir. Blair-Dan diyalogları, en az Chuck-Blair ikilisi kadar ilgi çekiciydi. Gossip Girl'ün son iki sezonunu, ilk sezonlarındaki lise entrikalarından daha eğlenceli bulduğumu söylemek isterim bu noktada. Hiç değilse Serena, Dan, Blair, Chuck gibi karakterler kendi yaşamlarının gidişatını sorgulamaya başladılar. Prenses Blair'ın sonu nereye varacak diye çekirdek çitleye çitleye izliyoruz bakalım.

Gossip Girl görselleri (pek fazla olmasa da)


13- True Blood 
Eric Northman'ın bu denli işlevsiz kaldığı bir sezona, 13. sıra çok bile. Sookie-Eric ilişkisini de tükettiğimize göre, artık daha eğlenceli ve heyecanlı bölümler izleyebilir miyiz? Bir kere Sookie'nin rüyaları çok sıkıcıydı. Cadılı 4. sezon da iyi başladı engizisyon göndermeleriyle ama giderek kabak tadı verdi. Vampir kralı ilan edilen Bill ilk başlarda yadırgatsa da, Eric'in çizilen karizmasının yanında, 4. sezonun karizma kontenjanını doldurdu. 4. sezonun en iyi yanı, Jessica-Jason yakınlaşmasıydı. Jessica ana karakter olsa keşke. Lafayette'e ve Pam'e oldu olan bir de. Üstüne üstlük, Alcide'nin kız arkadaş sorunsalı, vampir toplumuyla ilgili azınlıklara gönderme yapan fakat bu konuyu yeterince iyi işleyemeyen bölümler, Sam Merlotte'la kardeşi arasındaki kavgalar, Tara'nın her zamanki uyuzlukları, sırf zaman doldursun diye eklenmiş karakterler ve olaylar izlenimi vermekten öteye gidemediler. Suçlu zevkler, vampirler falan dediysek, bu kadarını da yemiyoruz.

True Blood görselleri 


14- The Big Bang Theory

Nerd'lerin sosyal hayattaki yadırganacak davranışları üzerine kurulu bir komedi dizisi olan The Big Bang Theory, Wollowitz'le Sheldon'a kız arkadaş gelişiyle ilişki komedisi dizilerine döneli beri yokuş aşağı gitmeye başladı. Halbuki Sheldon-Penny diyalogları, bazingalar ve daha nice Sheldon esprileriydi diziyi sevdiren. Sheldon'ın ruh ikizi Amy Farah Fowler'ın Penny'le kanka olma çabaları olsun, abazan Wollowitz'in annesiyle bağrışmaları ve kız arkadaşıyla annesinin arasında kaldığı sahneler olsun giderek itici bir hale geldi dizi ve ilk iki sezonu mumla arattı. Raj da aslında komik bir karakter ve bazen esprileri cuk oturuyor ancak Hindistan ve kültür klişeleri de yetti artık. Bana da diziyi bırakmak düştü tabii.

The Big Bang Theory görselleri

Cuma, Aralık 02, 2011

Beyaz At


Elsa Triolet, İkinci Dünya Savaşı öncesinin kaygısız Fransa'sında, Michel Vigaud adlı bir gencin öyküsünü anlatıyor sağlam bir gözlem gücüyle yazılmış Beyaz At adlı bu pek güzel ve yalın bir dille yazdığı romanında. Michel Vigaud, başına buyruk, yaşadığı dönemin ikiyüzlü ortamlarında çevresindekilerin tüm ilgisine karşın kendisini hep yalnız hisseden, çevresindekilere karşı olan etkisinin pek farkında olmayan, çevresine olan etkisinin farkında olsa yaşamı bambaşka yönlere kayabilecek enteresan bir karakter. Çoğu erkeğin özenebileceği bir yaşam süren Michel için bunların hiçbirinin bir önemi yoktur aslında. Annesini erken yaşta kaybettiğinden kimsesizliği ve yalnızlığı çok önceleri tanımıştır. O uçarı olmaktan çok uzak, hep özgürlüğünün peşinde koşan ve kalabalıklar içindeki yalnızlık duygusunu son raddesine kadar hisseden, müziğe karşı yetenekli ancak bunu uygulama becerisi konusunda acemi, tüm sahteliklerin ortasındaki en gerçek kişiliktir. Yaşamına giren kadınlar arasından Francine, Marina, Elizabeth, Mary ve Simone'un hepsiyle farklı ölçeklerde ilişkileri olur. Ve de Paris'le. Francine'le küçük sırları, Marina'nın karizması, kendisinden yaşça büyük Mary'nin ondan bir beklentisi olmaksızın Michel'e tüm yaşamını ve servetini verişi, Simone'la daha çok dostluk ekseninde gelişen ilişkisinin yanında, sevgisini hak etmeyen bir kadın olan Elizabeth'le yaşadıkları en hüzünlüsüdür haliyle. Hayatı boyunca, hayalindeki Beyaz At'a binip fedakarlık ve kahramanlık yapma düşleri kuran Michel, savaşın çirkin gerçekliğini ilk görebilen kişilerden de biri olur aynı zamanda. Romanın sonundaki mektup ise, belki romanın verdiği etkiden bile daha bir büyük etki uyandırır okurda.

Elsa Triolet'nin birçok yerde yalnızca, şair Aragon'un, hakkında şiir yazdığı kadın olarak tanınması büyük talihsizlik ve edebiyat adına çok büyük bir kayıp. Telos Yayıncılık'taki cevherlere de daha dikkatle göz atmakta fayda var.

Salı, Kasım 29, 2011

Sinema güncesi: Drive, Win Win, Even The Rain

Drive

Yönetmenliği ve sinematografisiyle çok başarılı bir film Drive. Nicolas Winding Refn bu denli vasat bir senaryodan böyle akılda kalıcı ve özellikle açılış sahnesiyle seyirciyi avucunun içine almayı başaran bir film çıkarabildiyse, çok daha özgün bir senaryoyla kimbilir neler yapabilir dedirtiyor.

Drive'ı 90'lı yıllarda izleseydim müthiş bir film olduğunu düşünürdüm. Şimdi izlediğimdeyse, birçok sahnede, bu filmi daha önce defalarca gördüğüm hissinden kurtulamadım. Açılış sahnesindeki etkiyi devamında getirememiş, antikahraman filmi olmaya çalışan bir aksiyon filmi izlenimi veriyor bu haliyle. Yönetmenliğinin yanında, Ryan Gosling ile Albert Brooks'un müthiş performanslarının da filmin bu denli övülmesinde payı büyük. Fakat Gosling ile Mulligan arasında geçen sahnelerde, son zamanların en başarılı kadın oyuncularından biri olduğunu düşündüğüm Carey Mulligan'ı bu kez inandırıcı bulamadım. Ryan Gosling desen, Half Nelson dışında seviyorum diyebileceğim bir filmi olmadı hala. Esasında bu oyuncu kadrosu da (Bryan "Walter White" Cranston, Christina "Big Boobs" Hendricks, Ron Perlman ve de Carey Mulligan) filmden çok fazla şey beklememize neden olan etkenlerden. Gelin görün ki, karakterlerin birbirleriyle uzun uzun bakışıp birbirlerine dakikalar sonra cevap vermelerinden derin manalar çıkarma modasına uyamıyorum maalesef.


Win Win

Sandra Bullock'un da bir adet Oscar heykelciği olsun diye çekilmiş izlenimi veren The Blind Side filminin bağımsızlar cenahındaki versiyonu. Win Win bağımsız Amerikan sinemasının bir örneği olduğundan, Paul Giamatti'nin her zamanki gibi döktürdüğü ana karakterin, sorunlu bir genci evine alıp ona yardımseverlik gösterişinin ardında başka gerçeklerin, başka niyetlerin olduğu açık açık dile getirilebiliyor. The Blind Side'ın yapamadığını yapan Win Win'de ikiyüzlü ve açgözlü batılılar sert bir dille eleştirilmiş oluyorlar böylece. Yine de, Thomas McCarthy'nin bu son filmini, önceki filmleri The Station Agent ve The Visitor kadar sevemedim. Belli bir noktadan sonra, her seferinde karşımıza çıkan bir zirveye ulaşma öyküsüne dönüşüyor Win Win ve birçok sahnesiyle de pek eğlenceli gelmiyor. Filmin Türkçe adı olarak layık görülen "Kazananlar Kulübü" ile de, bu şekilde izleyici çekmek hedeflenmiş belli ki.



Tambien La Lluvia/Even The Rain

Film içinde film, sahne içinde sahne olayını iyi işleyen, bunu yaparken de sömürgeciliğe ve sisteme nanik yapmayı ihmal etmeyen bir film Even The Rain. Bir yanda halkın suyunu büyük şirketlere peşkeş çekmeye çalışan hükümet (film ekibiyle başkan arasındaki diyalogda ülkemizde yaşananlarla iki resim arasındaki farklar-benzerlikler şeklinde noktalar yakalamak mümkün), diğer yanda sömürgecilikle ilgili bir film-belgesel yapmaya çalışan ikiyüzlü film ekibinin hikayesi paralel olarak ilerliyor. Suya, en doğal insanlık haklarına sahip çıkmak için sokaklara dökülen halkın isyan sahneleri, sömürgecilik döneminde yaşananları belgesel haline getirmeye çalışan film yapımcılarının sahte insancıllığı, çektikleri sahnelerin adeta bir "film içinde film" havasıyla sömürü düzeninin yalnızca çehre değiştirdiğini vurgulayışları, yerli oyuncuları sömüren film ekibi üyesinin sonunda ters köşeye yatırışı, cennetin içindeki cehennem süper bir kurguyla anlatılıyor. Belgesel sahnelerindeki rahiple yerlilerin karşı karşıya geldiği sahne, en az isyan sahneleri kadar etkileyiciydi. Tarih hep tekerrüden ibaret.

"Bu sahneyi ben yazmadım. Bu bir gerçekti ve yaşandı! Göstermek ve çekmek zorundayız!"

Filmde Gael Garcia Bernal başrolde görünüyor ama onunki daha çok bir yan rol. Bernal birkaç vasat filmin ardından durup durup çarpıcı bir filmde oynama geleneğini Even The Rain'de de sürdürüyor denilebilir. (Kendi yönetip oynadığı Deficit, tek kelimeyle berbattı. Sıradaki projesinin ise bir Scorsese filmi olduğunu hemen not düşeyim). Burada asıl dikkat çekenlerin ise Luis Tosar ile Juan Carlos Aduviri olduğunu söylemek gerekiyor yine de. Hikayede gerçek olaylardan esinlenildiğini de belirtmeme gerek yok sanırım İspanya'nın 2011'deki Oscar adayı filminde.