Elias Canetti bir dil, kültür ve kurgu ustası. Dostoyevski, Kafka ve James Joyce gibi yazarların birleşimi diye geçiyor birçok kaynakta. Kafka benzerliğinin kanıtlanmasına gerek yok. Romanın her satırına sinmiş Kafka'nın etkisi. İnsanı inceleme bakımından da Dostoyevski'ye benzerliği had safhada. James Joyce'un sadece Dublinliler'ini okuduğum için o konuda yorum yapamayacağım ama özellikle bu romanındaki Therese karakterini Doris Lessing'in Türkü Söylüyor Otlar romanının kadın karakterine fena halde benzettim şahsen.Kitaplarıyla yaşayan, kitaplarıyla soluyan, kitaplarını insanlardan üstün gören, daha doğrusu "kitaplar insan yaşamından daha önemlidir" diyen, yemek yemek gibi insan yaşamı için gerekli eylemleri bile çalışmaları için zaman kaybı olarak gören, günlük yaşamın ve sosyal hayatın riyakarlığını vurgulayan, insanlar ve kültür üzerinde çok yerinde gözlemleri olan, tüm bunlara karşın katıksız bir entelektüel faşist ve kadın düşmanı olan, aşırı mantıkçı, takıntılı ve sevgisiz, sonradan başına gelenlerden de görülebileceği üzere çarpık bir mantıkla, güya çok iyi analiz ettiği o dünyanın karşısına çıkardığı sıradan insanlarla içten pazarlıklı tiplerin elinde oradan oraya savrularak kurban konumuna düşen "dünyasız bir kafadır" Kien.
Therese. Kien'in evinde hizmetçi olarak çalışırken Kien'i kitaplara olan saygılı tutumuyla aldatan, Kien'le evlenip ona etmediğini bırakmayan, açgözlü, kurnaz ve yılışık, kendi doğruları ve kendi zavallı küçük dünyasıyla ortalığı cehenneme çeviren, görüp görebileceğiniz en rezil ve şirret kadın karakter. Kendi kendine gelin güvey olmanın cisimleşmiş hali olarak da görülebilir Therese. Romanın ilk bölümündeki Kien-Therese çatışmalarıyla 2. Dünya Savaşı'ndan hemen önce yazılan bu kitapta, günlük yaşamın faşist etkilerini ve dünyanın belki de en tehlikeli insanı olan "sıradan ve cahil insanın" terörünü bize aynen yaşatıyor Canetti.
İkinci bölümde "kafasız bir dünya" olarak kitlelerin yönlendirilebilirliği, sınıf ayrımları, parayla soluyan insanlar ve gitgite sağırlaşan ve körleşen bir dünya portresi çıkıyor karşımıza. Cüce dolandırıcı Fischerle'le ve diğer karakterlerle karşılaşan Kien'in yaşadıkları bambaşka bir boyuta dönüşüyor ve Kien kitaplarını rehine vererek kitaplarını kötülükten korumaya çalışırken tüm parasını ve gitgide aklını yitiriyor sonlara doğru. Cüce Fischerle'in Kien'in parasını aldıktan sonra toplumdaki yerinin tam tersi bir konuma gelmesi ve sonrasındaki akıbeti de baş döndürücü bir etkiyle okunuyor fakat Fischerle'in fazla geveze olması ve onun yardımcısı diğer karakterlerle ilgili bölümlerin de fazla uzatılması insanı yoruyor.
Kafadaki Dünya adlı son bölümde kapıcı Bay Pfaff'ın karısına ve kızına yaptıklarını okumak da katıksız bir sinir harbine dönüşüyor. Romanın belki de en "normal" denebilecek kadın karakteri olan Bay Pfaff'ın kızından bahsedilen az sayıdaki sayfada da günlük hayatın faşizmini yüzümüze çarpıyor Canetti bir kez daha.
Kardeş Kien giriyor sonra devreye. Doludizgin bir psikanalitik çözümlemeyle mitolojik ve tarihi göndermelerle dolu bu bölümleri kardeş Kien'in psikiyatrist olmasının ve romanın en "normal" denebilecek kişisi olmasının da etkisiyle bir parça dışarıdan bakış açısıyla okuyoruz. Diğer tüm karakterler de kendi mantıklarıyla ve bakış açılarıyla anlatılıyor ve romanın en büyük başarısı bu anlatım tarzı bana göre. Bununla birlikte, Canetti'nin Kien'in kardeşine verdiği mitoloji ve tarih söyleviyle kadın düşmanlığını daha da somutlaştırması ve romanda tek bir düzgün kadın karakter olmaması kafamda soru işaretleri bırakıyor. Romanda düzgün bir erkek karakter de var mı ki? ("Düzgün"den kastım çarpık bir mantıkla hareket etmeyen ya da faşist kişiliğe sahip olmayan, cahil ve içten pazarlıklı olmayan.) Romanın bilgini "dünyasız kafasıyla" Kien'in tüm bunlara rağmen bazı okurlarca kahraman muamelesi görmesi örneğin akıl alacak gibi değil ama ne bekliyorduk ki zaten böyle bir dünyadan. Canetti de insanı hayretler içerisinde bırakan bir yaşta, 26 yaşında yazdığı romanında bir umut ve çıkış görememiş zaten.
Çevirmen Ahmet Cemal'in romanın çeşitli önsözlerinde dile getirdiği gibi, (bu önsözlere mutlaka göz gezdirilmeli, özellikle de romanı bitirdikten sonra) ülkemizin de 80 sonrası güdük aydınlarını anımsatan Kien'in fikirlerini sıralarkenki üstünlük gösterisiyle "dış dünya" tarafından sürekli aşağılanması insanı düşündürüyor. Buna rağmen kendi doğrularına öylesine inanmış ki, kendi söylevinin büyüklüğünden öylesine emin ki, Kien'in faşist bakış açısının sadece eleştirel bir yaklaşım olup olmadığı ayrı bir düşünme konusu haline geliyor. Daha geniş düşünebilmek için diğer Canetti yapıtlarını okumakta fayda var ama ben uzun bir süre Canetti romanı ya da denemesi görmek istemiyorum. Bu haliyle, dünyanın en ustaca yazılmış kitabı olsa bile benim başyapıtım olamaz Körleşme çünkü tüm bu nefret ve tiksinti uyandıran karakterlerle bir haftadan fazla zaman geçirmek ve 500 küsür sayfa boyunca onlara katlanmak fazlasıyla bezdirici. Dünyanın kendisi yeterince bezdiriciyken kitapların da boğazımı sıkıyormuş hissi vermeleri en son istediğim şey.
Senin gibi aydın ve kitapsever olmaz olsun Kien. Sana bir tane Therese az bile. İkiniz de birbirinizi hak ediyorsunuz. Fazlasıyla.
5 yorum:
askerdeyken okumuştum körleşmeyi nefis bi inceleme olmuş, aklımdan çıkmayan bir hint deyişinden bahsediyordu çok sevimli buluyorum bunu:)
Bir ağaç kadar sert, Nehirler gibi kıvrımlı, Bir kadın kadar kötü, Bunca kötü ve aptal.
Kitap paylaşımlarınız çok güzel. Akıcı yazıyorsunuz. Tebrik ederim. Çok teşekkürler.
eyvah: Hintlilerin kadınlara olan tavırları malum olduğu için bu "özdeyiş" şaşırtıcı değil. Erkekler de pek meleksiydi zaten :)))
kitap kurdu: ben teşekkür ederim.
Eleştirinin başlangıcında evet dedim, bu kitap okunmalı...
Son bölümde ise çok ilginç bir kapanış hatta son parağrafta gülümseten bir son cümle...
Herşeye rağmen okumam gerektiğine inandım...
Teşekkür ederim bu akıcı, açıklayıcı ve cesur eleştiri için...
ben teşekkür ederim. okurken ne düşünüp hissettiysem onları yazmaya çalıştım. kesinlikle okunmalı "yine de" evet.
Yorum Gönder