Silvia Avallone - Bir Arkadaşlık
Samanta Schweblin - Yedi Boş Ev
Taylor Jenkins Reid - Daisy Jones & The Six
Bir rock’n’roll romanına, bir rock grubunun acısıyla tatlısıyla ilerleyen hikayesine kayıtsız kalmam mümkün değildi. Haliyle alıp okumaya başladım. Röportaj formatıyla yazılmış olması ve diyaloglarla ilerlemesi bir romandan ziyade uzunca bir Rolling Stone röportajı okuduğum izlenimi uyandırdı başlarda. Sayfaları çevirdikçe daha çok sevdim. Seks, uyuşturucu ve rock müzik üçlüsünün ter, emek ve gözyaşından bağımsız olamayacağının tam bir kanıtı bu kitap. Gerçek bir müzik grubunda yaşanması muhtemel olayları, çatışmaları, ego savaşlarını, dayanışmayı, tutkuyu, kıvılcımı, yaratıcılık ruhunu, gençliğin enerjisini, bir erkekle bir kadına müzik camiasındaki bakış açısının farklılıklarını en gerçekçi haliyle anlatan bir hikaye. Uyuşturucuyu havalı bir şeymiş gibi göstermemesi, gruptakilerin kendi ikilemlerini satır aralarına da yansıtabilmesi, 70’ler ruhunu ve dönemin müzikal atmosferini başarıyla aktarabilmesi de romanın artılarından. Karakterlerden en çok klavyeci Karen Karen’ı sevdim. Anlattığı hikayenin, müzik tarzının ve dönemin hakkını coşkuyla veren bir roman Daisy Jones & The Six. Canım Elif Nihan Akbaş'a çevirisi için emeğine sağlık.
Bernhard Schlink - Hafta Sonu
Bir grup eski arkadaşın hafta sonu buluşmaları kendi geçmişleriyle beraber Almanya’nın geçmişini de sorgulamalarına mahal verir. Nazilerden 11 Eylül’e siyasetin, şiddetin, dünya düzeninin sadece şekil değiştirdiğini vurguluyor Schlink bu romanında. Şiddete şiddetle mi karşılık verilmelidir sorusunu masaya yatırıyor. Her bölümde belli bir karaktere, o karakterin iç dünyasına, psikolojisine, geçmiş ve gelecekle hesaplaşmalarına odaklanan bir anlatısı var. Bazı karakterlerin çatışmaları eksik kalsa da Schlink’in iyi kitaplarından olduğunu düşünüyorum Hafta Sonu’nun. Temalarıyla da üslubuyla da Alman ve Avrupa edebiyatından beklenebileceklerin hakkını veriyor.
Jenny Erpenbeck - Gölün Sırrı
Gölün Sırrı değil de Göl Evinin Sırrı olabilirmiş kitabın adı aslında. 2.Dünya Savaşının yaralarını anımsatan, bazı bölümlerinden çok etkilendiğim, bazı bölümlerini fazla mesafeli bulduğum, farklı karakterlerle ilerleyen deneysel bir roman. Gidiyor Gitti Gitmiş kadar sevemedim.
Gert Hoffmann - Körler Kıssası
| Biz diliyle anlatılan bir öykü. Ötekileştirilenlerin yalnızlığı, dayanışmaları, Bruegel’in resmine konu olmak için çıktıkları yolculuk, tekrarlanan diyaloglarla kendilerini anlatma çabaları. Ressam açısından sadece bir model olmalarının yarattığı hüzün. Hoffman’ın romanı beni -en azından kitabı bitirdiğim an itibarıyla- aşırı etkilemese de üzerinde düşündükçe demlenen bir yapıt olmaya aday. Orta Çağ atmosferi, dönemin sefaleti de satır aralarından hissedilebiliyor. Çeviri çok akıcı ve başarılı. Judith Hermann - Yaz Evi, Daha Sonra Bu öykülerden çok umutluydum ama "Bir Şeyin Sonu" ile "Sonja" öyküleri dışında ısınamadığım, havada kalmışlığını sevemeğim öyküler oldu hepsi. Öykülerdeki karakterler de kendilerini pek önemsetmiyor. Günlük hayattan enstantaneler, ilişkiler, bir türlü sonuca varamayanlar. Merakımı giderdim hiç değilse fakat Hermann'dan çok daha iyi öykücüler var diye düşünüyorum. |
Lauren Elkin - Flanöz - Şehirde Yürüyen Kadınlar
Bir yandan topluma, sanatçılara, feminizme, şehirlere dair bir şeyler söylerken, bir yandan da kendi yaşamından anekdotlar veren yazarların kitaplarını çok seviyorum. Rebecca Solnit ve Patti Smith’le benzer noktalarda konumlandırdım Lauren Elkin’in yazdıklarını. En çok Agnes Varda, Martha Gellhorn, Jean Rhys, George Sand ve elbette Virginia Woolf’a dair yazdıklarını sevdim. Venedik bölümünü diğer bölümlere göre daha zayıf buldum ama o atmosferi derinden hissettim. Yazarın Japonya’da yaşadığı zorluklar Amelie Nothomb’un romanlarını getirdi aklıma. New York’a karşı iki arada bir derede hissettiklerini kendi yaşadıklarımla özdeşleştirdim. Okurların ilgi alanlarına göre yakınlık veya mesafe hissedecekleri bölümlere sahip bir kitap. Sokaklar, şehir hafızası, protestolar, yürüyen kadınlar, flanözler ve özgürlük manifestosu. Çevirinin son derece akıcı ve güzel olması da kitabı sevdiren etkenlerden.
Sizin favorileriniz ve hayal kırıklıklarınız hangileri oldu bu ay?

2 yorum:
Flanöz'ü bayıldığım şehir Tiflis dönüşü okumuştum. Sonra Olga'nın Koşucular'ının bazı bölümleri ile kolajlayıp bir yazımın içinde şöyle bir paragraf oluşturmuştum: "Çok keyifli bir seyahatin dönüşünde Laura Erkin'in, Flanöz-Şehirde Yürüyen Kadınlar'ını* okumuştum. Oradaki bazı tanımlamalarla Olga'nın, Koşucular'daki karakterlerden biri üzerinden gezginlik hallerine yönelik cümleleri hoşuma gitmiş, kendime de pay çıkarmıştım. Kitaba ve dolayısıyla yeni tanıştığım yazara bayılmıştım; örtüşmüştüm. Ruhum çoktan kitabın içinde bir karakter halini almış, havanın sıcak ya da soğukluğunu hisseder hale gelmişti. Onun gezme konusundaki felsefesi ile Laura Erkin'in gezmek üzerine ifadelerini pek benzeştirmiş, bu örneklemelerden yola çıkarak da kendimizle övünmüştüm."
Eğer okumadıysan bu minvalde bir kitap olarak Calvino'nun Amerika'da Bir iyimser'ine bir göz at derim. Amerika'nın 1959-1960'larında bir gezgin.
Yazından anladığım üzere Gölün Sırrı biraz daha bekleyebilir:))
@buraneros: Ne güzel kendi deneyimlerinle, gezinle, yaşadıklarınla bütünleştirmişsin kitabı. Koşucular'ı ben sevemesem de benzer tatlar yakalaman ilginç geldi. Calvino'nun o kitabını okumadım. Okumadığım bir Calvino kitabı çıktı diye sevindim bak şimdi. Çok teşekkürler.:) Gölün Sırrı'nı kafan rahatken okumanı öneririm merak ediyorsan.:))
Yorum Gönder