Son zamanların en iyi komedi dizisine mutlaka bir şans vermeniz konusundaki ikna çabalarımdan biri olacaktır bu yazım. Artık kötü bir şaka haline gelen How I Met Your Mother (cidden hala Ted'in uzadıkça uzayan hikayesinden, Barney'nin hepaynılıklarından ve Marshall neyse de Lily'nin iticiliğinden bıkmadınız mı?) ve Sheldon Cooper'ın nev-i şahsına münhasır kişiliği dışında izleyiciye artık genellikle grup içi romans ilişkilerine odaklı bir espri anlayışı sunmaya yönelen The Big Bang Theory'nin dışında alternatif arayanlara iyi gelecektir Community.
Kısaca, Greendale Community College'deki bir çalışma grubunun başından geçen eğlenceli olaylara dayanıyor dizi. Community'de grup üyelerinin yalnızca beyaz Amerikalılardan oluşmaması (Friends ve Seinfeld ne kadar şahane komedi klasikleri olsa da, bu açıdan eksiklikleri olduğunu kabul etmek gerekir), günlük hayatta küçük gibi görülebilecek fakat ayrımcılık açısından düşündürücü anları vurgulaması, yalnızca karakterlerin şapşallıklarına odaklanmayarak zekice diyaloglara yer vermesi, izleyicinin beklentisini karşılayacağım diye, her ne kadar romansa bir şekilde yer verse de, beklenen karakterler arasında beklenen romantik ilişkilere yüz vermemesi ve karakterler arasındaki romantik ilişkilerin dizinin önüne geçmesine izin vermemesi, her daim yenilikçi olması diziyi izlemeniz için en önemli sebepler. Bunlara ek olarak, tematik bölümlerin diziye kattığı güzellikler saymakla bitmez. Okulun bir paintball savaş alanına dönüştüğü efsanevi sezon finalleri, Halloween bölümleri, olayların bir belgesel formunda röportajlarla ele alındığı bölümler, "bottle episode" olarak anılan ve karakterlerin aşırı tepkilerinin komik anlara yol açtığı tek mekanda geçen bölümler, grup üyelerinin Pulp Fiction'daki karakterleri canlandırdıkları bölüm, karakterlerin kuklalara ve bilgisayar oyunlarındaki sanal karakterlere dönüştüğü bölümler, Troy ile Abed'in battaniye kampları ve Abed'in rüya odasında (Dreamatorium) geçen sahneler bu şenlikli ve unutulmaz bölümlerin yalnızca bir kısmı. Sayısız ve dozunda kullanılan popüler kültür göndermeleri de cabası-özellikle de çeşitli filmlerle Friends, Lost ve Dr.Who'ya yapılan göndermeleri anmamak olmaz. Zaman zaman konuk oyuncu olarak arz-ı endam eden ünlü oyuncular da pek hoş sürprizlere neden oluyorlar (spoiler olmasın diye bu isimleri saymayayım fakat ille de görmem lazım diyorsanız şuraya tıklayabilirsiniz).
Bu çalışma grubunun kuruluş öyküsü, grubun lideri konumundaki Jeff Winger'ın kampüste gördüğü sarışın hatunu (Britta Perry) tavlama bahanesiyle bir grup kurmasına dayanmakta. Zamanla hayatlarının olmazsa olmazı haline gelen çalışma grubu, farklı etnik kökenlerden ve yaş gruplarından karakterleri içeren 7 kişiden oluşmakta. Karakterleri tanıyalım:
Jeff Winger (Joel McHale)
Grubun kurucusu Jeff Winger. Yukarıda da belirttiğim gibi, gayet "kişisel" nedenlere dayanıyor grubu kurma amacı. Jeff sahte diplomayla avukatlık yaptığı ortaya çıkınca meslekten men edilen eski bir avukat. Sahtekarlığı ortaya çıkınca kendini Community College'de buluyor bu kez "gerçek bir hukuk diploması" almak için. Görüldüğü gibi, ikna kabiliyeti oldukça yüksek kurnaz bir tip var karşımızda ve bu ikna kabiliyeti grubun kimi zaman tökezlediği ve birbirine girdiği anlarda çok işe yarayarak grubu toparlama işlevi görüyor. Jeff Winger'ın en önemli özelliği ise bu cin fikirliliği değil, kendine aşık, özgüveni aşırı yüksek bir adam olması. "Jeff Winger'daki gamsızlık bende olsa" dedirtmiyor da değil tabii. Biraz Himym'ın Barney'sini de andırıyor bu açıdan fakat Barney'nin aksine, Jeff Winger'ı tanımlayan karakteristik özelliği çapkınlığı değil, daha çok kendine aşık olması. İlham kaynağı büyük ihtimalle James Bond'dur zira her daim şık ve paçası düzgün. Metroseksüel olduğu da söylenebilir. Kendine aşık bu hallerinin kimi zaman çok komik olaylara neden olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Gruptaki hiçbir karakterin mükemmellik timsali olduğunu söyleyemeyiz ve Jeff de bazen çok bencil olabiliyor fakat son kertede grubun lehinde gerçekleşiyor eylemleri.
Britta Perry (Gillian Jacobs)
Elisabeth Shue'ya benzerliğiyle dikkat çeken Gillian Jacobs tarafından canlandırılan Britta Perry, zamanında kolejden atılan ve şimdi tekrar koleje başlamış 28-30 yaşlarında ve hep gereksiz yere muhalif halleriyle zaman zaman önemli noktalara parmak basan fakat çoğu zaman milletin sinirini bozan bir karakter. Grubun en az eğlenceli karakteri olarak görülüyor. Alternatif bir hipster havalarındaki Britta Perry karakterinin nezdinde, Amerikalıların politik doğruculuk kisvesi altındaki ikiyüzlülükleri bolca eleştiliyor. En liberal batılının bile, özellikle doğulular ve ayrımcılık konusunda ne klişe bakış açılarına sahip olduğunu göstermesi açısından Britta Perry karakteri, dizinin politik dertlerini vurgulaması açısından kilit konumunda. Britta o kadar da korkunç bir insan değil tabii. Çıkış noktası iyi niyetli ve bazen oldukça fedakar da olabiliyor. Genelde Jeff'le birlikte grubu hizaya sokma işlevi de görüyor ve gereksiz anarşistliğine rağmen gruptaki rolü önemli.
Abed Nadir (Danny Pudi)
İşte tüm zamanların en iyi dizi karakterleri listelerinde mutlaka olması gereken bir karakter. Abed diğer karakterlerden hep farklı bir yerde duruyor ve bazen yalnızca gözlemci konumunda kalıyor. Diğer karakterlerin gevezeliğinden çok nasibini almamış Abed ve daha çok "az ve öz konuşan karakter" konumunda olduğundan, göründüğü hemen hemen her sahne, sarf ettiği her diyalog hazine değerinde.
İlk bakışta dizinin sosyal açıdan arızalı nerd karakteri olarak görünen Abed'in bildiğimiz nerd'lerden olmadığı kesin. Asperger Sendromlu olduğu söylenen Abed'in gerçeklikle kurgu arasında sorunlar yaşaması fazla abartılmadan işleniyor dizide. Sheldon Cooper gibi ukala bir nerd beklememenizde fayda var, zira Abed kendini dizilere çok fazla kaptırdığı için dışlanıyor toplumdan daha çok. Hayatı filmler ve diziler ekseninde yaşayarak, karşılaştığı sosyal durumları sadece izlediği filmlerle dizilerde gördüğü sahnelere dayanarak yorumlamaya çalışan Abed, Community'deki en önemli bölümlerin ve en yenilikçi tematik bölümlerin varlığının müsebbibi. Daha fazla konuşarak sürprizleri bozmamakta fayda var ancak kendisinin en başarılı ve eğlenceli Batman yorumlarından birine imza attığını da eklemek isterim. Dizide en sevdiğim karakter Abed'dir tartışmasız.
Troy Barnes (Donald Glover)
Troy grubun en eğlenceli karakterlerinden biri. Abed'le dostlukları ilerledikçe de, eğlenceli dostlukları diziye çok şey katıyor. Lisedeyken çok popüler bir futbolcu olan Troy, popülerliğinin getirdiği beklentiler kendisine fazla gelince kendisini kasıtlı olarak sakatlıyor ve mütevazı Greendale College'de buluyor kendini. Başlarda kibirli ve bencil görünürken, Abed'in etkisiyle daha iyi niyetli bir karaktere dönüşüyor ve dizinin ikinci nerd'üne dönüşüyor. Gerektiğinde oldukça fedakar da davranabiliyor Troy ve bazı bölümlerde gruptaki kaosu düzeltmekte anahtar rolü oynuyor.
Annie Edison (Alison Brie)
Alison Brie'ye Mad Men'den aşinaysanız, Community'de ilk başlarda abartılı görünse de, karakterini sezonlar ilerledikçe daha iyi oturttuğunu ve harikalar yarattığını göreceksiniz. Mükemmelci ve pek çalışkan bir öğrenci olan Annie, zaman zaman çocuksu dişiliğini ön plana çıkararak günü kurtarmaya çalışsa da, özünde iyi bir karakter. Farklı bir dizi olsa, dizinin prensesi olarak karşımıza çıkardı. Tuttuğunu koparan, dikbaşlı ve amacının peşinden sonuna kadar giden hırslı biri Annie. Bazen gereksiz yere hırslı, bazen de grubun en vefalı üyesi. Annie'nin gelişimini izlemek gerçekten keyifli. Unutulmaz paintball performansı da üstteki resimlerde görülebilmekte.
Shirley Bennett (Yvette Nicole Brown)
Shirley bir savaşçı. Boşandıktan sonra üniversite eğitimi almak için Greendale College'e gelmiş iki çocuklu bir kadın. Shirley'nin grup üyelerinin, özellikle de ateist Britta'nın en çok sinirini bozan özelliği, aşırı dindar bir katolik oluşu. Grubun en keskin dindar üyesi oluşu, yenilikçi kisvesi altındaki önyargılı insanlara da bir gönderme olarak öne çıkıyor. Bunların dışında, bazen çok titiz ve yapmacık da olabilen anaç tavırları var fakat öfkeli hallerinden bucak bucak kaçmak gerekiyor. Amerikan televizyonlarında hem siyahi hem nispeten kilolu kadın karakterler genelde karikatüre dönüşen rollere çıkarılırlar fakat Community'nin tavrı baştan belli olduğu için Shirley'nin aracılığıyla daha sahici bir karakter izleyebiliyoruz. Boşanmasının başına gelen en iyi şey olduğunu iddia etmesine rağmen, mahremine oldukça düşkün ve mücadelesi diğerlerinden daha farklı bir yönde.
Pierce Hawthorne (Chevy Chase)
Grubun en yaşlı üyesi olan Pierce, aynı zamanda grubun en kıl üyesi. Okula yıllardır zaman geçirmek için gelen, tıpkı Jeff gibi babasıyla sorunları olan zengin biri Pierce. Kapitalist, eski kafalı, bencil, fesat, ayrımcı ve ırkçı tavırlarıyla çoğu zaman grup üyelerini ve izleyicileri çileden çıkarsa da, Pierce'ın varlığı grup üyelerinin kendilerini sorgulamaları konusunda bir ayna işlevi gördüğünden önem taşıyor. Özellikle 2.sezondaki "grubun kötü adamı" halleri çeşitli fırtınalara yol açıyor. Kimilerince çok eğlenceli bir karakter olarak görülebilir Pierce ve eğer Seinfeld'deki George Costanza'nın hastasıysanız, Pierce'ın sahnelerinde de bol bol eğleneceksiniz fakat yaptığı bazı affedilmez hatalarla Community'nin en az sevdiğim karakteri Pierce'dır benim açımdan.
An itibariyle 3 sezonu yayınlanan ve 4. sezonunun süresiz ertelenmesiyle Arrested Development'ın akıbetine uğrayacağından korkulan NBC dizisi Community'nin 4. sezon bölümlerinin Şubat 2013'te yayınlanacağının açıklanmasıyla yüreğimize su serpildi. Birçoklarınca Scrubs ve Arrested Development dizileriyle yakın akraba olarak görülüyor Community. Her ikisini de izlemediğimi itiraf etmeliyim bu noktada ve Scrubs'a bir türlü ısınamasam da, Arrested Development'ı izleyeceğim kesin. Community'nin çeşitli ödül törenlerince görmezden gelinmesi isyan ettiriyor fakat dizinin tüm cesur göndermeleri düşünüldüğünde, belli başlı bakış açılarından nadiren taviz veren Akademi'nin bu tavrı hiç de şaşırtıcı değil. İzleyicinin güvenli bölgesinden çıkmasını talep eden bir dizi Community ve yan karakterlerden binbir surat Dekan Pelton ile her sezonda farklı bir konumda gördüğümüz Chang'e de dikkat çekmeden bu yazıyı sonlandırmak olmaz.
Community görselleri
Cumartesi, Kasım 10, 2012
2012'den Gişe Manzaraları
Nolan'ın son Batman'i
Batman deyince akan sular duruyordu. Tim Burton'ın Batman filmlerini izleyerek büyümüş ve Joel Schumacher'in karikatür tipler geçidiyle dalga geçerek lise yıllarını tamamlamış bir nesil için ise Nolan'ın üçlemesinin izleyicileri ikiye bölmesi garipti. Bir yanda, "Memento dışında iyi filmi yok, dünyanın en şişirilmiş yönetmeni, zaten gişede çok fazla izleyeni olduğu için ağzıyla kuş tutsa yaranamaz benim kutsal entelektüel görüşüme" diyenler, diğer yanda Christopher Nolan'a tanrı gözüyle bakanlar, en ufak bir eleştiriye tahammül edemeyenler, hayranlıklarını abarttıkça abartanlar. Bir de, filmi sinemada bayıla bayıla izleyip iş internette yorum yazmaya gelince havalı ve entelektüel sinefil imajı çizmek için ağzına geleni söyleyen ikiyüzlüler var. Bu kadar keskin ayrımlara yol açacak bir seri değil halbuki Batman üçlemesi. Bunu görmek için diğer süper kahraman filmlerine bakmanız yeterli.
Batman Begins'le hiç fena olmayan ve diğer zottirik süper kahraman filmlerinin aksine karakteri ön plana çıkaran bir yaklaşım sergileyen Nolan, The Dark Knight ile hiç beklemediği bir ilgiyle karşılaştı. Harvey Dent ve Joker nezdinde sorgulanan kahramanlık kavramı sarsıcıydı. Gerek aksiyon, gerek politika, gerek duygusal enstantaneler dengeli bir biçimde işlenmişti. Batman ve Bruce Wayne'in geri planda kaldığı TDK'tan sonra, Batman/Bruce Wayne'in düşüşü ve yükselişini izlediğimiz The Dark Knight Rises'a geldi sıra. Batman'in (şaka gibi, holivudun eşek şakası) reboot'u gündemdeyken Christian Bale'in Batman/Bruce Wayne performansını daha çok takdir etmeliyiz.
Film olarak The Dark Knight Rises'ı çok kötü bulmasam da, karakter sayısının fazlalığının, hayal kırıklığı yaratan ve daha cesur olmasını beklediğim Wall Street sahnesinin ve gereksiz yere başvurulan sürpriz son yaklaşımının olumsuz etkilerini görmemek elde değildi. Filmin kişisel olarak en sevdiğim yanları ise, herkesi şaşırtarak kariyerinde yeni bir sayfa açan Anne Hathaway'in şahane Selina Kyle/Catwoman yorumu, Deshi Basara ve Hans Zimmer'in müzikleri. Gordon'ın eylemlerinin düşündürücülüğü de cabası. Kötü yazılmış ve belli ki Marion Cotillard'ın da çok inanarak oynamadığı ve yalnızca Batman ve Nolan hayranı olduğu için kabul ettiği her halinden belli olan Talia Al Ghul karakteri yerine Selina Kyle'a daha çok yer verilseymiş diye hayıflandım sürekli. Michelle Pfeiffer'ın ikonik Catwoman'ına odaklanmak yerine bambaşka bir Catwoman karakteri çizmek doğru bir seçim olmuş. Hans Zimmer'in müziklerinin de zaman zaman filmin önüne geçtiği söylenebilir. Bir kötü adam olarak Bane filmin finalinde olanlar yüzünden etkisini sıfıra indirdi maalesef ama Tom Hardy iyidir, iyi.
Üç filmin benim açımdan sıralaması: The Dark Knight > The Dark Knight Rises > Batman Begins. Bazı eksikliklerine rağmen, bir gişe filmi ve süper kahraman serisi olarak böyle kısır bir sinematik dönemde hep bağrıma basacağım bir üçleme olacak Nolan'ın üçlemesi.
The Avengers
Süper kahraman mı dediniz? Bu tür filmlerin hastası olmadığım belli ve "Hadi toplanıp dünyayı kurtaralım" tarzındaki filmlerin de pek bana göre olmadığını daha iyi anlamış oldum Avengers'ı izleyince. (Gerçi geçen yılki X-Men: First Class bu temayı çok iyi işleyen, alt yapısı güçlü bir filmdi ama belli ki istisnaydı.) Açıkçası, bu kadar çok süper kahramanı bir arada görünce, tüm bu egoların bir araya gelmesinin etkisiyle kimbilir ne komik ve eğlenceli sahneler vardır, diye düşünmüştüm; yanılmışım. Kendini beğenmişliği artık sinir bozucu bir hale gelen Tony Stark ile her zamanki Robert Downey Jr, sıkıcı Captain America, itici Mark Ruffalo'nun çok daha etkileyici bir karakter olarak yansıtılabilecek Hulk yorumu, karikatür gibi çizilmiş ve oynanmış kötü adam Loki (cidden bu Tom Hiddleston'da nasıl bir yetenek var da ben göremiyorum) hiç de yardımcı olmadı şahsen. Natasha Romanoff'la Jeremy Renner'ın sahneleri uzatılsa ne güzel olurdu diyeceğim, halbuki pek de Scarlet hayranı sayılmam. İçlerinden bir tek Thor'u beğendim ama yetmedi Joss Whedon.
Skyfall
Yepyeni, taptaze James Bond filmi Skyfall'un Adele'li açılışındaki fantastik görüntüler, James Bond'un Hogwarts'taki maceralarını anlatacakmış gibiydi. Öyle olmadı tabii (keh keh). James Bond'un karizmatik olduğunu kabul etsem de, daha çok erkeklere hitap eden bir casus-aksiyon serisi olduğundan çok da ciddiye alarak izlememişimdir çoğu Bond filmini. Hep aynı soğuk savaş teranesi ve Bond'un yatağından geçmesi dışında pek de bir şey ifade etmeyen Bond kızları da tuz biber ekmiştir hep. Sean Connery'den sonraki Bondları zaten hiç ciddiye almadım, ta ki Daniel Craig'e kadar. "Sarışın Bond mu olur" şeklindeki yüzeysel yorumları bir kenara bırakırsak, Daniel Craig'in soğukkanlı karizmasının tam da soğukkanlı ve çapkın bir İngiliz centilmenine ve ajanına uyacak kıvamda olduğunu görürüz. Fakat ne zaman ki siyahi bir Bond seçerler de Idris Elba'yı Bond yaparlar, ancak o zaman yenilik derim ben buna.
Skyfall'a dönecek olursak, Casino Royale'i aşamasa da izlenebilirliği ve keyif verme kapasitesi yüksek bir James Bond filmi olduğunu söyleyebiliriz. Bir Bond kızı olarak Eva Green'in Vesper Lynd'inin farklılığının yanında, Skyfall'daki Bond kızının onun kötü bir taklidi olmaktan öteye gidemediğini gördük. Skyfall'daki gerçek Bond kızı Naomie Harris olmuştur. Bond'la aralarındaki atışmalar filmin en eğlenceli yanlarından. Q olarak Ben Whishaw cuk oturmuş olsa da, Javier Bardem'in kötü adamının Joker'in hallerine olan benzerliği gözden kaçmıyor. Bardem harika bir oyuncu fakat birilerinin kendisine, kötü adam=kötü saç olmadığını söylemesi lazım. Skyfall'un iyi bir diğer yanı, Bond-M ilişkisine odaklanmasıydı. Gerisi bildiğimiz aksiyon. İstanbul'daki sahnelerin de, hele o bıkmadıkları trenin üzerinde koşup dövüşme ve bunu yaparken de karizmasından bir şey yitirmeme vs. gibi klişeler çoğunluğu hayal kırıklığına uğratabilir. Yine de, Sam Mendes'in katkısının birçok detayda etkili olduğu ve başka biri yönetse bu kadar ilgi çekmeyip yalnızca Bond hayranlarına hitap edeceği de kesin gibi.
The Raven
Edgar Allan Poe ile bir geçmişiniz varsa benim gibi veya Poe'yu çok seven bir okursanız, Poe'yu konu alan bir film çekildiğini duyunca ya sevince ya endişeye boğulursunuz. John Cusack'in Poe rolü için seçildiğini duyunca endişelenmiştim şahsen ve maalesef bu endişemde haklı çıktım. John Cusack'in kendine özgü tarzıyla sevdiğim performansları olsa da, Poe olarak sırıttığını gördük The Raven'da. Cusack'in Poe yorumu ne melankolik, ne trajik, ne de komik olabilmiş ve karikatüre meyletmiş birçok sahnede. Evet Poe'nun absürd bir yanı da vardır, yalnızca korku öyküleri yazmamış olup absürd komedi içeren öyküleri de mevcuttur fakat Cusack'in ve yönetmen James McTeigue'in belli ki kafası karışmış ve nasıl bir Poe filmi çekecekleri konusunda kararsız kalmışlar.
The Raven, Poe öykülerinin ele alınışı ve tüm o göndermeler açısından, bir Poe okuru açısından hazine sayılabilir. Bir cinayetin ortasında kalan Poe ve From Hell benzeri atmosfer etkileyici görünse de, From Hell'in yarattığı etkiyi yaratamıyor The Raven. Cusack'in Poe parodisi olmasaydı bazı kusurları da görmezden gelebilirdik ama Poe'nun kötü bir taklidi izlenimi veren Cusack'in performansı filmi aşağı çekiyor, tabii buna yönetmenin kararsızlığı da neden olmuş olabilir.
Cumartesi, Ekim 06, 2012
Son Okumalardan Seçmeler
Sisler Prensi - Carlos Ruiz Zafon
Carlos Ruiz Zafon şahane kurgularıyla, kolayca özdeşim kurulabilen karakterleriyle ve en çok da, eski usul gizemli ve gotik atmosferleriyle öne çıkan bir yazar. Romanlarındaki olay örgüsünü ve anlatımını her zaman yeterli bulmasanız bile, sırf o esrarlı atmosferler uğruna rahatlıkla açıp okuyabileceğiniz bir yazar Zafon. Romancılıkta yazarı yazar yapan öğelerden biri de, etkili ve kendine özgü atmosferler yaratabilme becerisi bence ve Zafon bunu ziyadesiyle yapıyor. Sisler Prensi, Rüzgarın Gölgesi ve Meleğin Oyunu kadar unutulmaz olmayacak belki ama Zafon bu ilk romanında ileride okurun kendisinden neler bekleyebileceğinin ipuçlarını vermiş. Bir ilkgençlik macerası olarak bizlere bir hayalet hikayesi sunuyor Zafon ve Yürek Burgusu ile Faust'tan bolca ilham alıyor. Gençlerin yapmacık vampir hikayeleriyle zombileşti(rildi)ği şu günlerde daha çok kıymeti bilinmesi gereken bir ilk gençlik romanı Sisler Prensi içerdiği samimi dostluk ve aşk temalarının da etkisiyle.
Zafon'un şu ana kadar Türkçe'ye çevrilen kitapları arasında sıralama yapacak olursak:
Rüzgarın Gölgesi > Meleğin Oyunu > Sisler Prensi
Gurmenin Son Yemeği - Muriel Barberry
Muriel Barberry'nin şurada da bahsettiğim Kirpinin Zerafeti adlı romanı, tam bir edebiyat şöleniydi ve bize birkaç şahane edebiyat karakteri birden armağan eden nadir kitaplardandı. Gurmenin Son Yemeği'nde de edebiyat şöleni lezzet şöleniyle işbirliği yapmış fakat buradaki şölenler sanki daha çok meraklısına hitap ediyormuş gibi. Gurmelik ve yemek zevki, edebiyatın önüne geçmiş de diyebiliriz. Kitap, gurmenin anlattığı yaşamdaki keyifler ve yemek zevkini ele aldığı bölümlerle gurmenin yakın çevresinin bu elitist burjuvanın ikiyüzlülüğünü gözler önüne serdikleri bakış açılarının yansıtıldığı bölümlerden oluşuyor. Gurmenin bölümlerinden çok gurmenin oğlundan esirgediği sevgiyi köpeğine, kedisine ve yemeklere boca ettiğini, son derece bencil ve kibirli bir insan olduğunu ve hayatın güzelliklerine bu denli önem veren bir insanın aile hayatında ne kadar korkunç ve berbat biri olabileceğini vurgulayan bölümleri favorim oldu ve keşke bu bölümler de ağırlıklı bir yer edinebilseydi kitapta diye düşünmüş olmam normal bu durumda. Sonuç olarak, Gurmenin Son Yemeği'ni Kirpinin Zerafeti kadar etkileyici bulamasam da, Muriel Barberry iyi yazıyor.
İt Kopuk Sürüsü - Jennifer Egan
Bu yıl okuduğum en ayrıksı yazarlardan biri oldu Jennifer Egan. Bakış açısı, gözlemciliği, kurgusu muazzam. Birbiriyle kesişen hikayelerin olduğu kitaplardan biri İt Kopuk Sürüsü. Bu yüzden, her bölümünü çok bağrıma basamasam da, bu ince ayrıntılarla dolu kitaptan genel olarak memnun kaldığımı söyleyebilirim. Müzik endüstrisinin içindeki bir grup insanın yaşamından kesitler sunuyor Jennifer Egan bize ve her bölümünde farklı bir üslup kullanıyor. Eskinin popüler rock grubu vokalisti Benny'nin mp3 teknolojisiyle kariyeri düşüşe geçmeye başlayan plak şirketi patronuna dönüşümü, onun kleptoman yardımcısı Sasha'nın birkaç bölümde anlatılan sürprizlerle dolu yaşamının farklı kesitleri, eski paparazzi Bosco'nun tecavüz suçundan mahkum olup sonrasında tersine değişen kaderi, bir diktatörün basın danışmanlığını yapmak zorunda kalan kadının kızıyla olan ilişkisi, unutulmuş bir müzisyenin intihar turnesine çıkışının sonuçları kitapta yer alan karakterlerden ve olaylardan birkaçı. 60'larla 70'lerden 2000'lerin kıyamet sonrası dönemlerine uzanan geniş bir zaman diliminde geçiyor olaylar. Bazı okurlarca "fazla postmodern" de bulunabilecek bir kitap İt Kopuk Sürüsü fakat bence mutlaka herkese hitap edecek bir bölümü vardır. Jennifer Egan hakkında kesin bir hüküm vermeden önce diğer kitaplarını da okumak lazım diye düşünüyorum.
Bir Erkek Hakkında - Nick Hornby
Okuduğum ilk Nick Hornby romanı olan About A Boy, okuduğum en komik ve eğlenceli kitaplardan da biri oldu. Kaçınılmaz olarak klasik bir romantik komediye dönüştürülen sinema versiyonunu bir kenara bırakın ve bu kitabı okuyun derim. Böylece, Alfie benzeri bencil ve çapkın bir herif olan Will'in yalnızlığına sıkı sıkı tutunup sonrasında içine kapanık ve bir o kadar da eğlenceli bir çocuk olan Marcus'la nasıl olup da dost olabildiğini okurken belki "zıt kutuplardan dostluk yaratma klişesini kullanmışlar gene" demeye kalkacaksınız ama sizi çok keyifli bir okuma yolculuğu bekliyor olacak ve sandığınız kadar klişe bir hikayeyle karşılaşmayacağınızı temin edebilirim. Bu kitap filmin aksine (aslında film de çoğu benzerinden farklıydı ve iyiydi ancak bu blog yazarı filmi izlemeden önce kitabı okuduğu için tahmin edilebileceği gibi filmde bir ton eksiklikler buldu. Yazarın diğer romanı High Fidelity'nin önce sinema versiyonunu izledi bu yüzden ve filmden daha çok keyif aldı bu kez zira çok yakın bir blog arkadaşı vakti zamanında High Fidelity romanını bir türlü sevemediğini ve okumasına gerek olmadığını salık vermişti.) "Yalnızlığın ne kadar korkunç olduğu kafasına dank edince çevresinde sevgiyi arayan adam/kadın" klişesine yüz vermiyor ve samimiyetiyle gönlümüzü kazanıyor dostluk-romans ikileminden çok. Kitaptaki bölümlerin Will ve Marcus'un bakış açılarıyla yazılmış olması, Marcus karakterinin bize yaşattığı duygusal ve eğlenceli anlar, Marcus'un Will'in bencilliğinden işe yarar bir adam çıkarması, süper espriler derken akıp gidiyor kitap. Keyfekeder anların önemini vurgulaması bile kitabı sevmem için yeterli.
Daha yazılacaklar var ama şimdilik bu kadar.
Perşembe, Eylül 27, 2012
Yaz 2012 Sinema Günceleri Bölüm I
Başlığa "Sinema günceleri bölüm 1" diye yazmış olsam da, çok da fazla film izlediğim bir yaz olmadığını belirtmem gerekir. Zaten yaz ayları, gerek blog gerek filmler açısından ölü sezon sayılır benim için. Kitaplar ise aynı tam gaz havasında devam etti ve özellikle bahsetmek istediğim kitaplar var tabii ki üşenmeyip de yazma zahmetine girişirsem. Ödevini yapmamış öğrenci suçluluğu girizgahından sonra konuya dönebiliriz.
Polisse
Yönetmen Maiwenn de kimmiş diye bir bakınca, kendisinin bir çocuk oyuncu olarak sinemaya adım attığını, Luc Besson'la tanışıp evlenmesiyle birlikte evlilik kadının kariyerini öldürüyor modunda oyunculuğa ara verdiğini, Luc Besson'la ayrılmasından sonra da oyunculuğa geri döndüğünü, yapımcılık ve yönetmenlik de yapmaya başladığını öğreniyoruz. Polisse, Maiwenn'in ikinci filmi ve genel olarak başarılı bir iş çıkardığını söyleyebiliriz. Çocuk istismarına ilişkin kısa kısa mizansenlere yer veren ve çocuklarla ilgili suçlara bakan polis departmanındaki polislerin yaşam öykülerine gerçekçi bir biçimde odaklanan Polisse, dozunda duygusallığı ve sağlam kurgusuyla izleyeni etkiliyor. Yine de, özellikle polislerin öykülerinin ön plana çıktığı bölümlerde - özellikle disko sahnesi gibi- kimi gereksiz sahnelerin varlığı, Maiwenn'in kendi oyunculuğunu ve egosunu da işin içine katmasının getirdiği gereksiz romans sahneleri ve tartışmalı vurucu son sahne filmde bir kopukluk olduğu hissini uyandırıyor. Kurguda da böyle bir his var aslına bakarsanız fakat tüm bunlara rağmen Maiwenn'de iş var bence ve iyi filmlere imza atacakmış gibi görünüyor ileride. Filmin bence en iyi sahnesi yukarıda görülebilmekte.
Cafe de Flore
Bir başka Fransız filmi olan Cafe de Flore, iki paralel öykü anlatıyor. Bir yanda, engelli çocuğunun toplumda ötekileştirilmeye çalışılmasını engellemeye çalışan bir annenin 60'lı yıllarda geçen hikayesi, diğer yanda günümüzden bir DJ'in aşk ve ayrılık hikayesi filmin en güzel birinci yanı olan bir nevi baş döndürücü kurguyla anlatılıyor. Filmin en güzel ikinci yanı ise müzik kullanımı. Tek tek sayılamayacak kadar çok etkileyici sahnesi var filmin ve robotlarla dolu bu dünyadaki insan sahiciliğini hatırlatıyor bize. Buna rağmen, bir filmden çok uzun bir video klip izlemiş gibi hissediyorsunuz film bitince ve yarım saate de rahatlıkla sığabilecek bir öyküsü var. Ruh eşi ve paralel öyküler temalarının kullanımı da beni bir şekilde rahatsız ettiğinden, çoğunluğa katılıp filme bayıldığımı söyleyemeyeceğim.Yönetmen Jean-Marc Vallee'nin önceki filmlerinden C.R.A.Z.Y kadar yer etmedi benim açımdan.
Atmen (Nefes)
Nefes, Avusturya'nın 2011'deki Oscar adayı olan filmi. Çeşitli festivallerden de ödülleri var. Bir ıslahevinde kalan bir ergenin morgda çalışmaya başlamasıyla gelişen olayları anlattığını söylemek isterdim filmin fakat öyle nefes kesici ve çarpıcı olaylar beklemeyin, ne de bu kadar direkt bir sinopsis. Olaylardan çok, basit görünen anların sarsıcı olma kapasitesi üzerine bir film Atmen-Nefes fakat ben böyle ifade etmeye çalışınca da pek durgun bir Avrupa filminden bahsettiğimi sanmanızdan korkuyorum. Nefes, Dardenne Kardeşlerin filmlerini andırıyor biraz. Filmdeki ergenin ailesi yok gibi bir şey, ayrıca erken yaşta hayattan tokat yemiş ve geleceğe dair de kafası karışmış bir karakter olarak tanıdık geliyor. Havuzdaki anlarıysa en özgür hissettiği anlar ve çok manidar. Trende karşılaştığı kızla olan kısacık muhabbeti de pek güzel çekilmiş bir sahne olarak hafızalara yerleşti bile. Kısacası, anlatmak istediğini yalın bir şekilde anlatmış ve bunu yaparken de izleyiciyi boğmayan bir film var karşımızda. Görüntü yönetmeninin de filmin bu denli etkili olmasında payı büyük.
Detachment
"Yaşasın Amerikan bağımsızları" diye keyifli çığlıklar atası geliyor insanın Detachment'ı izledikten sonra. Filmin en başarısız yanı yan karakterlere, özellikle sorunlu bir okulda geçen filmdeki öğretmenlere yeterince yer verilmemiş, bu karakterlere daha ziyade teğet geçilmiş ve Adrien Brody ile fahişelik yapan kız dışındaki karakterlerin derinlikten yoksun bir şekilde havada kalmış oluşu. Bunun dışında, kurgusu, oyunculukları, yarı sahte belgesel hissi yaratan röportaj sahneleri, sosyal gerçekliliği, dokunaklılığı, çaresizliği, öğretmenliğin dayanılmaz ağırlığı, gerçek hayat denilen zulmü, sınırsız kayıtsızlığı, boğaz düğümleyen anları Detachment'ı benim için yılın en iyi filmlerinden biri haline getiriyor. Adrien Brody'nin melul suratına en çok yakışan rollerden ve filmlerden biri olmuş Detachment. Konusu itibariyle ve ana karakteriyle Half Nelson'ı anımsattı bana Detachment. James Caan'ı da, rolü kısa da olsa, uzun bir aradan sonra izlemek sürpriz oldu.
Moonrise Kingdom
Bir kere Wes Anderson hastası hipsterlardan değilim. The Royal Tenenbaums dışında da beni etkileyen bir filmi olmadı Moonrise Kingdom'a dek. Bu açıdan Moonrise Kingdom'ı izleyince, iyi ki çekmiş bu filmi diye düşündüm. Moonrise Kingdom, "Ne tatlı film" ekolünden gelmekle birlikte, yine yabancısı olmadığımız depresif Anderson karakterlerine şahane görüntülerin ve artık Anderson'ın alamet-i farikası olmuş görüntü ve renk kullanımının eşlik ettiği duygusal ve bir o kadar da şenlikli bir film. Evet bu şekilde söyleyince, Anderson'ın filmlerinde sevdiğim yanlar olduğu da görülebilir ama dediğim gibi, sevmediğim yanları da var. Özellikle de, katlanamadığım iticilikteki karakterleri ve yönetmenin belli bir kesim tarafından aşırı şekilde büyütülmesi.
Renkli ve melankolik filmin her sahnesi fotoğraf ve sinema derslerinde işlenecek cinsten. Filmin asıl yıldızları iki çocuk oyuncu olduğundan, ünlü oyuncuları yalnızca yan rollerde görmemiz ve Anderson'ın star egolarına yüz vermemesi de artılarından. İki çocuğun kaçıp kendi dünyalarını kurma çabaları, kendi sığınaklarını yaratmaları, çocukların küçük şeylerin güzelliğine tutunmaları ve çocuk ciddiyeti denilen olay bana, ana karakterleri çocuk olan filmlerin en güzellerinden Stand By Me'yi anımsattı. Öykü ve gidişat açısından çok özgün olduğunu söylemek abartılı olacaktır ama Wes Anderson'ın ikinci sevdiğim filmi oldu Moonrise Kingdom.
Bu yazının ikinci bölümü gişe filmleri serisiyle devam edecektir...
Polisse
Yönetmen Maiwenn de kimmiş diye bir bakınca, kendisinin bir çocuk oyuncu olarak sinemaya adım attığını, Luc Besson'la tanışıp evlenmesiyle birlikte evlilik kadının kariyerini öldürüyor modunda oyunculuğa ara verdiğini, Luc Besson'la ayrılmasından sonra da oyunculuğa geri döndüğünü, yapımcılık ve yönetmenlik de yapmaya başladığını öğreniyoruz. Polisse, Maiwenn'in ikinci filmi ve genel olarak başarılı bir iş çıkardığını söyleyebiliriz. Çocuk istismarına ilişkin kısa kısa mizansenlere yer veren ve çocuklarla ilgili suçlara bakan polis departmanındaki polislerin yaşam öykülerine gerçekçi bir biçimde odaklanan Polisse, dozunda duygusallığı ve sağlam kurgusuyla izleyeni etkiliyor. Yine de, özellikle polislerin öykülerinin ön plana çıktığı bölümlerde - özellikle disko sahnesi gibi- kimi gereksiz sahnelerin varlığı, Maiwenn'in kendi oyunculuğunu ve egosunu da işin içine katmasının getirdiği gereksiz romans sahneleri ve tartışmalı vurucu son sahne filmde bir kopukluk olduğu hissini uyandırıyor. Kurguda da böyle bir his var aslına bakarsanız fakat tüm bunlara rağmen Maiwenn'de iş var bence ve iyi filmlere imza atacakmış gibi görünüyor ileride. Filmin bence en iyi sahnesi yukarıda görülebilmekte.
Cafe de Flore
Bir başka Fransız filmi olan Cafe de Flore, iki paralel öykü anlatıyor. Bir yanda, engelli çocuğunun toplumda ötekileştirilmeye çalışılmasını engellemeye çalışan bir annenin 60'lı yıllarda geçen hikayesi, diğer yanda günümüzden bir DJ'in aşk ve ayrılık hikayesi filmin en güzel birinci yanı olan bir nevi baş döndürücü kurguyla anlatılıyor. Filmin en güzel ikinci yanı ise müzik kullanımı. Tek tek sayılamayacak kadar çok etkileyici sahnesi var filmin ve robotlarla dolu bu dünyadaki insan sahiciliğini hatırlatıyor bize. Buna rağmen, bir filmden çok uzun bir video klip izlemiş gibi hissediyorsunuz film bitince ve yarım saate de rahatlıkla sığabilecek bir öyküsü var. Ruh eşi ve paralel öyküler temalarının kullanımı da beni bir şekilde rahatsız ettiğinden, çoğunluğa katılıp filme bayıldığımı söyleyemeyeceğim.Yönetmen Jean-Marc Vallee'nin önceki filmlerinden C.R.A.Z.Y kadar yer etmedi benim açımdan.
Atmen (Nefes)
Nefes, Avusturya'nın 2011'deki Oscar adayı olan filmi. Çeşitli festivallerden de ödülleri var. Bir ıslahevinde kalan bir ergenin morgda çalışmaya başlamasıyla gelişen olayları anlattığını söylemek isterdim filmin fakat öyle nefes kesici ve çarpıcı olaylar beklemeyin, ne de bu kadar direkt bir sinopsis. Olaylardan çok, basit görünen anların sarsıcı olma kapasitesi üzerine bir film Atmen-Nefes fakat ben böyle ifade etmeye çalışınca da pek durgun bir Avrupa filminden bahsettiğimi sanmanızdan korkuyorum. Nefes, Dardenne Kardeşlerin filmlerini andırıyor biraz. Filmdeki ergenin ailesi yok gibi bir şey, ayrıca erken yaşta hayattan tokat yemiş ve geleceğe dair de kafası karışmış bir karakter olarak tanıdık geliyor. Havuzdaki anlarıysa en özgür hissettiği anlar ve çok manidar. Trende karşılaştığı kızla olan kısacık muhabbeti de pek güzel çekilmiş bir sahne olarak hafızalara yerleşti bile. Kısacası, anlatmak istediğini yalın bir şekilde anlatmış ve bunu yaparken de izleyiciyi boğmayan bir film var karşımızda. Görüntü yönetmeninin de filmin bu denli etkili olmasında payı büyük.
Detachment
"Yaşasın Amerikan bağımsızları" diye keyifli çığlıklar atası geliyor insanın Detachment'ı izledikten sonra. Filmin en başarısız yanı yan karakterlere, özellikle sorunlu bir okulda geçen filmdeki öğretmenlere yeterince yer verilmemiş, bu karakterlere daha ziyade teğet geçilmiş ve Adrien Brody ile fahişelik yapan kız dışındaki karakterlerin derinlikten yoksun bir şekilde havada kalmış oluşu. Bunun dışında, kurgusu, oyunculukları, yarı sahte belgesel hissi yaratan röportaj sahneleri, sosyal gerçekliliği, dokunaklılığı, çaresizliği, öğretmenliğin dayanılmaz ağırlığı, gerçek hayat denilen zulmü, sınırsız kayıtsızlığı, boğaz düğümleyen anları Detachment'ı benim için yılın en iyi filmlerinden biri haline getiriyor. Adrien Brody'nin melul suratına en çok yakışan rollerden ve filmlerden biri olmuş Detachment. Konusu itibariyle ve ana karakteriyle Half Nelson'ı anımsattı bana Detachment. James Caan'ı da, rolü kısa da olsa, uzun bir aradan sonra izlemek sürpriz oldu.
Moonrise Kingdom
Bir kere Wes Anderson hastası hipsterlardan değilim. The Royal Tenenbaums dışında da beni etkileyen bir filmi olmadı Moonrise Kingdom'a dek. Bu açıdan Moonrise Kingdom'ı izleyince, iyi ki çekmiş bu filmi diye düşündüm. Moonrise Kingdom, "Ne tatlı film" ekolünden gelmekle birlikte, yine yabancısı olmadığımız depresif Anderson karakterlerine şahane görüntülerin ve artık Anderson'ın alamet-i farikası olmuş görüntü ve renk kullanımının eşlik ettiği duygusal ve bir o kadar da şenlikli bir film. Evet bu şekilde söyleyince, Anderson'ın filmlerinde sevdiğim yanlar olduğu da görülebilir ama dediğim gibi, sevmediğim yanları da var. Özellikle de, katlanamadığım iticilikteki karakterleri ve yönetmenin belli bir kesim tarafından aşırı şekilde büyütülmesi.
Renkli ve melankolik filmin her sahnesi fotoğraf ve sinema derslerinde işlenecek cinsten. Filmin asıl yıldızları iki çocuk oyuncu olduğundan, ünlü oyuncuları yalnızca yan rollerde görmemiz ve Anderson'ın star egolarına yüz vermemesi de artılarından. İki çocuğun kaçıp kendi dünyalarını kurma çabaları, kendi sığınaklarını yaratmaları, çocukların küçük şeylerin güzelliğine tutunmaları ve çocuk ciddiyeti denilen olay bana, ana karakterleri çocuk olan filmlerin en güzellerinden Stand By Me'yi anımsattı. Öykü ve gidişat açısından çok özgün olduğunu söylemek abartılı olacaktır ama Wes Anderson'ın ikinci sevdiğim filmi oldu Moonrise Kingdom.
Bu yazının ikinci bölümü gişe filmleri serisiyle devam edecektir...
Perşembe, Temmuz 05, 2012
Taşıdıkları Şeyler
Taşıdıkları Şeyler (The Things They Carried) savaş hikayelerini sevmeyenler için yazılmış bir savaş romanı, daha doğrusu bir savaş öyküleri derlemesi. Savaş kahramanları değil insan öyküleri anlatan, insani korkularla zaaflara odaklanan "savaş ortamı içindeki karakterlerin ve nesnelerin derlemesi." Askerlerin sahip oldukları nesnelerden yola çıkarak savaşa, insanlığa, sevgiya, korkuya, utanca ve yaşama odaklanıyor daha önce Paris Yolunda (Going After Cacciato) adlı Er Ryan'ı Kurtarmak kıvamındaki farklı bir kurguyla yazılmış romanını okuduğum ve anlatımıyla kurgusunu benimsememe rağmen çok sevdiğim kitaplar arasında saymaya nedense elimin gitmediği yazar Tim O'Brien.
"Ölebilecek adamların bütün duygusal yükünü taşırlardı. Elem, dehşet, sevgi, özlem - soyut şeylerdi bunlar, fakat soyut şeylerinde somut bir ağırlığı vardı. Utanç verici anılar taşırlardı. Zor zapt edilen korkaklıklarının ortak sırrını taşırlardı, kaçma veya donup kalma ya da gizlenme içgüdüsü ve pek çok açıdan yüklerin en ağırıydı bu, çünkü hiçbir zaman sırtından indiremezdin, mükemmel bir duruş ve denge gerektirirdi. Onurlarını taşırlardı, bir askerin en büyük utancını taşırlardı, yüz kızartıcılığını. Öldürür ve ölürlerdi, çünkü bunu yapmasalar utanırlardı. Savaşta bu yüzden vardılar zaten, olumlu hiçbir şey yoktu, ne düş, ne görkem, ne de onur."
Kitabının daha ilk girişinde okuru saran ve bunu yaparken de olağanüstü güzellikte bir dil kullanan Tim O'Brien'ın, kaçınılmaz olarak ve beklenebileceği gibi savaşa dair unutulmayacak betimlemelerinin yanında, hikaye anlatmayı da sorguladığına şahit olduğumuz birçok güzel bölümle dolu Taşıdıkları Şeyler. Savaşı eleştiren çok fazla hikaye yazılmış, çok fazla film çekilmiştir fakat en eleştirel savaş hikayesinde bile mutlaka bir ahlaki ders verme kaygısı, kimi zaman belirgin bir şekilde kimi zaman da satır aralarında hissedilmiştir. Taşıdıkları Şeyler ise, "Bir savaş öyküsünden beklenecekler nasıl tersyüz edilir?" şeklinde yola çıkılarak yazıldığı ilk bakışta belli olan bir kitap. "Gerçek bir savaş hikayesi şöyle anlatılırsa gerçekçi olur" şeklinde cümleler kurarken aforizmalar yaratmaya çalışmıyor O'Brien.
"Gerçek bir savaş hikayesi asla ahlaki değildir. Öğüt vermez, erdemli olmaya teşvik etmez, doğru insanı davranış modelleri önermez, insanları her zaman yaptıkları şeyleri yapmaktan alıkoymaya çalışmaz. Bir hikaye size ahlaki geliyorsa, ona inanmayın. Bir savaş hikayesinin sonunda kendinizi yükselmiş hissediyor, ya da bu büyük israftan küçük bir doğruluk yakalanabildiğini düşünüyorsanız, çok eski ve korkunç bir yalana kandınız demektir. Bir savaş hikayesinin gerçek olduğunu seni utandırmasından anlarsın.
Örneğin: Savaş cehennemdir. Bildik bir ahlaki ifade olarak bu tamamen doğru gibidir, fakat soyutladığı için, genellediği için, buna içtenlikle inanmam. İçime işlemez."
Gerçek çoğu zaman kurgudan ve hikayelerden daha korkunç ve çılgındır diyen kitaplardan Taşıdıkları Şeyler. Bataklığa çekilen askerin öyküsü, mayınların ortasındaki askerlerin öyküsü, askeri kampa kız arkadaşını getiren askerin öyküsü, eski bir mektuba tutunmakta inat eden askerin öyküsü, bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının bilincinde olan askerlerin öyküsü, savaştan geri döndüğünde uyum sorunu yaşayan askerlerin öyküsü hüzün dolu ve mideye oturan yumruk her biri. Vietnam Savaşı'nın yerine başka herhangi bir savaşı koyduğunuzda da geçerli olabilecek ayrıntılar. Tim O'Brien kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı öykülerde, gerçekle kurgu arasındaki çizgiyi bulanıklaştırırken okuru da düşünmeye davet ediyor. Dünyanın en gerçekçi öyküleri savaş öyküleridir belki de. İnsanlık sınavının en belirgin olarak yaşandığı yerlerin savaşlar olduğundan değil, aksine, savaşların insanlığın asıl çirkin yüzünü göstermesidir savaş öykülerini bu denli etkili kılan. İnsanlık "iyi" değildir kesinlikle. Ve yine O'Brien'ın dediği gibi, gerçek bir savaş hikayesi sevgiye ve belleğe dairdir, hüzne dairdir, cevabı gelmeyen mektuplara dairdir. Siren Yayınları daha fazla kitap basmalı, daha bir sürü güzel kitabı Türkçe'ye kazandırmalıdır.
Cumartesi, Mayıs 19, 2012
İngiliz filmleri günlüğü
Burada bahsi geçen filmlerin ikisinin ortak noktası, Sherlock'la coşan Benedict Cumberbatch. Mr.Cumberbatch, "İsmimin kulağa osuruk gibi geldiğinin farkındayım" diyerek iyi bir oyuncu olduğu kadar alem bir insan olduğunu da göstermiş bu vesileyle. İngiliz filmi olmaları dışında üçünün ortak noktası ise, toplumca kaybeden olarak etiketlenen erkek karakterlere yer vermeleri. Nedense kadın oyuncuları genelde dönem filmlerindeki elbiseli-korseli tiplere uygun görüyorlar ama bu başka bir yazının konusu olabilir.
Third Star
Benedict Cumberbatch en iyi performanslarından birini gerçekleştiriyor Third Star'da. Kanser hastası genç James, ölmeden önce son kez en sevdiği yer olan Galler'in güzel manzaralı güzel bir köşesine doğru bir yolculuğa çıkarak üç arkadaşıyla kamp yapmaya gider. James desteksiz yürüyememektedir ve sürekli ilacını (morfinli bir şeydi hatırladığım kadarıyla) içmek zorundadır. Yolculuk süresince 4 arkadaşın birbirleriyle olan ilişkilerini ve James'in ölümünün yaklaşmasının da etkisiyle, kendi yaşamlarını sorgulayışlarını izleriz.
Third Star damardan bir film. Yolculuk sırasında 4 kafadarın yaşadıkları birtakım aksilikler de bu "damardan duygusal etki" durumunu iyice kamçılıyor. Kavgalar ve tatsızlıklarla da yaşamlarında birbirlerinin bilmedikleri yönlerinin açığa çıkması kaçınılmaz oluyor. Bireyin ölümle olan ilişkisi denizle olan ilişkisiyle bütünleşiyor. Finalde çalan James Vincent McMorrow şarkısının hüznündeki güzellik gibi. Son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmdi Third Star.
Stuart: A Life Backwards
Evsiz, hırsız ve alkolik Stuart Shorter'ın hayat hikayesi sondan başa doğru ilerleyecek şekilde tersten anlatılıyor filmde. Esasen bir biyografi aslında. Gazeteci yazar Alexander, Stuart'ın öyküsünü yazmak için zaman zaman onunla birlikte vakit geçirmeye başlıyor. Stuart öyle kolayca empati kurulacak bir karakter değil ve filmin derdi de Stuart'ı acındırmak değil zaten. Stuart'ın dramatik ve şiddet dolu hayatının her ayrıntısıyla izleyici olarak midemize yumruk yemiş gibi oluyoruz. Bir kas hastalığından muzdarip olan Stuart'ın, filmin sonlarında ortaya çıkan çocukluk travmalarının sonucu deliliğe meylettiğini ve bu meyledişte insanın seçim yapma özgürlüğünün sorgulandığını görüyoruz. Alexander'la aralarındaki diyaloglarda sarf ettiği kimi cümleler, özellikle Alexander'ın kitaplığının önünde geçen konuşmaları, Stuart'ın travma geçirmiş sosyopat bir evsizden fazlası olduğunu gösteriyor. Stuart'ın Alexander'a içini her an rahat rahat açtığını söyleyemeyiz. İşsizlik parasını doğruca uyuşturucuya harcayıp kafası güzelken anlatarak başa çıkabiliyor ve ancak böyleyken yaşadığı tüm şiddet dolu anlarla hesaplaşabiliyor.
Stuart rolünde bomba gibi patlamak üzere olan Tom Hardy'i, onun hayat hikayesini yazan gazeteci-yazar Alexander Masters rolünde Mr.Cumberbatch'i görüyoruz. Benedict Cumberbatch burada da etkili bir oyunculuk sergiliyor fakat filmin asıl yükünün Tom Hardy'nin üzerinde olduğunu söylememe gerek yok sanırım. "Ben yeteneğim" diye bağırıyor resmen Hardy ve kendisini daha uzunca bir süre aksiyon filmlerinde görecek olduğumuzu öngörürsek, bu dramatik hayat hikayesinde nasıl döktürdüğünü izleyip filmin ve buradaki rolünün kıymetini bilmeliyiz diye düşünüyorum.
Withnail & I
En son The Rum Diary ile izlediğimiz yönetmen Bruce Robinson'ın 1987 yapımı kült filmi Withnail & I, İngilizlere özgü mizah anlayışıyla 60'lı yılların sonlarında iki işsiz aktörün berduşluk günlerini anlatıyor kısaca. İş bulmak için pek de çaba göstermeyen ve sefil apartman dairelerinde günlerini ot ve alkol tüketmekle geçiren ikili, Withnail'in amcasının kırsaldaki kulübesine gidip tatil yapmaya karar veriyor. Asıl komedi taşradaki bu kulübeye gitmelerinden sonra başlıyor. Taşranın kendilerine göre bir yer olmadığını anlıyor ikili ama "tatile çıkmış bulunuyorlar bir kere." Gittikleri ıssız kulübede yaşayabilmekten aciz olmaları bir yana, köylülerden yardım talep etmeye kalktıkları ve Marwood'un bir boğanın üzerine yürüdüğü sahneler evlere şenlik. Withnail'in amcası da pat diye çıkagelip iki erkek arkadaş arasındaki dostluğu eşcinsellik temeline oturtma komedisine soyununca işler karışıyor tabii. Marwood'u Withnail'in arkasını toplayan bir nevi Dr.Watson olarak da görebiliriz. Bu durumda Withnail'in Sherlock kıvamındaki çatlaklığını varın siz tahmin edin artık. Sürekli yağmur yağan bulutlu ve kasvetli havadan mizah çıkaran, hippi ruhuyla dalga geçen bir film Withnail & I. Filmin yapımcılarından birinin George Harrison olması şaşırtıcı değil. Marwood John Lennon'ın ikizi gibi. Richard E.Grant de Withnail rolünde döktürürken çok eğlenmiş olmalı. Ayrıca All Along The Watchtower'ın Battlestar Galactica ile birlikte en etkili kullanımı ve cuk oturma durumu da bu filmde yer alıyor.
(Bundan sonrası daha bariz SPOILER içerir, şimdiden uyarayım.)
Withnail & I herkese hitap edebilecek bir mizaha sahip değil ama sevdiniz mi de defalarca izlemek isteyeceğiniz bir film. 60'lar ruhunun başarısızlığıyla, fırsatın kaçırılmasıyla aslında hüzünlü bir şekilde sona eriyor film. Marwood iş buluyor, saçlarını kesiyor ve ot içmeyi bırakıyor. Withnail'in buna tepkisi, "Maalesef bu, günümüzü yansıtan politik bir karar" şeklinde oluyor. Withnail'in finaldeki monologu ve sonesiyle buruk bir şekilde bırakıyor bizi film. Geriye o güzel melodiler kalıyor.
Third Star
Benedict Cumberbatch en iyi performanslarından birini gerçekleştiriyor Third Star'da. Kanser hastası genç James, ölmeden önce son kez en sevdiği yer olan Galler'in güzel manzaralı güzel bir köşesine doğru bir yolculuğa çıkarak üç arkadaşıyla kamp yapmaya gider. James desteksiz yürüyememektedir ve sürekli ilacını (morfinli bir şeydi hatırladığım kadarıyla) içmek zorundadır. Yolculuk süresince 4 arkadaşın birbirleriyle olan ilişkilerini ve James'in ölümünün yaklaşmasının da etkisiyle, kendi yaşamlarını sorgulayışlarını izleriz.
Third Star damardan bir film. Yolculuk sırasında 4 kafadarın yaşadıkları birtakım aksilikler de bu "damardan duygusal etki" durumunu iyice kamçılıyor. Kavgalar ve tatsızlıklarla da yaşamlarında birbirlerinin bilmedikleri yönlerinin açığa çıkması kaçınılmaz oluyor. Bireyin ölümle olan ilişkisi denizle olan ilişkisiyle bütünleşiyor. Finalde çalan James Vincent McMorrow şarkısının hüznündeki güzellik gibi. Son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmdi Third Star.
Stuart: A Life Backwards
Evsiz, hırsız ve alkolik Stuart Shorter'ın hayat hikayesi sondan başa doğru ilerleyecek şekilde tersten anlatılıyor filmde. Esasen bir biyografi aslında. Gazeteci yazar Alexander, Stuart'ın öyküsünü yazmak için zaman zaman onunla birlikte vakit geçirmeye başlıyor. Stuart öyle kolayca empati kurulacak bir karakter değil ve filmin derdi de Stuart'ı acındırmak değil zaten. Stuart'ın dramatik ve şiddet dolu hayatının her ayrıntısıyla izleyici olarak midemize yumruk yemiş gibi oluyoruz. Bir kas hastalığından muzdarip olan Stuart'ın, filmin sonlarında ortaya çıkan çocukluk travmalarının sonucu deliliğe meylettiğini ve bu meyledişte insanın seçim yapma özgürlüğünün sorgulandığını görüyoruz. Alexander'la aralarındaki diyaloglarda sarf ettiği kimi cümleler, özellikle Alexander'ın kitaplığının önünde geçen konuşmaları, Stuart'ın travma geçirmiş sosyopat bir evsizden fazlası olduğunu gösteriyor. Stuart'ın Alexander'a içini her an rahat rahat açtığını söyleyemeyiz. İşsizlik parasını doğruca uyuşturucuya harcayıp kafası güzelken anlatarak başa çıkabiliyor ve ancak böyleyken yaşadığı tüm şiddet dolu anlarla hesaplaşabiliyor.
Stuart rolünde bomba gibi patlamak üzere olan Tom Hardy'i, onun hayat hikayesini yazan gazeteci-yazar Alexander Masters rolünde Mr.Cumberbatch'i görüyoruz. Benedict Cumberbatch burada da etkili bir oyunculuk sergiliyor fakat filmin asıl yükünün Tom Hardy'nin üzerinde olduğunu söylememe gerek yok sanırım. "Ben yeteneğim" diye bağırıyor resmen Hardy ve kendisini daha uzunca bir süre aksiyon filmlerinde görecek olduğumuzu öngörürsek, bu dramatik hayat hikayesinde nasıl döktürdüğünü izleyip filmin ve buradaki rolünün kıymetini bilmeliyiz diye düşünüyorum.
Withnail & I
En son The Rum Diary ile izlediğimiz yönetmen Bruce Robinson'ın 1987 yapımı kült filmi Withnail & I, İngilizlere özgü mizah anlayışıyla 60'lı yılların sonlarında iki işsiz aktörün berduşluk günlerini anlatıyor kısaca. İş bulmak için pek de çaba göstermeyen ve sefil apartman dairelerinde günlerini ot ve alkol tüketmekle geçiren ikili, Withnail'in amcasının kırsaldaki kulübesine gidip tatil yapmaya karar veriyor. Asıl komedi taşradaki bu kulübeye gitmelerinden sonra başlıyor. Taşranın kendilerine göre bir yer olmadığını anlıyor ikili ama "tatile çıkmış bulunuyorlar bir kere." Gittikleri ıssız kulübede yaşayabilmekten aciz olmaları bir yana, köylülerden yardım talep etmeye kalktıkları ve Marwood'un bir boğanın üzerine yürüdüğü sahneler evlere şenlik. Withnail'in amcası da pat diye çıkagelip iki erkek arkadaş arasındaki dostluğu eşcinsellik temeline oturtma komedisine soyununca işler karışıyor tabii. Marwood'u Withnail'in arkasını toplayan bir nevi Dr.Watson olarak da görebiliriz. Bu durumda Withnail'in Sherlock kıvamındaki çatlaklığını varın siz tahmin edin artık. Sürekli yağmur yağan bulutlu ve kasvetli havadan mizah çıkaran, hippi ruhuyla dalga geçen bir film Withnail & I. Filmin yapımcılarından birinin George Harrison olması şaşırtıcı değil. Marwood John Lennon'ın ikizi gibi. Richard E.Grant de Withnail rolünde döktürürken çok eğlenmiş olmalı. Ayrıca All Along The Watchtower'ın Battlestar Galactica ile birlikte en etkili kullanımı ve cuk oturma durumu da bu filmde yer alıyor.
(Bundan sonrası daha bariz SPOILER içerir, şimdiden uyarayım.)
Withnail & I herkese hitap edebilecek bir mizaha sahip değil ama sevdiniz mi de defalarca izlemek isteyeceğiniz bir film. 60'lar ruhunun başarısızlığıyla, fırsatın kaçırılmasıyla aslında hüzünlü bir şekilde sona eriyor film. Marwood iş buluyor, saçlarını kesiyor ve ot içmeyi bırakıyor. Withnail'in buna tepkisi, "Maalesef bu, günümüzü yansıtan politik bir karar" şeklinde oluyor. Withnail'in finaldeki monologu ve sonesiyle buruk bir şekilde bırakıyor bizi film. Geriye o güzel melodiler kalıyor.
Pazar, Mayıs 13, 2012
Meleğin Oyunu
"Geride bıraktığım o sayfalarda kendimden bir parça varmış gibi hissediyordum. Normal insanlar dünyaya çocuk getirirler, biz romancılarsa kitap getiririz. Bunların içine büyün hayatımızı sıkıştırmaya mahkumuzdur ama kimse bunun için bize teşekkür etmez. O sayfalar içinde ölmeye mahkumuzdur, hatta bazen hayatımızı o kitapların almasına bile izin veririz."
Meleğin Oyunu o kitaplardan. Kaçınılmaz olarak yazarının önceki romanının başyapıt kıvamındaki etkisiyle ve başarısıyla kıyaslanan, önceki şahane romanının yanında sönük kalan romanlardan. Carlos Ruiz Zafon'un Rüzgarın Gölgesi adlı romanını kişisel olarak en sevdiğim kitaplar arasında saymakta hiç sakınca görmüyorum ve mutlaka yeniden okumak istediğim kitaplar arasında sayıyorum. Meleğin Oyunu'nu da sevdim aslında ama başta da söylediğim gibi, o denli şahane bir romanın ardından ne gelirse gelsin, vasat olmasa bile bir şeyin eksik olduğu duygusunu verecektir muhakkak.
"Edebiyat, en azından iyi edebiyat sanatla terbiye edilmiş bilimdir. Tıpkı mimarlık ve müzik gibi."
Meleğin Oyunu'nda da yazarın önceki romanına benzer temalar var; unutulmuş kitaplar ve unutulmuş kitapların yer aldığı gizli bir kütüphane-labirent-mezarlık, yoğun bir gizem, anlatıcının bu gizemin gölgesinde dibe vurmaya yüz tutan duygusal yaşamı vs. Bazı olayların önceden kestirilebilir oluşu, yazarın bazı bölümlerde kolaya kaçan tutumlar takınması, anlatıcının inatçı ve depresif kişiliği ve bir süre sonra öykünün "dünya ana karaktere karşı" tavrına yönelişi Meleğin Oyunu'nun olumsuz ve gözüme batan tarafları. Yazarın kitapları, kitapçıları ve kütüphaneleri adeta bağımsız birer karakter gibi sunuşu, Rüzgarın Gölgesi'ndeki kadar olmasa da yine büyüleyici cümlelere ve paragraflara yer verişi, yarattığı gotik ve gizemli atmosfer, inancın karanlık yüzü, kitapçı Sinyor Sempere ile Isabella karakterleri, Isabella ile anlatıcı David Martin arasındaki diyaloglar ve atışmalar ise romanı sevme nedenlerim oldu. Zafon okuru avucunun içine almasını çok iyi bilen bir kurgucu ve romanında Faust, İlahi Komedya ve Büyük Umutlar'ın etkilerini hissetmek mümkün.
"Her kitabın bir ruhu vardır. Onu yazan kişinin ve onu okuyup hayalinde canlandıranların ruhları."
Meleğin Oyunu o kitaplardan. Kaçınılmaz olarak yazarının önceki romanının başyapıt kıvamındaki etkisiyle ve başarısıyla kıyaslanan, önceki şahane romanının yanında sönük kalan romanlardan. Carlos Ruiz Zafon'un Rüzgarın Gölgesi adlı romanını kişisel olarak en sevdiğim kitaplar arasında saymakta hiç sakınca görmüyorum ve mutlaka yeniden okumak istediğim kitaplar arasında sayıyorum. Meleğin Oyunu'nu da sevdim aslında ama başta da söylediğim gibi, o denli şahane bir romanın ardından ne gelirse gelsin, vasat olmasa bile bir şeyin eksik olduğu duygusunu verecektir muhakkak.
"Edebiyat, en azından iyi edebiyat sanatla terbiye edilmiş bilimdir. Tıpkı mimarlık ve müzik gibi."
Meleğin Oyunu'nda da yazarın önceki romanına benzer temalar var; unutulmuş kitaplar ve unutulmuş kitapların yer aldığı gizli bir kütüphane-labirent-mezarlık, yoğun bir gizem, anlatıcının bu gizemin gölgesinde dibe vurmaya yüz tutan duygusal yaşamı vs. Bazı olayların önceden kestirilebilir oluşu, yazarın bazı bölümlerde kolaya kaçan tutumlar takınması, anlatıcının inatçı ve depresif kişiliği ve bir süre sonra öykünün "dünya ana karaktere karşı" tavrına yönelişi Meleğin Oyunu'nun olumsuz ve gözüme batan tarafları. Yazarın kitapları, kitapçıları ve kütüphaneleri adeta bağımsız birer karakter gibi sunuşu, Rüzgarın Gölgesi'ndeki kadar olmasa da yine büyüleyici cümlelere ve paragraflara yer verişi, yarattığı gotik ve gizemli atmosfer, inancın karanlık yüzü, kitapçı Sinyor Sempere ile Isabella karakterleri, Isabella ile anlatıcı David Martin arasındaki diyaloglar ve atışmalar ise romanı sevme nedenlerim oldu. Zafon okuru avucunun içine almasını çok iyi bilen bir kurgucu ve romanında Faust, İlahi Komedya ve Büyük Umutlar'ın etkilerini hissetmek mümkün.
"Her kitabın bir ruhu vardır. Onu yazan kişinin ve onu okuyup hayalinde canlandıranların ruhları."
Çarşamba, Mayıs 02, 2012
2012 Sinema Güncesi II
The Descendants
Aslında bahsetmesem de olur dediğim bir filmdi The Descendants. George Clooney'nin oynadığı, ödül sezonunda popüler olan, sonra da bir çırpıda unutulan o balon filmlerden biri. Konu itibariyle çok kötü bir film olduğu söylenemez. Hawai'de yaşayan kapitalist bir Amerikalının aile hayatının ekseninde turizmin berbat yüzünü vurguluyor kıyısından köşesinden. Fakat üzerine bu kadar gürültü patırtı koparılacak bir film de değil The Descendants. Hani televizyonda rastlayacağınız, ailece izlenecek klasik aile filmlerinden biri gibi fakat Clooney'nin karakterinin finale doğru attığı tirad, "biz aslında şöyle yapmalıyız, değerlerimizi yitirdik" gibisinden yaptığı klasik Hollywood söylevi dışında bir sistem eleştirisi pek göremedim ben. Clooney desen gayet vasat oynuyordu.
The Rum Diary
The Rum Diary, turizmin doğaya yaptığı eziyeti çok daha cesurca gösteren ve bildiğini okuyarak kimselere yaranmaya çalışmayan bir film. Bu açıdan Johnny Depp'in son zamanlarda oynadığı fazlaca popüler yapımlardan sonra, 90'lardaki bağımsız filmleri kadar iyi olmasa da, bir parça ilaç gibi geldiğini söyleyebilirim. Uyarlandığı roman nasıldır bilemem ama The Rum Diary'de gazeteciler ve turizmciler açısından daha gerçekçi karakterler ortaya çıkarılmış The Descendants'a göre. Bir süre sonra ne yapacağını şaşırmış kararsız bir filme dönüşse de, filmde ne pahasına olursa olsun doğru bildiğinden şaşmayan gazeteciler yok örneğin. Batılıların turizm ve kar amacıyla doğada yaptıkları tahribat da öylesine tanıdık geliyor ki, filmin diğer kusurlarını görmezden gelebiliyorum bu tavrı nedeniyle. Filmin ilk yarısı da ikinci yarısına nazaran daha eğlenceli ve komik.
Tyrannosaur
Tyrannosaur, yer yer izlemesi zor bir filme dönüşen tokat gibi bir film. Bıçak sırtı ahlaki ikilemler, kadına şiddet, intikamın sorgulanışı, sıradan insanların büyük dertleri kasvetli bir atmosferle ve etkileyici oyuncu performanslarıyla anlatılıyor. Karamsar atmosferiyle şiddet içeren konuyu çok iyi bir dengede tutturabilmesi, filmi başarılı bulmamın en önemli nedeni. Soğuk atmosferi ve içine kapanık karakterleriyle de tipik bir İngiliz filmi. En sevdiğim İngiliz filmlerinden biri diyemem belki ama Paddy Considine'ı takip etmek lazım.
Les Geants
Stand By Me'nin ikizi sanki ama ondan biraz daha karanlık. Anneleri başlarında olmayan iki kardeş tatillerini doya doya yaşayacakları yerde uyuşturucu satıcılığı yapmaya kalkıyorlar para kazanmak için ama işler sarpa sarıyor tabii. Çocuklar o yaşta ot içip saçlarını sarıya boyatmak da dahil kendi kendilerine eğlenirlerken hayatın sertliğini de ilk elden yaşıyorlar. Kırsaldaki sahneler ve nehir manzaraları da ruhumuzu okşuyor tıpkı o şahane müzikleri gibi (ama maalesef bulamadım soundtracki.) Mesaj kaygısı gütmemesiyle de bir Avrupa filmi olduğunu hissettiriyor hemen. Göz açıp kapayana kadar bitiveriyor üstelik.
Intouchables
Evet zıt karakterlerin komedisi bu film ve o açıdan klişe görülebilir fakat benzeri birçok film gibi samimiyetsiz bulmadım Intouchables'ı. Artık hiçbir filmde gülemiyorum. İyi komedilere rastlamak ve bir filmde kahkahalar atmak çok nadiren karşılaştığımız bir duruma dönüştü nedense. Uzun zamandır hiç bu kadar çok gülüp eğlenmemiştim hiçbir filmde, hele o klasik müzik yorumları beni benden aldı. Can sıkıcı filmlerin arasında pırlanta gibi bir film bu açıdan. Kendini iyi hisset filmlerine de fazlasıyla ihtiyacımız var samimi olmaları koşuluyla.
Monsieur Lazhar
Geçmişi acılarla dolu Cezayirli bir göçmenin Kanada'da bir okulda öğretmenlik yapmaya başlamasını anlatıyor film kabaca. Önceki öğretmenleri intihar etmiş bir sınıfta, önceki öğretmenin intiharının gölgesinde herkesin birbirine uyum sağlama çabası ince nüanslarla işleniyor. Şiddetten çok şiddetin etkileri konu alınıyor ve etkiliyor izleyeni. Hikayenin Kanada'da bir okulda geçiyor oluşu, çocukların aslında gayet rahat yaşamlarının olması, okulda gerçekleşen intiharın etkisiyle "aman çocukların psikolojisi bozulmasın, her şey ve herkes steril kalsın" modundaki okul müdürü ve diğer eğitmenlerle bu sterillik irdeleniyor. Öğrencilere tokat atmak kadar onlara dokunup sarılmak da yasak. Klasik bir kültür çatışması ve önyargı filmi olmaması önemli kılıyor filmi benim gözümde. Monsieur Lazhar'ın kendisinin de öğreneceği çok şey var çocuklardan. Les Choristes'le Entre Les Murs arasında bir yerde Monsieur Lazhar.
Aslında bahsetmesem de olur dediğim bir filmdi The Descendants. George Clooney'nin oynadığı, ödül sezonunda popüler olan, sonra da bir çırpıda unutulan o balon filmlerden biri. Konu itibariyle çok kötü bir film olduğu söylenemez. Hawai'de yaşayan kapitalist bir Amerikalının aile hayatının ekseninde turizmin berbat yüzünü vurguluyor kıyısından köşesinden. Fakat üzerine bu kadar gürültü patırtı koparılacak bir film de değil The Descendants. Hani televizyonda rastlayacağınız, ailece izlenecek klasik aile filmlerinden biri gibi fakat Clooney'nin karakterinin finale doğru attığı tirad, "biz aslında şöyle yapmalıyız, değerlerimizi yitirdik" gibisinden yaptığı klasik Hollywood söylevi dışında bir sistem eleştirisi pek göremedim ben. Clooney desen gayet vasat oynuyordu.
The Rum Diary
The Rum Diary, turizmin doğaya yaptığı eziyeti çok daha cesurca gösteren ve bildiğini okuyarak kimselere yaranmaya çalışmayan bir film. Bu açıdan Johnny Depp'in son zamanlarda oynadığı fazlaca popüler yapımlardan sonra, 90'lardaki bağımsız filmleri kadar iyi olmasa da, bir parça ilaç gibi geldiğini söyleyebilirim. Uyarlandığı roman nasıldır bilemem ama The Rum Diary'de gazeteciler ve turizmciler açısından daha gerçekçi karakterler ortaya çıkarılmış The Descendants'a göre. Bir süre sonra ne yapacağını şaşırmış kararsız bir filme dönüşse de, filmde ne pahasına olursa olsun doğru bildiğinden şaşmayan gazeteciler yok örneğin. Batılıların turizm ve kar amacıyla doğada yaptıkları tahribat da öylesine tanıdık geliyor ki, filmin diğer kusurlarını görmezden gelebiliyorum bu tavrı nedeniyle. Filmin ilk yarısı da ikinci yarısına nazaran daha eğlenceli ve komik.
Tyrannosaur
Tyrannosaur, yer yer izlemesi zor bir filme dönüşen tokat gibi bir film. Bıçak sırtı ahlaki ikilemler, kadına şiddet, intikamın sorgulanışı, sıradan insanların büyük dertleri kasvetli bir atmosferle ve etkileyici oyuncu performanslarıyla anlatılıyor. Karamsar atmosferiyle şiddet içeren konuyu çok iyi bir dengede tutturabilmesi, filmi başarılı bulmamın en önemli nedeni. Soğuk atmosferi ve içine kapanık karakterleriyle de tipik bir İngiliz filmi. En sevdiğim İngiliz filmlerinden biri diyemem belki ama Paddy Considine'ı takip etmek lazım.
Les Geants
Stand By Me'nin ikizi sanki ama ondan biraz daha karanlık. Anneleri başlarında olmayan iki kardeş tatillerini doya doya yaşayacakları yerde uyuşturucu satıcılığı yapmaya kalkıyorlar para kazanmak için ama işler sarpa sarıyor tabii. Çocuklar o yaşta ot içip saçlarını sarıya boyatmak da dahil kendi kendilerine eğlenirlerken hayatın sertliğini de ilk elden yaşıyorlar. Kırsaldaki sahneler ve nehir manzaraları da ruhumuzu okşuyor tıpkı o şahane müzikleri gibi (ama maalesef bulamadım soundtracki.) Mesaj kaygısı gütmemesiyle de bir Avrupa filmi olduğunu hissettiriyor hemen. Göz açıp kapayana kadar bitiveriyor üstelik.
Intouchables
Evet zıt karakterlerin komedisi bu film ve o açıdan klişe görülebilir fakat benzeri birçok film gibi samimiyetsiz bulmadım Intouchables'ı. Artık hiçbir filmde gülemiyorum. İyi komedilere rastlamak ve bir filmde kahkahalar atmak çok nadiren karşılaştığımız bir duruma dönüştü nedense. Uzun zamandır hiç bu kadar çok gülüp eğlenmemiştim hiçbir filmde, hele o klasik müzik yorumları beni benden aldı. Can sıkıcı filmlerin arasında pırlanta gibi bir film bu açıdan. Kendini iyi hisset filmlerine de fazlasıyla ihtiyacımız var samimi olmaları koşuluyla.
Monsieur Lazhar
Geçmişi acılarla dolu Cezayirli bir göçmenin Kanada'da bir okulda öğretmenlik yapmaya başlamasını anlatıyor film kabaca. Önceki öğretmenleri intihar etmiş bir sınıfta, önceki öğretmenin intiharının gölgesinde herkesin birbirine uyum sağlama çabası ince nüanslarla işleniyor. Şiddetten çok şiddetin etkileri konu alınıyor ve etkiliyor izleyeni. Hikayenin Kanada'da bir okulda geçiyor oluşu, çocukların aslında gayet rahat yaşamlarının olması, okulda gerçekleşen intiharın etkisiyle "aman çocukların psikolojisi bozulmasın, her şey ve herkes steril kalsın" modundaki okul müdürü ve diğer eğitmenlerle bu sterillik irdeleniyor. Öğrencilere tokat atmak kadar onlara dokunup sarılmak da yasak. Klasik bir kültür çatışması ve önyargı filmi olmaması önemli kılıyor filmi benim gözümde. Monsieur Lazhar'ın kendisinin de öğreneceği çok şey var çocuklardan. Les Choristes'le Entre Les Murs arasında bir yerde Monsieur Lazhar.
Pazartesi, Nisan 16, 2012
Kirpinin Zarafeti
Kirpinin Zarafeti sıradışı bir kapıcı kadınla doğum gününde intihar etmeye karar veren, zamanının ve yaşının ötesinde genç bir kızın öyküsünü sayfalarca altı çizilesi cümleyle anlatıyor.
"Bayan Michel'de kirpinin zarafeti var: dışardan dikenlerle zırhlı, tam bir kale, ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var. Onlar haksız yere duyarsız, uyuşuk görülen, şiddetle yalnız ve korkunç bir şekilde zarif hayvanlar."
Renee Michel, görünüşte sıradan, dul, cahil ve şişman bir kapıcı kadındır. Gerçekte ise, kitap, felsefe ve sanat düşkünü, içinde yaşadığı burjuva ve elitist toplumda gördüğü haksızlıkları ve saçmalıkları kendince alaya alan, iyi bir gözlemci ve zeki bir kadın. Çoğunluğu üst sınıf insanların oturduğu bir apartmanda kapıcılık yapan Renee, huzurunun bozulmaması ve basmakalıp yargıların hüküm sürdüğü bir dünyada başının belaya girmesini istemediğinden kendi dünyasını yaratırken gerçek kişiliğini açığa çıkarmak istemez.
"Daima nazik olsam da ender olarak sevimlilik gösterdiğimden beni sevmezler, ama yine de bana hoşgörü gösterirler; çünkü ben toplumsal inancın apartman kapıcılığına dair bir araya getirdiği paradigmaya gayet iyi denk düşüyorum: Ben, yaşamın kolayca çözülebilecek bir anlamı olduğu şeklindeki büyük evrensel yanılsamayı döndüren sayısız çarktan biriyim.”
Kitapsever bir kapıcının toplumsal rolleri sarsacak bir "münasebetsizlik" olarak görüleceğini bilir Renee. Saklanarak yaşar hep ve yukarıda verdiğim alıntıdaki kirpi benzetmesinin yanında, bir kaplumbağaya da benzetilebilir. Romanın bir diğer sıradışı karakteri Paloma, yetişkinlerin dünyasının ikiyüzlülüğünü ve yüzeyselliğini henüz 12 yaşındayken görebilmiştir ve bu anlamsız yaşamı daha fazla sürdürmeye niyeti olmadığından 13.yaş gününde intihar etmeyi planlamaktadır. Zamanının ve yaşının ötesinde çocuk-genç karakterlerin en güzel örneklerinden biri olan Paloma, tıpkı Bayan Michel gibi kendi dünyasını yaratırken, bir "dünyanın hareketi günlüğü" oluşturur ve yaşamla ilgili kayda geçirmeyi istediği önemli ve güzel ayrıntıları bu günlüğüne yazar. Roman zaten Bayan Michel ile Paloma'nın bakış açısına göre yazılmıştır ve Paloma'nın dünyanın hareketi günlükleri de bir anlatı güzelliği olarak karşımıza çıkar. Aynı apartmanda yaşamalarına rağmen toplumsal roller yüzünden bir araya gelemeyen bu iki nev-i şahsına münhasır karakterin yolları, apartmana yeni taşınan Japon beyefendi Bay Ozu sayesinde kesişir. Bay Ozu, biraz kadın fantezisi sonucu oluşmuş bir karakter izlenimi vermekle birlikte, romanda önemli bir rolü olduğundan, yazar iyi ki bu karakteri eklemiş dedirtir. Bay Ozu da, Bayan Michel gibi, Tolstoy ve Yasujiro Ozu hayranıdır. Toplumsal rollerine rağmen ve bir parça gizli saklı da olsa, düşlerdeki gibi bir dostluk ilişkisi kurar Bayan Michel ile Bay Ozu. Bay Ozu insanlara yalnızca bakmayan, onları gerçekten görebilen bir centilmen ve bu sayede Paloma ile Bayan Michel, insanların ne kendi sınırlarının ne de toplumsal rollerinin dışına çıkamadığı o sığ dünyada bir parça nefes alabiliyorlar. Bay Ozu, biraz kadın fantezisi sonucu oluşmuş bir karakter izlenimi veriyor dedim fakat aklınıza, yine kadın fantezisi sonucu oluşmuş, Külkedisi benzeri bir aşk hikayesi gelmesin. Yazar Muriel Barberry, Bayan Michel ile Bay Ozu arasındaki dostluğun bu kıvama gelmesine izin vermiyor neyse ki. Aralarında görünmeyen derin bir bağ olsa da, klişe beklentilere girmiyoruz. Korkmayın, bu bir "Eat, Pray, Love" değil. Romanın rahatsız olduğum tek yanı, keskin finaliydi. Bu final küçük çaplı bir şok etkisi yaratarak okurun elinin ayağının titremesine, dengesini kaybetmesine, hatta sinirlenmesine neden olabiliyor. Biraz arabesk bir final olmuş gerçekten ama yazarın neden böyle bir sonuca yöneldiğini kendi ağzından duymayı isterdim.
Kirpinin Zarafeti üç sıradışı karakterin aracılığıyla yapılmış bir toplum eleştirisi. İçsellik ve maneviyat yoksunu bu dünyadan rahatsızlığını en etkili şekilde dile getiren bir yazar var karşımızda. Romanın Fransa'da aylarca çok satanlar listesinde kalması beni düşündürüyor. Bu kitabı alan Fransızlar gerçekten de romanın hakkını vererek o eleştirel bakış açısını kavrayabildiler mi yoksa zaman zaman bizim çoksatanlar listelerinde olduğu gibi, kitabı sırf çok sattığı için merak ederek alıp sonra kendi sınırlı okur kimlikleriyle hüsrana mı uğradılar? Bunu bilmeyi isterdim çünkü birçok Avrupalının pek de hoşuna gitmeyecek değerlendirmelerle dolu bir kitabın bir bestseller olması biraz tuhaf geliyo her ne kadar Kirpinin Zarafeti bu konudaki ilk örnek sayılmayacak olsa da.
Romanın sinema uyarlaması Le Herisson/The Hedgehog, sayfalarca altını çizdiğim ve ileride yeniden okunacaklar listeme eklediğim romanın tam olarak etkisini veremese de, enteresan karakterlerden oluşan, yaşam ve ölüm üzerine düşündüren ve toplum eleştirisi yapan bir Avrupa filmi olarak, kitaptan ayrı düşünüldüğünde etkileyici bir film sayılabilir. Paloma'nın dünyanın hareketi günlüklerindeki o güzel detaylar da filme eklenseydi, sinematografisiyle tadından yenmeyen bir film çıkabilirdi ortaya. Oyuncular cuk oturmuş ama hikayenin iyi özümsenmesi için önce kitabın okunması şart.
Cumartesi, Nisan 07, 2012
2012 Sinema Güncesi I
Melancholia
Lars von Trier hiç de öyle bayıldığım bir yönetmen değildir. Breaking The Waves'den çok etkilenmiştim etkilenmesine ama duygusal baskılarla iç içe işlenen sosyal sömürülerin ele alınışındaki rahatsız edicilik hissi, artık yeter dedirten hikaye gidişatları, buram buram aşırılık ve cinsiyetçilik kokan bir sinema demek Trier benim açımdan. Melancholia'yı iyi ki izlemişim diyorum bu açıdan, zira görselliğiyle ve finaliyle etkileyici bir sinema örneği. Aslında daha çok düğün sahnelerinden sonra gelen kısmı, Kristen Dunst'ın bölümünden çok Charlotte Gainsbourg'un bölümünü sevdim. Nevrotik ve anlaşılmaz Justine'i sevebilmek imkansız gibi bir şey zaten. Yine de, dünyanın sonunda ve yok oluşumuzun yaklaşmasında rahatlatıcı bir şeylerin olduğu fikrine zaman zaman kapılan biri olarak, Justine'in yaklaşan felakete olan tepkisini, Claire'in klasik tepkilerinden daha çok benimsediğimi de eklemem gerek. Bir kere daha içsel bir sinema örneği var karşımızda ve kör gözüm parmağıma diye bağırmıyor bu kez Trier. Dünyanın sonu da ancak bu kadar güzel gösterilebilirdi. Hugo ile birlikte, 2011 film listemde ilk 10'a girerdi daha önce izleyebilseydim.
Hugo
Hem sessiz sinema dönemini işleyeceksin, hem de her yaştan insanı sinemalara çekeceksin. Çocuk filmi görüntüsünde bir saygı duruşu. Hugo'nun Dickensvari öyküsü Georges Melies'in hüzünlü öyküsüyle çakışırken pek güzel set tasarımı, kütüphane, tren istasyonu, saatler, eski fotoğraflar, robotlar, çizimler ve daha bir sürü incelikle ruhumuzu doyurmayı da başardı Scorsese. Aya Yolculuk'un da içinde bulunduğu Melies filmlerini, aşırılıklarla dolu böyle bir zamanda bu kadar insana izletip sevdirebilmek nereden baksan çok zor. O denli kısıtlı bir ortamda o denli yaratıcı filmler çekebilmiş olan Melies'in, her tür imkana sahip olduğumuz halde aynılıktan boğulduğumuz günümüzde örnek alınması dileğiyle. Beni tek rahatsız eden, Hugo'yla istasyon görevlisinin kaç-kovala sahnelerinin ve ikisi arasındaki Dickensvari mücadelenin fazla uzamasıydı fakat 3 boyutlu ve çocukları da sinemaya çekmek için tasarlanmış bir filmin böyle sonuçları da oluyor demek ki maalesef. Çocuk oyuncular Asa Butterfield ve Chloe Moretz filmdeki tüm yetişkin oyunculardan daha iyi performanslar çıkarıyorlar.
Young Adult
Gerek Jason Reitman gerek Diablo Cody tek atımlık barut benim gözümde ve Young Adult'ı izleyince bu düşüncem daha da pekişti. Reitman'ın önceki filmi Up in the Air'da hiç değilse kıyısından köşesinden kapitalist sistemde işsizlik konusu irdeleniyordu her ne kadar film daha çok George Clooney'nin varlığı yüzünden pompalanıp şişirilmiş olsa da.Young Adult'ta ise Diablo Cody'nin etkisiyle lise döneminde sıkışıp kalmış can sıkıcı ve gereksiz bir yazarın hikayesinden başka bir şey bulmak zor. Ergenliğini çoktan devirmiş ama tam anlamıyla bir yetişkin de olamamış, eski sevgilisinin hayatına yeniden girmeye çalışan, pek de başarılı olduğu söylenemeyecek ve egosunu büyüdüğü kasabaya gelip caka satmaya çalışarak tatmin etmeye çalışan bir ilk gençlik kitapları yazarının saçmalıklarını izliyoruz film boyunca ve bu saçma sapan karakterle empati kurmaya çalışmak da nafile bir çaba haline geliyor. Charlize Theron desen zaten bir türlü ısınamamışımdır.. Diablo Cody belli ki lise dönemine takmış kafayı ama bu saplantısını bize de bulaştırmak zorunda değil.
50/50
Kanser olduğunu öğrenen ana karakterimiz, iyi gün dostlarıyla kötü gün dostlarını ilk elden test ediyor bu vesileyle. Kanseri bile bir fırsatçılık aracına dönüştüren batı medeniyetine ilişkin günlük hayat ayrıntılarıydı beni etkileyen filmin duygusal yönünün yanında. Joseph Gordon Levitt'in bundan çok daha iyi bağımsız film performanslarını gördüğümüzden (bkz: Mysterious Skin, Brick, 500 Days of Summer-ki bu sonuncusu bildiğin ana akım oldu art) burada biraz vasat kalmış sanki performansı. Seth Rogen'i de, karakterini de o kadar itici buldum ki, filmde olmasa daha iyi olurdu belki.
A Better Life
Sade anlatımlı bu baba-oğul filmi göçmenliği konu edinen bir dram. Meksikalı baba içimizi dağlıyor kendisi ve oğlu için daha iyi bir hayat uğruna canını dişine takıp insanların ve hayatın kalleşlikleriyle boğuşurken. Oscar'a da hakkıyla aday gösterilen Demian Bichir Soderbergh'in Che'sinden anımsanabilir. Benim kendisiyle tanışıklığım ise Weeds dizisine dayanıyor. Weeds'de buradaki karakterinden o denli taban tabana zıt bir adamı canlandırıyordu ki, A Better Life'taki bu performansını görünce kendisini daha da takdir ettim. Weeds'in şeytana pabucunu ters gidirebilecek mafyöz politikacısı, melul melul bakan bir halk adamı olmuş, şu işe bak. Sözün kısası, yalın ama ister istemez izleyeni etkileyen bir dram A Better Life. Tepelerinde bir Amerikan acımasızlığı varken bu Meksikalıların çilesi bitmez dedirten onlarca filmden biri.
Miss Bala
Miss Bala, sıradan bir Meksikalı genç kızken kötü bir tesadüf sonucunda uyuşturucu kuryeliği yapmak zorunda kalan güzellik kraliçesi adayı genç bir kızın hikayesi. Politik gerilim-aksiyon-dram şeklinde farklı türlerle iç içe girerek ilerliyor film. Yer yer Maria Full of Grace'i de anımsatıyor fakat o filmden çok daha sert olduğu da bir gerçek. Laura gizli polislerle çete savaşlarının ortasında kalıyor. Çetelerin mi, devletin mi, polisin mi daha zalim olduğuna karar vermek Laura gibi bizim için de zor olurken, filmin Laura'nın bakış açısından anlatılması tüm bu mücadeleleri daha da düşündürücü hale getiriyor; sonuçta hangisi Laura'ya farklı davranıyor ki? Oradan oraya korku içinde sürüklenip duran, iradesi çiğnenip geçen, yalnızca bir bedenden ibaret sayılan Laura güzellik yarışmalarının paketlenmiş ortamından çıkıp gerçek bir uyuşturucu paketine dönüşürken erkeklerin savaşında adeta bitkisel hayat yaşıyor. Yönetmenin hareketli kamera kullanımının da, kendi başına sarsıcı olan filmin senaryosunu daha da etkili hale getirdiğini ekleyim. Film bittikten sonra uzun süre etkisinden kurtulmakta zorlandım. Afişte Laura'nın bakışları şimdiden sizi uyarıyor. Meksika'nın bu yılki oscar adayı olan filmin yapımcılardan biri de Gael Garcia Bernal.
...elbette devam edecektir.
Lars von Trier hiç de öyle bayıldığım bir yönetmen değildir. Breaking The Waves'den çok etkilenmiştim etkilenmesine ama duygusal baskılarla iç içe işlenen sosyal sömürülerin ele alınışındaki rahatsız edicilik hissi, artık yeter dedirten hikaye gidişatları, buram buram aşırılık ve cinsiyetçilik kokan bir sinema demek Trier benim açımdan. Melancholia'yı iyi ki izlemişim diyorum bu açıdan, zira görselliğiyle ve finaliyle etkileyici bir sinema örneği. Aslında daha çok düğün sahnelerinden sonra gelen kısmı, Kristen Dunst'ın bölümünden çok Charlotte Gainsbourg'un bölümünü sevdim. Nevrotik ve anlaşılmaz Justine'i sevebilmek imkansız gibi bir şey zaten. Yine de, dünyanın sonunda ve yok oluşumuzun yaklaşmasında rahatlatıcı bir şeylerin olduğu fikrine zaman zaman kapılan biri olarak, Justine'in yaklaşan felakete olan tepkisini, Claire'in klasik tepkilerinden daha çok benimsediğimi de eklemem gerek. Bir kere daha içsel bir sinema örneği var karşımızda ve kör gözüm parmağıma diye bağırmıyor bu kez Trier. Dünyanın sonu da ancak bu kadar güzel gösterilebilirdi. Hugo ile birlikte, 2011 film listemde ilk 10'a girerdi daha önce izleyebilseydim.
Hugo
Hem sessiz sinema dönemini işleyeceksin, hem de her yaştan insanı sinemalara çekeceksin. Çocuk filmi görüntüsünde bir saygı duruşu. Hugo'nun Dickensvari öyküsü Georges Melies'in hüzünlü öyküsüyle çakışırken pek güzel set tasarımı, kütüphane, tren istasyonu, saatler, eski fotoğraflar, robotlar, çizimler ve daha bir sürü incelikle ruhumuzu doyurmayı da başardı Scorsese. Aya Yolculuk'un da içinde bulunduğu Melies filmlerini, aşırılıklarla dolu böyle bir zamanda bu kadar insana izletip sevdirebilmek nereden baksan çok zor. O denli kısıtlı bir ortamda o denli yaratıcı filmler çekebilmiş olan Melies'in, her tür imkana sahip olduğumuz halde aynılıktan boğulduğumuz günümüzde örnek alınması dileğiyle. Beni tek rahatsız eden, Hugo'yla istasyon görevlisinin kaç-kovala sahnelerinin ve ikisi arasındaki Dickensvari mücadelenin fazla uzamasıydı fakat 3 boyutlu ve çocukları da sinemaya çekmek için tasarlanmış bir filmin böyle sonuçları da oluyor demek ki maalesef. Çocuk oyuncular Asa Butterfield ve Chloe Moretz filmdeki tüm yetişkin oyunculardan daha iyi performanslar çıkarıyorlar.
Young Adult
Gerek Jason Reitman gerek Diablo Cody tek atımlık barut benim gözümde ve Young Adult'ı izleyince bu düşüncem daha da pekişti. Reitman'ın önceki filmi Up in the Air'da hiç değilse kıyısından köşesinden kapitalist sistemde işsizlik konusu irdeleniyordu her ne kadar film daha çok George Clooney'nin varlığı yüzünden pompalanıp şişirilmiş olsa da.Young Adult'ta ise Diablo Cody'nin etkisiyle lise döneminde sıkışıp kalmış can sıkıcı ve gereksiz bir yazarın hikayesinden başka bir şey bulmak zor. Ergenliğini çoktan devirmiş ama tam anlamıyla bir yetişkin de olamamış, eski sevgilisinin hayatına yeniden girmeye çalışan, pek de başarılı olduğu söylenemeyecek ve egosunu büyüdüğü kasabaya gelip caka satmaya çalışarak tatmin etmeye çalışan bir ilk gençlik kitapları yazarının saçmalıklarını izliyoruz film boyunca ve bu saçma sapan karakterle empati kurmaya çalışmak da nafile bir çaba haline geliyor. Charlize Theron desen zaten bir türlü ısınamamışımdır.. Diablo Cody belli ki lise dönemine takmış kafayı ama bu saplantısını bize de bulaştırmak zorunda değil.
50/50
Kanser olduğunu öğrenen ana karakterimiz, iyi gün dostlarıyla kötü gün dostlarını ilk elden test ediyor bu vesileyle. Kanseri bile bir fırsatçılık aracına dönüştüren batı medeniyetine ilişkin günlük hayat ayrıntılarıydı beni etkileyen filmin duygusal yönünün yanında. Joseph Gordon Levitt'in bundan çok daha iyi bağımsız film performanslarını gördüğümüzden (bkz: Mysterious Skin, Brick, 500 Days of Summer-ki bu sonuncusu bildiğin ana akım oldu art) burada biraz vasat kalmış sanki performansı. Seth Rogen'i de, karakterini de o kadar itici buldum ki, filmde olmasa daha iyi olurdu belki.
A Better Life
Sade anlatımlı bu baba-oğul filmi göçmenliği konu edinen bir dram. Meksikalı baba içimizi dağlıyor kendisi ve oğlu için daha iyi bir hayat uğruna canını dişine takıp insanların ve hayatın kalleşlikleriyle boğuşurken. Oscar'a da hakkıyla aday gösterilen Demian Bichir Soderbergh'in Che'sinden anımsanabilir. Benim kendisiyle tanışıklığım ise Weeds dizisine dayanıyor. Weeds'de buradaki karakterinden o denli taban tabana zıt bir adamı canlandırıyordu ki, A Better Life'taki bu performansını görünce kendisini daha da takdir ettim. Weeds'in şeytana pabucunu ters gidirebilecek mafyöz politikacısı, melul melul bakan bir halk adamı olmuş, şu işe bak. Sözün kısası, yalın ama ister istemez izleyeni etkileyen bir dram A Better Life. Tepelerinde bir Amerikan acımasızlığı varken bu Meksikalıların çilesi bitmez dedirten onlarca filmden biri.
Miss Bala
Miss Bala, sıradan bir Meksikalı genç kızken kötü bir tesadüf sonucunda uyuşturucu kuryeliği yapmak zorunda kalan güzellik kraliçesi adayı genç bir kızın hikayesi. Politik gerilim-aksiyon-dram şeklinde farklı türlerle iç içe girerek ilerliyor film. Yer yer Maria Full of Grace'i de anımsatıyor fakat o filmden çok daha sert olduğu da bir gerçek. Laura gizli polislerle çete savaşlarının ortasında kalıyor. Çetelerin mi, devletin mi, polisin mi daha zalim olduğuna karar vermek Laura gibi bizim için de zor olurken, filmin Laura'nın bakış açısından anlatılması tüm bu mücadeleleri daha da düşündürücü hale getiriyor; sonuçta hangisi Laura'ya farklı davranıyor ki? Oradan oraya korku içinde sürüklenip duran, iradesi çiğnenip geçen, yalnızca bir bedenden ibaret sayılan Laura güzellik yarışmalarının paketlenmiş ortamından çıkıp gerçek bir uyuşturucu paketine dönüşürken erkeklerin savaşında adeta bitkisel hayat yaşıyor. Yönetmenin hareketli kamera kullanımının da, kendi başına sarsıcı olan filmin senaryosunu daha da etkili hale getirdiğini ekleyim. Film bittikten sonra uzun süre etkisinden kurtulmakta zorlandım. Afişte Laura'nın bakışları şimdiden sizi uyarıyor. Meksika'nın bu yılki oscar adayı olan filmin yapımcılardan biri de Gael Garcia Bernal.
...elbette devam edecektir.
Cumartesi, Mart 31, 2012
Günahkar Kırmızı Masum Beyaz
Michel Faber'in dev romanı Günahkar Kırmızı Masum Beyaz, Dickens romanları dışında rastlamamızın zor olduğu sert bir Victoria dönemi sunuyor okura. Malum çoğu dönem romanı, her ne kadar kadınların o dönemlerdeki kısır ve seçeneksiz yaşamlarından kesitler sunsalar ve bize bazı unutulmaz kadın karakterler kazandırmış olsalar da, şekerli şuruplu, çiçekli böcekli, güzel elbiseler içindeki güzel kızların güzel malikanelerde geçirdiği eş bulma serüvenlerini ya da Jane Eyre gibi karanlık ve kasvetli mürebbiye hikayelerini anlatıyorlar. Bu açıdan bakıldığında, Günahkar Kırmızı Masum Beyaz'ın son derece sert bir roman olduğu ortada. Sokakların pisliğini okur olarak biz de soluyoruz, o puslu ve gri havada Agnes'la birlikte biz de bunalıyoruz, Sugar'ın yaşadığı adaletsizliklere ve iğrençliklere biz de ortak olup öfkeleniyoruz. Michel Faber'in üslubu üç boyutlu bir film gibi ortak ediyor bize o dönemi tüm çıplaklığıyla. Sokakların sidik kokusunu tuvalet denen icadın bir lüks olarak görüldüğü bir ortamda adeta solumuş kadar oluyoruz. Okura birinci elden sesleniyor kimi zaman Faber ve bu yönüyle Fransız Teğmeninin Kadını'nı andırıyor. Her ne kadar Michel Faber bir John Fowles olmasa da, kadın karakterleri betimleme biçimi de takdire şayan. Fakat vurguladığım gibi, Günahkar Kırmızı Masum Beyaz herkesin sevemeyeceği kadar keskin bir roman. O dönemde yazılamayacak kadar kirli ve iğrenç ayrıntıları tüm açıklığıyla anlatıyor roman.
Michel Faber'in üslubunun dışında, romanın ana karakterinin bir hayat kadını olan Sugar olması değil yalnızca romanı olağandışı kılan. Sugar'ın son derece zeki, kurnaz, ileri görüşlü, gözüpek, yetenekli ve kültürlü olması, hayata ve erkeklere olan öfkesini herkeslerden gizlediği bir intikam romanı yazarak çıkarmaya çalışması ve böylece yazarın da "roman içinde roman" tarzına kimi zaman göz kırpışı romanı nev-i şahsına münhasır kılan unsurlar. Bu "roman içinde roman" kısmına daha çok yer verseydi yazar ve iki öykü paralel ilerleseydi, daha da sürükleyici ve ilgi çekici bir kitap çıkabilirdi ortaya diye de düşünmeden edemedim. Annesi de bir hayat kadını olan Sugar 13 yaşındayken, annesi odasına ilk erkeği soktuğundan ve annesinden asla sevgi ve merhamet görmediğinden alaycı ve kurnaz bir kişiliğe sahip olup çıkmıştır Sugar. Kendisiyle alay eden yaşlı albaya içinden söylediği şu sözler, Sugar'ın alaycılığı ve öfkesi ile romanın tavrı hakkında bir fikir verebilir:
“Göreceğiz bakalım seni frengili bunak salak seni, yeni bir yüzyıl geliyor ve senin türün ölecek!"
Sugar'ın yaşamak zorunda olduğu iğrenç hayat karşısında buna benzer cümleler kurması gayet normal. Sugar bugünleri görseydi, o türün neslinin tükenmesinin hala imkansız olduğunu görebilirdi tabii. Sugar yaratıcı kişiliğini ona tutulan sıradan bir burjuva erkeği olan William Rackham'dan da saklar aynı şekilde. William Rackham son derece kısır ve ortalama bir kişiliğe ve zekaya sahip bir erkek. Sugar'a tutulduğunda onu randevuevinden alıp kendisine ayrı bir ev tutuyor ve babasından devraldığı parfümcülük işini, Sugar'ın kurnaz kişiliği ve yardımları sayesinde ilerletiyor. William başlarda sıradan hatta cazip bile sayılabilecek bir erkek portresi çizerken, olaylar ilerledikçe karısının yaşadıkları karşısındaki beceriksizliğninin, kızına karşı soğukluğunun, Sugar'ın içini bir türlü görememesinin, kendini işine vermesinin ve hırsında boğulmasının, onu giderek daha da sinir bozucu bir karaktere dönüştürdüğünü görüyoruz.
Romanın diğer kadın karakterleri, Sugar'ın metresliğini yaptığı William Rackham'ın karısı, Jane Eyre romanındaki Mr.Rochester'ın tavanarasına kapatılmış karısını hatırlatan bunalımlı Agnes ile hayat kadınlarını topluma kazandırmayı kendine görev edinmiş, o dönemde bir aktivist olmanın zorluklarını hiç kaale almayan ve dönemin sosyete kadınları arasında alay konusu olmasına rağmen cesur görüşleriyle bildiğinden şaşmayan Emmeline Fox'un öyküleri de romana pek çok şey katıyorlar ama Sugar'la ilgili bölümler kadar merak uyandırmıyor öyküleri. Şahsen Agnes'ın hikayesine bazen çok üzülürken bazen de bu sayfaların boğuculuğuna sinirlendim. Agnes şımarık ve naif bir zengin kızı ve tüm kadınlık hallerinden bihaber olduğu için her ayın belli günlerinde delirip sinir krizleri geçirmekte, geçirdiği kanamaları başına gelen çok garip ve geçmeyen bir hastalık sanmaktadır, zira hamileliğinin de pek farkında olmaz aynı şekilde."Çocuk geliyormuş, kimmiş bu çocuk, ne zaman geliyor" şeklindedir tepkileri ve kafayı manastırlara, meleklere, kutsal rahibelere takmıştır. Okuduğumuz kimi bölümlerde, Agnes'ın kendi elbiselerini diken, çok güzel piyano çalan ve günlüklerinden de okuduğumuz kadarıyla çarpıcı bir roman yazabilecek kadar bile yetenekli olduğunu görürüz aslında ve Agnes'ın gidişatının odun kocasının tavırlarıyla birlikte daha da kötüye gitmesi hüzünlü bir akıbete doğru ilerler. William Rackham'ı Sugar'ın görüşlerinin aksine "tüm erkekler kötüdür" genellemesiyle betimlemez yazar. Rackham o dönemde çoğu erkeğin yapacağını yapar, hatta bazen aşırı derecede sabırlı olduğunu bile gözlemleriz. Karısını ve kendisini farklı açılardan sömüren doktorun baskılarına rağmen karısını tımarhaneye göndermeyi reddeder sonuna kadar. Tabii bu tavrında, elaleme rezil olma korkusu da yatmaktadır ama her insan gibi zayıflıklarıyla çelişkileri karşısında ne yapacağını pek bilemez. William Rackham bir canavar değildir, normal bir adamdır fakat kimi zaman, normalliğin tedirgin edici zulmü galip gelir.
Romanın son bölümleri, orta kısımlarından daha akıcı çünkü olaylar bazı bölümlerde çok yavaş ilerliyor. Son bölümlerinde doruk noktasına çıkıyor olaylar ve Sugar'ı, kendi çocukluğunu da sorgulamaya yönelten daha farklı bir hayat bekliyor. Daha fazla ayrıntıya girip de sürpriz vermek istemem ama yazıların küçük ve sıkışık puntoyla basılmasının beni rahatsız ettiğini söylemek zorundayım. 750 sayfalık roman yazılar büyütülse 1000 sayfaya çıkardı belki ama yazıların boyutu açısından daha okur dostu bir romanla karşılaşabilirdik. O arka kapak yazıları da sanki bir Boleyn kızı romanı okuyacakmışız hissi uyandırıyor ancak kitabı bu hevesle alanları kötü bir sürpriz beklediğini eklemem gerekir. Bu komplike roman daha etkili bir arka kapak yazısını hak ediyor fikrimce.
The Crimson Petal and The White
Romanın 4 bölümlük BBC uyarlamasından da bahsetmemek olmaz. Dizinin pek çok BBC yapımı gibi sadık bir roman uyarlaması olduğunu, Faber'in kirli detaylarını başarıyla yansıttığını, Sugar'ın derisinin dökülmesinden tutun sokakların pisliğini etkileyici bir sinematografiyle izlediğimizi, Londra'nın pis sokaklarına gitmiş kadar olduğumuzu ve hatta kimi zaman romandan daha etkileyici bir hale geldiğini bile söyleyebiliriz. Romanda bazen boğucu bulduğum Agnes'ın hikayesi örneğin dizide beni daha çok sarstı ve etkiledi. Sugar'ı çeşitli dönem dizileriyle filmlerinden (en bilineni Atonement-Kefaret'tir) aşina olduğumuz Romola Garai canlandırırken adeta döktürüyor aktris. Zira İngiliz seyirciler dizi başladığında Romola Garai'yi görünce Emma gibi eğlenceli ve klasik bir dönem dizisi izleyeceklerini sanmışlar fakat dizinin içerdiği cinsellik oranı ve sert anlatımla afallayıp kalmışlar. Romola Garai'nin yeteneğini hala keşfetmediyseniz, sırasıyla önce Emma'yı, sonra the Crimson Petal and the White'ı izleyip aradaki farkı görebilirsiniz. Aynı şekilde, The It Crowd adlı komedi dizisinden aşina olduğumuz Chris O'Dowd da, adı geçen komedi dizisinden o denli farklı bir rolde ki, William Rackham'ı tüm zayıflıkları ve zalimlikleriyle öyle gerçekçi bir biçimde ete kemiğe büründürmüş ki, Chris O'Dowd neymiş meğerse dedirtiyor. Diğer oyuncular arasında da tanıdık yüzler var. Agnes rolünde Amanda Hale'in ölçülü oyunculuğu hem romana hem diziye çok şey katarken, Gillian Anderson'ı Sugar'ın annesi rolünde hem soğuk hem eğlenceli tavırlarıyla izliyoruz. Sonuç olarak, romanı okumasanız da hatta belki romanı okuyup da sevmemiş olsanız dahi, dizinin de kendi başına etkileyici olduğunu ve diziye bir şans verebileceğinizi söyleyebiliriz. Hele o son bölümlerde insanın nutku tutuluyor.
Salı, Mart 13, 2012
We Need to Talk About Kevin
We Need To Talk About Kevin
Son zamanlarda izleyip en çok etkilendiğim filmlerden birinin We Need to Talk About Kevin olacağını hiç sanmamıştım. Dışarıdan bakınca, bağımsız film havasında, "izlemesem de olur" etiketime girebilecek rahatsız edici bir film izlenimi veriyordu. Bağımsızımsı ve rahatsız edici bir film olduğu bir gerçek ama "iyi ki izlemişim" etiketine terfi ediverdi izler izlemez.
Hani o kayıtsız şartsız annelik var ya. Onu öyle iyi bir dengede sorguluyor ki, sarsılıp kalıyorsunuz. Zira filmlerdeki anneler, yine bazı bağımsız ve istisnai filmler dışında, ya fedakar anne kontenjanında olurlar ya da canavar anne kontenjanında. Tilda Swinton'ın canlandırdığı karakter aracılığıyla yönetmen Lynne Ramsay her ikisini de sorguluyor. Kişiliğini yitirmeden ya da kişiliğini bir kenara atıp üzerine kilit vurmadan annelik yapabilme hakkını arıyor Eva en başında, fakat durmaksızın ağlayan ve garip sorunlara yol açan bir çocuk, üstüne Eva'nın ne sevgi ne şiddet göstererek nasıl davranacağını bilemeden gerçekleştirdiği anneliği, bildiğin mal babalardan olan bir baba ile iletişimsizlik ve sevgisizlik annenin de çocuğun da giderek dibe vurmasına tuz biber ekmesine yarıyor ancak. Mükemmel insan diye bir şey olmadığına göre, mükemmel annelik diye bir kavramın da olmayacağını kabul etmemiz gerekir. Evet zaman zaman "ne uyuz, sinir bozucu ve ruhsuz bir anne" diye damgalamadan edemiyoruz Eva'yı ancak çocuğunu bir türlü sevemeyen anneyi çok ince ayrıntılarla bıçak sırtı bir yerde sorguluyor film. Eva'nın çocuğa karşı bazı davranışları, çocuğun annesinin etkisiyle mi yoksa doğuştan gelen huzursuz karakteri yüzünden mi giderek karanlık tarafa yöneldiği konusunda düşündürüyor fakat yönetmen kesin çıkarımlarla ilgilenmiyor. "Sevgi ve tedavi görseydi çocuğun akıbeti daha farklı olabilirdi" şeklinde klasik bir sonuca da yönelmek istememiş belli ki yönetmen ve iyi ki de yönelmemiş çünkü bu tarz filmlerden sürüsüyle var etrafta, tıpkı Eva gibi bir anneyi ilk bakışta canavar ilan edecek filmler gibi.
Eva'nın oğlunun gerçekleştirdiği katliamdan önceki ve sonraki halleri etkileyici bir kurguyla işleniyor. Geri dönüşlerle ilerleyen kurgu ile sinematografinin güzelliği, bu psikolojik gerilimi daha da kaydadeğer hale getiren unsurlar. Kırmızı, sarı ve mavi tonlamalar arasında değişiyor filmin renk paleti. Tilda Swinton ile Ezra Miller'ın oyunculukları, oyuncu performanslarının bir filmi ne kadar üst seviyelere çıkarabileceğinin en güzel örnekleri olarak karşımızdalar. Eva'nın oğlunun yaptıklarından önceki ve sonraki halleri arasındaki fark, önceki soğuk karakteriyle sonraki kırılgan ruh halleri, yalnızca bir kurgu başarısı değil bir oyunculuk başarısı olarak da görülmeli. Haneke bu filmi çok sevmiştir diye de düşünmeden edemedim. Akademi'nin bu filmle ilgilenmemesine hiç şaşırmadım. Dediğim gibi o Hollywoodvari fedakarlıklar yok bu filmde; üstelik alabildiğine feminist bir yaklaşımla ele alınıyor annelik. Eva'nın işyerinde yaşadıklarında da yaşı ilerleyen, dul ve yalnız bir kadına toplumun bakış açısını kör gözüme parmağımla göstermeden birkaç incelikli sahneyle özetleyiveriyor. Hem zaten herkesin çocuk sahibi olmak zorunda olmadığı sonucuna varan bir filmi niye adaylar arasına koysun ki tabii Akademi fakat Tilda Swinton oscarı, kimsenin hatırlamadığı bir George Clooney filminde oynadığı bir karakterle değil, bu filmle almalıydı.
Cuma, Şubat 24, 2012
Uyku Evi
Jonathan Coe'nin Uyku Evi adlı romanı kurgusuyla büyülüyor. Olaylar 1983-1984 arası ile 1996 yılında geçiyor. Bir geçmişe, bir günümüz olarak kabul edeceğimiz 1996 yılına atlarken kitap bir çırpıda bitiyor. Paralel kurguyla karakterlerin 12 yıl önceki ve sonraki hallerinin arasındaki farklar, uyku hastalıklarının ekseninde anlatılıyor.
Kişiliğini bulma yolundaki Sarah narkolepsi hastalığından muzdarip. Durup dururken gündüz vakti uyuyakalan ve rüyalarıyla gerçeği karıştıran Sarah, 83 yılındaki erkek arkadaşı ve aynı zamanda ilk erkek arkadaşı ,en nefret edilesi roman karakterleri listesi yapılsa listeye doğrudan girecek Gregory Dudden'ın ona karşı olan garip davranışlarının da etkisiyle garip korkular ediniyor. Gregory'i, uyku hastalıklarını inceleyen bir psikiyatrist olarak kendi kliniğini yönetirken görüyoruz 96 yılında. Gregory uykuyu bir hastalık olarak gören, oldukça çarpık görüşleri olan ve bu konuda da garip deneyler yapan bir bilim adamı. Kliniğinde çalışan kadın doktor Cleo'ya olan aşağılayıcı tavırları da, karakteri açısından sürpriz değil. Gregory'nin kliniğine tedavi görmeye gelen sinema eleştirmeni Terry'nin daha önce Sarah ile aynı evi paylaştığını öğreniyoruz. Terry sanat filmleri dışındaki her filme burun kıvıran, nadir bulunan filmleri saplantı haline getirmiş, adeta sinema için yaşayan bir karakter. Kitabın bir bölümünde, Terry, bir Amerikalı için senaryo yazmaya girişir. Aralarındaki diyalog aracılığıyla yazar, hazırcı ve basmakalıp Amerikan sinemasıyla duyarlı Avrupa sineması arasındaki farkları dile getiriyor. Bana kalırsa, Terry de, tıpkı o yenilikten ödü kopan paragöz Amerikalı sinemacılar kadar tutucu. Zaten romanda asıl sevdiğim karakter, hem Terry hem Sarah ile yakın arkadaş olan Robert. 83 yılında Sarah ile tanışıp ona aşık olan ve ona olan aşkından -ya da saplantısından- hiç vazgeçmeyen Robert'ın incelikleri, sürpriz bir sona doğru götürür hikayeyi. Gregory'nin uykuya, Terry'nin sinemaya, Robert'ın da Sarah'ya olan bitmeyen saplantısının çeşitli yansımalarını görüyoruz sayfalar boyunca. Robert, Sarah ve Sarah'nın baktığı çocuk Ruby birlikte bir gün kumsala gidiyorlar ve Ruby ile kumdan kale yapıyorlar. Kitabın en sevdiğim bölümü de burasıydı. Keza, Ruby'nin, genç kız haliyle 96 yılında Sarah'yı görmeye gittiğinde, yaşamının en mutlu anının kumsalda geçirdikleri o gün olduğunu söylemesi boşuna değil.
Uyku Evi, her karakterin birbiriyle bir şekilde bağlantılı olduğu romanlardan biri ve bazı tesadüfler zaman zaman aşırıya kaçıyor. Yine de, romanın gidişatını etkileyici bulmamak zor. Roman bitince, ben bu romanı okudum mu yoksa her şey bir rüya mıydı, şeklinde sorgulamalara bile gidebiliyorsunuz. Uykunun doğasına ilişkin psikolojik ve gerilimli anlarla benlik kavramını ve sevgiyi ele alıyor aslında yazar. Daha önce okuduğum diğer romanı Yağmurdan Önce'deki gibi göz alıcı betimlemeler yok bu romanda ama yoğunluğu yine göz alıcı.
Kişiliğini bulma yolundaki Sarah narkolepsi hastalığından muzdarip. Durup dururken gündüz vakti uyuyakalan ve rüyalarıyla gerçeği karıştıran Sarah, 83 yılındaki erkek arkadaşı ve aynı zamanda ilk erkek arkadaşı ,en nefret edilesi roman karakterleri listesi yapılsa listeye doğrudan girecek Gregory Dudden'ın ona karşı olan garip davranışlarının da etkisiyle garip korkular ediniyor. Gregory'i, uyku hastalıklarını inceleyen bir psikiyatrist olarak kendi kliniğini yönetirken görüyoruz 96 yılında. Gregory uykuyu bir hastalık olarak gören, oldukça çarpık görüşleri olan ve bu konuda da garip deneyler yapan bir bilim adamı. Kliniğinde çalışan kadın doktor Cleo'ya olan aşağılayıcı tavırları da, karakteri açısından sürpriz değil. Gregory'nin kliniğine tedavi görmeye gelen sinema eleştirmeni Terry'nin daha önce Sarah ile aynı evi paylaştığını öğreniyoruz. Terry sanat filmleri dışındaki her filme burun kıvıran, nadir bulunan filmleri saplantı haline getirmiş, adeta sinema için yaşayan bir karakter. Kitabın bir bölümünde, Terry, bir Amerikalı için senaryo yazmaya girişir. Aralarındaki diyalog aracılığıyla yazar, hazırcı ve basmakalıp Amerikan sinemasıyla duyarlı Avrupa sineması arasındaki farkları dile getiriyor. Bana kalırsa, Terry de, tıpkı o yenilikten ödü kopan paragöz Amerikalı sinemacılar kadar tutucu. Zaten romanda asıl sevdiğim karakter, hem Terry hem Sarah ile yakın arkadaş olan Robert. 83 yılında Sarah ile tanışıp ona aşık olan ve ona olan aşkından -ya da saplantısından- hiç vazgeçmeyen Robert'ın incelikleri, sürpriz bir sona doğru götürür hikayeyi. Gregory'nin uykuya, Terry'nin sinemaya, Robert'ın da Sarah'ya olan bitmeyen saplantısının çeşitli yansımalarını görüyoruz sayfalar boyunca. Robert, Sarah ve Sarah'nın baktığı çocuk Ruby birlikte bir gün kumsala gidiyorlar ve Ruby ile kumdan kale yapıyorlar. Kitabın en sevdiğim bölümü de burasıydı. Keza, Ruby'nin, genç kız haliyle 96 yılında Sarah'yı görmeye gittiğinde, yaşamının en mutlu anının kumsalda geçirdikleri o gün olduğunu söylemesi boşuna değil.
Uyku Evi, her karakterin birbiriyle bir şekilde bağlantılı olduğu romanlardan biri ve bazı tesadüfler zaman zaman aşırıya kaçıyor. Yine de, romanın gidişatını etkileyici bulmamak zor. Roman bitince, ben bu romanı okudum mu yoksa her şey bir rüya mıydı, şeklinde sorgulamalara bile gidebiliyorsunuz. Uykunun doğasına ilişkin psikolojik ve gerilimli anlarla benlik kavramını ve sevgiyi ele alıyor aslında yazar. Daha önce okuduğum diğer romanı Yağmurdan Önce'deki gibi göz alıcı betimlemeler yok bu romanda ama yoğunluğu yine göz alıcı.
Pazar, Şubat 19, 2012
Sherlock 2. Sezon
Bol sürprizbozanlı yazı
Bölüm 1: A Scandal In Belgravia
Sherlock'u 1. sezonun sonunda Moriarty'yle havuz kenarında karşılıklı bakışırken bırakmıştık. Ortada bir bomba vardı. Olan Dr. Watson'a oluyordu tabi. Olan hep Watson'a oluyor zaten ama oraya geleceğiz. Joker kılıklı, psikopat, kendine eğlence arayan Moriarty "seninle sonra uğraşırım" ile "şaka yaptım, geri geldim ben, kolay kolay bırakır mıyım hiç seni" arasında gidip gelen tepkileriyle ilerisi için ipuçları veriyordu. Sahnenin en janjanlı yerinde kendisine bir hatun kişiden telefon gelince, Sherlock'la Watson'ı birbirlerine melul melul baksınlar diye baş başa bırakıp kayıplara karıştı. "Duygular zayıflıktır" diye egoistçe sayıklayıp duran Sherlock'un hayatta değer verdiği tek kişinin Watson olduğunu gözümüze sokan, sevgi ve bol gay altmetinli bir sahne izledik sonra. Ardından kamera, telefonla Sherlock'u "kurtaran" kırbaçlı ve seksi kadının arkadan görüntüsünü verip o muhteşem jeneriğe geçti. Sherlock'un 2. sezonunun 3 bölümlük bu ilk bölümünün bomba gibi olacağının ilk işaretleri geldi böylece 5 dakika içerisindee ama bu kadarını da beklemiyorduk.
Sherlock Holmes'ü Dr.Watson'ın yazdıklarından tanıyışımızın 21. yüzyıl versiyonu olan blog yazma olayıyla Sherlock'un popüler oluşu, o meşhur şapkasıyla gazetelerde resimlerinin çıkışı, Sherlock'un bence gayet yerinde bir şekilde sıkıcı bulduğu çeşitli vakalarla uğraşıp Watson'la eğlenceli diyaloglar yaşayarak geçirdği günler pek güzel kurgulanmıştı. Sherlock'un "orta karar" bulduğu bir vaka çıktı sonra ama kendisi bu vakayı olay yerine gidip inceleme yapmaya zaman ayıracak kadar "mühim" görmediğinden, Watson'ı olay yerine gönderip webcam'le bağlantı kurmak suretiyle kabul etti bu cinayet vakasını. Pahalı takım elbiseli tiplerin Sherlock'u evde çıplak, çarşaflara sarınmış bir halde bulup, Watson'ı da olay yerinden helikopterle alıp yaka paça Buckingham Sarayı'na götürmeleriyle dedik ki, asıl şenlik şimdi başlıyor. Sherlock'un "önemli devlet adamı" triplerindeki uyuz kardeşi Mycroft da işin içine girmese olmazdı. Şantajcı ve çıkarcı bir hatun imajıyla betimlenen Irene Adler'ın elindeki kozları alma görevi verildi Sherlock'a ve sadede gelindi zira Irene Adler'ı konu almaktaydı bu bölüm.
Çıkarım uzmanı Sherlock'un karşısına çırılçıplak çıkan Irene Adler'ı çözümleyemediği, ikisinin ilk karşılaştığı sahne televizyon tarihinin unutulmazları arasına şimdiden girdi. Bu sahnenin çekilişi, hiçbir şey göstermeyen çıplaklık içeriği usta işiydi. Sherlock'a pabucunu iki üç kez ters giydirdi Irene Adler bölüm boyunca. Irene'in öldüğünü sanan Sherlock'u nihayet elinde kemanla gördüğümüz, pek hüzünlü takıldığı sahnelere bile tanık olduk. Irene Adler Sherlock'a her bakımdan denk bir femme-fatale. Zaaflar açısından da, Sherlock'un duygusuzluğu ve bencilliği, Irene Adler'ın çıkarcılığıyla dengeleniyordu. En başta gördüğümüz cinayeti bölümün ortalarında birlikte çözdükleri sahne de kurgu açısından şahaneydi. Kasa şifresinin beden ölçüleri olması zekiceydi ama meşhur telefon şifresinin ortaya çıktığı sahne tartışmaya açık denilebilir. Gayet ortada bir SHER-LOCKED şifresi çoğu izleyeni şaşkınlığa uğratıp gülümsetti. Bence tam Irene Adler'a göre bir oyundu bu şifre. Zeka küpü Sherlock'la aslında bu denli basit bir şifreyi seçerek hem alay eden, hem de onu diğerlerinden ayrı gördüğünü ispatlayan bir şifreydi, yine de kendisini sona götüren de, Irene Adler'ın bu kibri oldu. "Nabzını ölçerek buldum bana karşı zaafını" diyerek onu yendiğini ilan eden Sherlock'la, "kadınlar ya duygularına yenik düşen zayıf yaratıklardır, ya da fettandırlar" şeklindeki o bitmek bilmeyen klişe sonuca ulaşıldığı da söylendi bu sahneyle, hatta -sanırım- Guardian'da buna benzer bir yazı da çıkmıştı. Şahsen bu tür tartışmalardan da, o seksist yapımcılar ve yazarların varlığından sıkıldığım kadar sıkıldım. Kadının duygularına yenik düşmesi zayıflık, erkeğin hormonlarına yenik düşmesi onun normal hali filan ya neyse konumuz bu değil. Yapımcı ve bölümün yazarı Steven Moffat bu suçlamaya twitterdan karşı çıkarak "Irene onu iki kez yendi, Sherlock ise bir kez" şeklinde bir yanıt verdi. Irene Adler'ın Sherlock'u kukla yerine koyduğu sahneleri hatırlayınca, Sherlock'un çoğu yerde asperger sendromlu olduğunun söylenişiyle ve özellikle Molly'den Anderson'a, kardeşi Mycroft'tan Mrs.Hudson'a herkese olan bencilce ve aşağılayıcı davranışlarını göz önünde tutarak, Irene Adler'ın tamamen eşiti gibi davrandığı iki kişiden biri olduğu sonucuna varabiliriz (diğeri Moriarty tabii ki.) Sonrasında Sherlock onu ölümden kurtarınca ödeşmiş oldular bana kalırsa ve bölüm boyunca, hatta sezon boyunca duygularıyla asıl boğuşan kişi Sherlock'tu.
Bu noktayı da açığa kavuşturduktan sonra, sonuç olarak A Scandal in Belgravia'nın genel olarak muhteşem bir bölüm olduğunu söylemekte sakınca görmüyorum. Oyun içinde oyunları, seyir zevki, karakterlerin ele alınışı, kurgusu ağzımıza bir parmak bal çaldı ve bunun ardından izlediğim her şey vasat olarak adlandırılmaya mahkumdu artık. Lara Pulvar'ın Irene Adler portresi, Sherlock Holmes'ün sinema versiyonunda Irene Adler'ı canlandıran Rachel McAdams'ı iyice komik bir hale dönüştürmüştür.
Bölüm 2: The Hounds of The Baskerville
Doyle'un Irene Adler'lı öykülerini okumadım ama Baskerville'lerin Tazısı'nı okumuştum. Doğaüstüne ve batıl inançlara karşı bilimi ve mantığı öne çıkaran bir öykü olmakla birlikte, içerdiği gizem ve korku öğeleriyle ilgi çeken bir Doyle öyküsüydü. Öykünün dizide ele alınışı ise, batıl inançlardan çok, genetik biliminin sapkınca kullanılışı şeklindeydi. Buna rağmen, Sherlock'un kocaman, kırmızı gözlü, kara köpekten korkar gibi olduğu sahnede olduğu gibi,"acaba" dedirten bir doğaüstü kuşkusu da yok değildi. Bu bölümün en çok öne çıkan yanları, Sherlock'la Watson'ın İngiltere kırsalında birbirlerine melul melul baktıkları, ikisinin gay sanılmasının yol açtığı komik anlar, Sherlock'un zavallı Watson'ı deney faresi yerine koyduğu sahne ile sisle birlikte olayın çözüldüğü sahneydi. Bunların dışında, önceki Irene Adler'lı bölümün yanında sönük kaldı bu bölüm. Belki 1. sezonda işlenseydi bu konu daha çok ilgi çekebilirdi.
Bölüm 3: Reicheinbach Falls
Sezon finalinin Moriarty'le yapılması kaçınılmazdı. Yine müthiş bir kurgu örneği vardı karşımızda. Sherlock'un ölümünün ardından psikoloğuna ağıt yakan bir Watson görünce açılışta, başımıza gelecekleri anlamalıydık aslında. Sherlock'un ölümü!
1. sezonda kıyısından köşesinden gördüğümüz Moriarty'yi canlandıran oyuncu Andrew Scott acaba doğru bir seçim miydi, daha inandırıcı bir kötü adam olabilir miydi ki şeklindeki şüphelere nanik yaparak, coştukça coştu bu bölümde. Moriarty Sherlock'un dengi kötü adam olmanın ötesine geçerek, "ben senim, sen de bensin" muhabbetini yaptı beklendiği gibi. King Moriarty'nin eğlenceli soygun sahnesinin yanında, mahkeme salonundaki diken üstü havaya rağmen o komik bakışmalar ve atışmalar da evlere şenlikti. Sherlock Holmes'ün bir sahtekar olduğunu ispatlama peşindeki Moriarty, kendisinin bir aktör olduğunu iddia ettiği sahnedeki hinliğiyle, kimseleri beğenmeyen Sherlock'un takdirini kazandığını belli eden bir bakışla aldı yanıtını karşılığında. Sherlock Holmes bölüm boyunca kendisini ispatlamaya çalışmak zorunda kaldı, imajını çok iplemese de. Moriarty'nin amacı, Sherlock'u haksız yere suçlanan adam konumuna düşürüp yalnızlığa ve intihara sürüklemekti. Sherlock'un en duygusal takıldığı bölüm de buydu, Watson'ı en çok aşağıladığı bölüm de. Watson, House'ın Wilson'ı gibi her eve lazım ve bu yüzden de çekmediği kalmıyor. Son kertede ise, Sherlock'a olan sadakati gözlerimizi yaşartıyor.
Çatı sahnesi. Moriarty'nin Sherlock'la ip cambazı gibi oynayışının ayyuka çıktığı anlar. Sherlock'la Watson'ın telefonla konuşup vedalaştığı sahne sizin de yüreğinizi sızlatmadıysa, duygularınızdan şüphe edin derim. Bu arada Moriarty silahı dayar şakağına. Ve Sherlock'un düşüşü. Sherlock nasıl bir oyun yaptı da ölmedi şeklinde teoriler sıralamayacağım buraya. Dileyen bu siteyi inceleyebilir ama Molly'den yardım istediği ve düştükten sonra herkes düşen cesede bakarken arkadan bir motorsikletin (bisiklet miydi yoksa? Bahaneyle tekrar izlerim sezon finalini) geçtiği malumumuz.
Senaryo harikası bir finaldi kesinlikle ve İngiliz televizyonlarının insanı süründüren dizi anlayışının en büyük örneklerinden biri olarak, yeni sezonu en az 1 yıl bekleyeceğimizi düşündükçe insan sövmeden duramıyor. Evet kısa ve öz diziler ama fazla kısalar ve sezon araları da gereğinden fazla uzun. Benedict Cumberbatch'in adını daha da sık duymaya hala hazır değilseniz, daha ne desem bilemedim.
Sherlock görselleri
Bölüm 1: A Scandal In Belgravia
Sherlock'u 1. sezonun sonunda Moriarty'yle havuz kenarında karşılıklı bakışırken bırakmıştık. Ortada bir bomba vardı. Olan Dr. Watson'a oluyordu tabi. Olan hep Watson'a oluyor zaten ama oraya geleceğiz. Joker kılıklı, psikopat, kendine eğlence arayan Moriarty "seninle sonra uğraşırım" ile "şaka yaptım, geri geldim ben, kolay kolay bırakır mıyım hiç seni" arasında gidip gelen tepkileriyle ilerisi için ipuçları veriyordu. Sahnenin en janjanlı yerinde kendisine bir hatun kişiden telefon gelince, Sherlock'la Watson'ı birbirlerine melul melul baksınlar diye baş başa bırakıp kayıplara karıştı. "Duygular zayıflıktır" diye egoistçe sayıklayıp duran Sherlock'un hayatta değer verdiği tek kişinin Watson olduğunu gözümüze sokan, sevgi ve bol gay altmetinli bir sahne izledik sonra. Ardından kamera, telefonla Sherlock'u "kurtaran" kırbaçlı ve seksi kadının arkadan görüntüsünü verip o muhteşem jeneriğe geçti. Sherlock'un 2. sezonunun 3 bölümlük bu ilk bölümünün bomba gibi olacağının ilk işaretleri geldi böylece 5 dakika içerisindee ama bu kadarını da beklemiyorduk.
Sherlock Holmes'ü Dr.Watson'ın yazdıklarından tanıyışımızın 21. yüzyıl versiyonu olan blog yazma olayıyla Sherlock'un popüler oluşu, o meşhur şapkasıyla gazetelerde resimlerinin çıkışı, Sherlock'un bence gayet yerinde bir şekilde sıkıcı bulduğu çeşitli vakalarla uğraşıp Watson'la eğlenceli diyaloglar yaşayarak geçirdği günler pek güzel kurgulanmıştı. Sherlock'un "orta karar" bulduğu bir vaka çıktı sonra ama kendisi bu vakayı olay yerine gidip inceleme yapmaya zaman ayıracak kadar "mühim" görmediğinden, Watson'ı olay yerine gönderip webcam'le bağlantı kurmak suretiyle kabul etti bu cinayet vakasını. Pahalı takım elbiseli tiplerin Sherlock'u evde çıplak, çarşaflara sarınmış bir halde bulup, Watson'ı da olay yerinden helikopterle alıp yaka paça Buckingham Sarayı'na götürmeleriyle dedik ki, asıl şenlik şimdi başlıyor. Sherlock'un "önemli devlet adamı" triplerindeki uyuz kardeşi Mycroft da işin içine girmese olmazdı. Şantajcı ve çıkarcı bir hatun imajıyla betimlenen Irene Adler'ın elindeki kozları alma görevi verildi Sherlock'a ve sadede gelindi zira Irene Adler'ı konu almaktaydı bu bölüm.
Çıkarım uzmanı Sherlock'un karşısına çırılçıplak çıkan Irene Adler'ı çözümleyemediği, ikisinin ilk karşılaştığı sahne televizyon tarihinin unutulmazları arasına şimdiden girdi. Bu sahnenin çekilişi, hiçbir şey göstermeyen çıplaklık içeriği usta işiydi. Sherlock'a pabucunu iki üç kez ters giydirdi Irene Adler bölüm boyunca. Irene'in öldüğünü sanan Sherlock'u nihayet elinde kemanla gördüğümüz, pek hüzünlü takıldığı sahnelere bile tanık olduk. Irene Adler Sherlock'a her bakımdan denk bir femme-fatale. Zaaflar açısından da, Sherlock'un duygusuzluğu ve bencilliği, Irene Adler'ın çıkarcılığıyla dengeleniyordu. En başta gördüğümüz cinayeti bölümün ortalarında birlikte çözdükleri sahne de kurgu açısından şahaneydi. Kasa şifresinin beden ölçüleri olması zekiceydi ama meşhur telefon şifresinin ortaya çıktığı sahne tartışmaya açık denilebilir. Gayet ortada bir SHER-LOCKED şifresi çoğu izleyeni şaşkınlığa uğratıp gülümsetti. Bence tam Irene Adler'a göre bir oyundu bu şifre. Zeka küpü Sherlock'la aslında bu denli basit bir şifreyi seçerek hem alay eden, hem de onu diğerlerinden ayrı gördüğünü ispatlayan bir şifreydi, yine de kendisini sona götüren de, Irene Adler'ın bu kibri oldu. "Nabzını ölçerek buldum bana karşı zaafını" diyerek onu yendiğini ilan eden Sherlock'la, "kadınlar ya duygularına yenik düşen zayıf yaratıklardır, ya da fettandırlar" şeklindeki o bitmek bilmeyen klişe sonuca ulaşıldığı da söylendi bu sahneyle, hatta -sanırım- Guardian'da buna benzer bir yazı da çıkmıştı. Şahsen bu tür tartışmalardan da, o seksist yapımcılar ve yazarların varlığından sıkıldığım kadar sıkıldım. Kadının duygularına yenik düşmesi zayıflık, erkeğin hormonlarına yenik düşmesi onun normal hali filan ya neyse konumuz bu değil. Yapımcı ve bölümün yazarı Steven Moffat bu suçlamaya twitterdan karşı çıkarak "Irene onu iki kez yendi, Sherlock ise bir kez" şeklinde bir yanıt verdi. Irene Adler'ın Sherlock'u kukla yerine koyduğu sahneleri hatırlayınca, Sherlock'un çoğu yerde asperger sendromlu olduğunun söylenişiyle ve özellikle Molly'den Anderson'a, kardeşi Mycroft'tan Mrs.Hudson'a herkese olan bencilce ve aşağılayıcı davranışlarını göz önünde tutarak, Irene Adler'ın tamamen eşiti gibi davrandığı iki kişiden biri olduğu sonucuna varabiliriz (diğeri Moriarty tabii ki.) Sonrasında Sherlock onu ölümden kurtarınca ödeşmiş oldular bana kalırsa ve bölüm boyunca, hatta sezon boyunca duygularıyla asıl boğuşan kişi Sherlock'tu.
Bu noktayı da açığa kavuşturduktan sonra, sonuç olarak A Scandal in Belgravia'nın genel olarak muhteşem bir bölüm olduğunu söylemekte sakınca görmüyorum. Oyun içinde oyunları, seyir zevki, karakterlerin ele alınışı, kurgusu ağzımıza bir parmak bal çaldı ve bunun ardından izlediğim her şey vasat olarak adlandırılmaya mahkumdu artık. Lara Pulvar'ın Irene Adler portresi, Sherlock Holmes'ün sinema versiyonunda Irene Adler'ı canlandıran Rachel McAdams'ı iyice komik bir hale dönüştürmüştür.
Bölüm 2: The Hounds of The Baskerville
Doyle'un Irene Adler'lı öykülerini okumadım ama Baskerville'lerin Tazısı'nı okumuştum. Doğaüstüne ve batıl inançlara karşı bilimi ve mantığı öne çıkaran bir öykü olmakla birlikte, içerdiği gizem ve korku öğeleriyle ilgi çeken bir Doyle öyküsüydü. Öykünün dizide ele alınışı ise, batıl inançlardan çok, genetik biliminin sapkınca kullanılışı şeklindeydi. Buna rağmen, Sherlock'un kocaman, kırmızı gözlü, kara köpekten korkar gibi olduğu sahnede olduğu gibi,"acaba" dedirten bir doğaüstü kuşkusu da yok değildi. Bu bölümün en çok öne çıkan yanları, Sherlock'la Watson'ın İngiltere kırsalında birbirlerine melul melul baktıkları, ikisinin gay sanılmasının yol açtığı komik anlar, Sherlock'un zavallı Watson'ı deney faresi yerine koyduğu sahne ile sisle birlikte olayın çözüldüğü sahneydi. Bunların dışında, önceki Irene Adler'lı bölümün yanında sönük kaldı bu bölüm. Belki 1. sezonda işlenseydi bu konu daha çok ilgi çekebilirdi.
Bölüm 3: Reicheinbach Falls
Sezon finalinin Moriarty'le yapılması kaçınılmazdı. Yine müthiş bir kurgu örneği vardı karşımızda. Sherlock'un ölümünün ardından psikoloğuna ağıt yakan bir Watson görünce açılışta, başımıza gelecekleri anlamalıydık aslında. Sherlock'un ölümü!
1. sezonda kıyısından köşesinden gördüğümüz Moriarty'yi canlandıran oyuncu Andrew Scott acaba doğru bir seçim miydi, daha inandırıcı bir kötü adam olabilir miydi ki şeklindeki şüphelere nanik yaparak, coştukça coştu bu bölümde. Moriarty Sherlock'un dengi kötü adam olmanın ötesine geçerek, "ben senim, sen de bensin" muhabbetini yaptı beklendiği gibi. King Moriarty'nin eğlenceli soygun sahnesinin yanında, mahkeme salonundaki diken üstü havaya rağmen o komik bakışmalar ve atışmalar da evlere şenlikti. Sherlock Holmes'ün bir sahtekar olduğunu ispatlama peşindeki Moriarty, kendisinin bir aktör olduğunu iddia ettiği sahnedeki hinliğiyle, kimseleri beğenmeyen Sherlock'un takdirini kazandığını belli eden bir bakışla aldı yanıtını karşılığında. Sherlock Holmes bölüm boyunca kendisini ispatlamaya çalışmak zorunda kaldı, imajını çok iplemese de. Moriarty'nin amacı, Sherlock'u haksız yere suçlanan adam konumuna düşürüp yalnızlığa ve intihara sürüklemekti. Sherlock'un en duygusal takıldığı bölüm de buydu, Watson'ı en çok aşağıladığı bölüm de. Watson, House'ın Wilson'ı gibi her eve lazım ve bu yüzden de çekmediği kalmıyor. Son kertede ise, Sherlock'a olan sadakati gözlerimizi yaşartıyor.
Çatı sahnesi. Moriarty'nin Sherlock'la ip cambazı gibi oynayışının ayyuka çıktığı anlar. Sherlock'la Watson'ın telefonla konuşup vedalaştığı sahne sizin de yüreğinizi sızlatmadıysa, duygularınızdan şüphe edin derim. Bu arada Moriarty silahı dayar şakağına. Ve Sherlock'un düşüşü. Sherlock nasıl bir oyun yaptı da ölmedi şeklinde teoriler sıralamayacağım buraya. Dileyen bu siteyi inceleyebilir ama Molly'den yardım istediği ve düştükten sonra herkes düşen cesede bakarken arkadan bir motorsikletin (bisiklet miydi yoksa? Bahaneyle tekrar izlerim sezon finalini) geçtiği malumumuz.
Senaryo harikası bir finaldi kesinlikle ve İngiliz televizyonlarının insanı süründüren dizi anlayışının en büyük örneklerinden biri olarak, yeni sezonu en az 1 yıl bekleyeceğimizi düşündükçe insan sövmeden duramıyor. Evet kısa ve öz diziler ama fazla kısalar ve sezon araları da gereğinden fazla uzun. Benedict Cumberbatch'in adını daha da sık duymaya hala hazır değilseniz, daha ne desem bilemedim.
Sherlock görselleri
Çarşamba, Ocak 25, 2012
The Artist
Sessiz sinemanın kendine özgü kullanımları ve sessiz sinema döneminin birçok ünlü ismi sinemaya sesin girmesiyle tarihe karışır. "Sesli sinema geleceğimizdir" diyenleri küçümseyen dönemin sessiz sinema artisti George Valentin, sesli filmlerin hızla yaygınlaşıp sessiz filmlere burun kıvırılmaya başlanmasıyla işsiz kalır. Öte yandan, Peppy Miller adındaki genç kadın oyuncunun da yükselişini beraberinde getirir onun düşüşü. Yoğun duygular ve hüzün dolu bu öykü, dans sahneleriyle de etkileyici.
The Artist'in sessiz sinema dönemine bir saygı duruşu filmi olduğunu bir de benden duymanıza gerek olduğunu sanmıyorum. Onun yerine, The Artist'in ardından, The Artist kadar mutlu bir film olduğu söylenemeyecek Sunset Bulvarı'nı hala izlemediyseniz tam vakti olduğunu söylemekle yetineceğim. "Hem sessiz hem siyah beyaz, böyle film izlenir mi" diyerek The Artist'e burun kıvıranlar çok şey kaybeder. Sessiz filmlerin şahsen başlı başına bir sanat olduğunu düşünüyorum. "Sessiz filmler izleyesim var ama çok sıkıcıysa izlemem" diyenlerdenseniz, Lilian Gish'li melodramlardan uzak durmalısınız yine de. Lilian Gish veya Mary Pickford gibi isimler birer ikon olarak ve yetenekleriyle çok önemli ve etkileyici isimler fakat o 3 saatlik melodramların da insana afakanlar bastırdığı kesin. Naçizane tavsiyelerim, bugün hala güncelliğini koruyan ve atmosfer konusunda birçok insana ilham vermeye devam eden Fritz Lang'ın Metropolis'i ile Murnau'nun korku klasikleri. Baştacı isimler Charlie Chaplin ve Buster Keaton'ı ise ayrı tutuyorum. Tekrar tekrar izle deseniz hiç itirazım olmaz.
Mimiklere ve oyuncuların hareketlerine dayalı hikaye anlatma biçimi deyince, en çok Charlie Chaplin ve Buster Keaton'lı slapstick komedi denilen fiziksel komedi unsurlarına dayalı mizansenler sergileyen komedyenler akla geliyor. The Artist'te Jean Dujardin'in üzerinde de, Chaplin ile Keaton'ın kendi filmlerini sırtlanışlarını anımsatan bir yük var. Özellikle açılış sahnesinde yeni bir slapstick komedi yıldızı mı geliyor acaba diye düşünmeden edemedim. Dujardin'in performansı mükemmel. Berenice Bejo ise çok etkilemedi beni. Sanki başka bir kadın oyuncu da aynı performansı sergileyebilirmiş hissi verdi fakat Dujardin, karakterinin tüm hallerini yansıtırken şahane bir yetenek olduğunu kanıtlıyor.
Hikayesiyle, atmosferiyle, kurgusuyla, oyuncularıyla film izlemeyi severim diyen birçok insanı mutlu edecek bir film var karşımızda. 90 dakikalık dolu dolu bir film The Artist ve Hollywood'un yıldız sistemi üzerine de düşündürüyor.
The Artist'in sessiz sinema dönemine bir saygı duruşu filmi olduğunu bir de benden duymanıza gerek olduğunu sanmıyorum. Onun yerine, The Artist'in ardından, The Artist kadar mutlu bir film olduğu söylenemeyecek Sunset Bulvarı'nı hala izlemediyseniz tam vakti olduğunu söylemekle yetineceğim. "Hem sessiz hem siyah beyaz, böyle film izlenir mi" diyerek The Artist'e burun kıvıranlar çok şey kaybeder. Sessiz filmlerin şahsen başlı başına bir sanat olduğunu düşünüyorum. "Sessiz filmler izleyesim var ama çok sıkıcıysa izlemem" diyenlerdenseniz, Lilian Gish'li melodramlardan uzak durmalısınız yine de. Lilian Gish veya Mary Pickford gibi isimler birer ikon olarak ve yetenekleriyle çok önemli ve etkileyici isimler fakat o 3 saatlik melodramların da insana afakanlar bastırdığı kesin. Naçizane tavsiyelerim, bugün hala güncelliğini koruyan ve atmosfer konusunda birçok insana ilham vermeye devam eden Fritz Lang'ın Metropolis'i ile Murnau'nun korku klasikleri. Baştacı isimler Charlie Chaplin ve Buster Keaton'ı ise ayrı tutuyorum. Tekrar tekrar izle deseniz hiç itirazım olmaz.
Mimiklere ve oyuncuların hareketlerine dayalı hikaye anlatma biçimi deyince, en çok Charlie Chaplin ve Buster Keaton'lı slapstick komedi denilen fiziksel komedi unsurlarına dayalı mizansenler sergileyen komedyenler akla geliyor. The Artist'te Jean Dujardin'in üzerinde de, Chaplin ile Keaton'ın kendi filmlerini sırtlanışlarını anımsatan bir yük var. Özellikle açılış sahnesinde yeni bir slapstick komedi yıldızı mı geliyor acaba diye düşünmeden edemedim. Dujardin'in performansı mükemmel. Berenice Bejo ise çok etkilemedi beni. Sanki başka bir kadın oyuncu da aynı performansı sergileyebilirmiş hissi verdi fakat Dujardin, karakterinin tüm hallerini yansıtırken şahane bir yetenek olduğunu kanıtlıyor.
Hikayesiyle, atmosferiyle, kurgusuyla, oyuncularıyla film izlemeyi severim diyen birçok insanı mutlu edecek bir film var karşımızda. 90 dakikalık dolu dolu bir film The Artist ve Hollywood'un yıldız sistemi üzerine de düşündürüyor.
Perşembe, Ocak 19, 2012
Geniş Geniş Bir Deniz
Tavanarasındaki kadın. Diğer kadın. Gizemli ve deli kadın. Jane Eyre romanında "öylesine geçiştirilen" demeyelim de, yalnızca Jane Eyre'ın yaşamındaki etkisi ve aşkının karanlık yönünü vurgulaması açısından yer verilen Antoinette Mason'ın, Mr.Rochester'ın ilk eşinin öyküsünü yazma deneyimine girişmiş Jean Rhys ve ortaya feci hüzünlü bir roman çıkmış. Öyle ki bu hüzün zaman zaman fazla keskin bir hal alıyor.
Jean Rhys, Antoinette Mason'ın adalarda başlayan öyküsünü, en başından sert ve adaletsizliklerle dolu bir çevre betimlemesiyle okuru sarsıyor. Giderek deliren annesiyle ırkçılıkla çalkalanan bir ortamda geçiriyor çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını Antoinette. Bir yangın sonrası yaşamı olumsuz anlamda değişiyor. Sonra Rochester giriyor devreye fakat Jean Rhys, Rochester ismini kullanmıyor. Gerek de yok zaten. Romanın en iy iyanlarından biri, bazı bölümlerin Rochester'ın bakış açısıyla yazılmış olması. Antoinette'le oldu bittiye getirilen bir evlilik ve etraftaki "deli kadının deli kızıyla" evlendiği için hayatının mahvolduğuna dair dedikoduların da etkisiyle, karısını yalnız bırakıyor Rochester. Antoinette'in giderek hüzünleşen öyküsünde suçu yalnızca Rochester'a atmıyor Jean Rhys. Rochester da bu ataerkil düzenin bir kurbanı ancak kimi zaman en büyük kötülük kayıtsızlıktan gelir. Aslında gayet aklı başında ve zeki bir kadın olan Antoinette'i ataerkillik ve önyargılarla birlikte, bu adamın kayıtsızlığı delirtir. Sonuçta Rochester hiçbir zaman bir Mr.Darcy gibi etkilememiştir beni. Jane Eyre romanında, Jane'in bu adamdan uzak durması için sayfalarda geri geri gitme isteği duymuştum hatta. Geniş Geniş Bir Deniz'i okuduktan sonra da, Rochester'dan hala soğumayan kaç kişi kalmıştır, kalır ki? Pek de güvenilir olduğu söylenemeyecek büyücü hizmetçi kadın Christophine ile diğer hizmetçi kızlar da alabildiğine acımasızlar. Delilik kavramını da böylece sorguluyor Jean Rhys. Yapayalnız bırakıldığı için delirmekten ziyade nefret ve öfke dolu bir karanlığın içine dalıyor, bir kenara atılıyor" Antoinette.
Jean Rhys'ın anlatımı çok güçlü ve Pınar Kür çevirisi de bu etkiyi daha da artırıyor. Yine de, rahatsız edici bir melankoli söz konusu burada. Mutluyken uzak durulması gereken kitaplardan belki de melankolinin romanı Geniş Geniş Bir Deniz (Wide Sargasso Sea).
Çarşamba, Ocak 18, 2012
Sessiz Çığlıklar
Dünyanın en hüzünlü hikayelerinden biri, en dokunaklı müzik aletiyle birleşiyor. El Violin, dokunaklı bir Meksika şiiri. Fazlasıyla sert sahnelerle açılan bu siyah beyaz film, yaşlı kemancı Plutarco'nun sessiz mücadelesine dönüşüyor sonrasında. İsyancı oğlu ve torunuyla köyden köye sürekli göç ederken, sokak müzisyenliğiyle yaşamını kazanıyor Plutarco. Yeri geliyor bir yük hayvanı için boş kağıda imza atmak zorunda bile kalıyor. Malum, ne kadar muhtaçsan insanlığa, o kadar yiter insanlık ve çok daha çirkin bir şeye dönüşür insanlık adı verilen o masal. Pekçok sarsıcı ana sahip, ağır ilerlemesine karşın ne olduğunu bile anlamadan kendinizi o tarifsiz finali izlerken bulduğunuz, görünenin altındaki satır aralarında çok daha fazla hüzün barındıran bir filmden söz ediyoruz. En sarsıcı sahneler ise, Plutarco'nun sınırdaki askerlere keman çaldığı bölümler. Film değil belgesel sanki izlediklerimiz ve bir türlü umudu yakalayamıyoruz. Amatör oyuncular da filmin doğal akışına büyük katkıda bulunuyorlar.
Politik zulmü aktaran bir başka yapım ise, Romanya filmi Silent Wedding (Nunta Muta). Rus komünizminin etkisinde bir köyün insanları. "Hem çok komik, hem çok hüzünlü film" kavramına bambaşka bir bakış açısı getiriyor köylülerin sessiz çığlıkları. Gülünecek anlarla ağlanacak anlar arasındaki o ince çizgi karşısında insanın nutku tutuluyor. Bir düğünün hazırlıkları. Çeşitli Balkan filmlerinde rastlanılabilecek absürdlük de, o toprakların hiç bitmeyen acıları da bir düğünün ekseninde iç içe anlatılıyor. Özellikle Stalin'in ölüm haberinden sonra izleyiciye tokatlar yağmaya başlıyor. Diktatör öldüğü için yas zamanı gülmek ve eğlenmek yasak ama gerçekleştirilmesi gereken bir de düğün var ortada. Hele bir düğün yemeği sahnesi var ki, tüm geveze filmlere olduğu kadar başka birçok sessiz ve derinden giden, çok şey anlattığı iddiasıyla yola çıkan ama izleyiciye hiçbir duygu geçirmeyen filme de meydan okuyor. Sessiz film oynamayıp bunu yaşamak zorunda kalan bir ahalinin en çok da, çalar gibi yapan çalgıcıları hissettiriyor o anların kritikliğini. En iyi "ağlanacak hallere gülmek" filmlerinden biri Silent Wedding.
Politik zulmü aktaran bir başka yapım ise, Romanya filmi Silent Wedding (Nunta Muta). Rus komünizminin etkisinde bir köyün insanları. "Hem çok komik, hem çok hüzünlü film" kavramına bambaşka bir bakış açısı getiriyor köylülerin sessiz çığlıkları. Gülünecek anlarla ağlanacak anlar arasındaki o ince çizgi karşısında insanın nutku tutuluyor. Bir düğünün hazırlıkları. Çeşitli Balkan filmlerinde rastlanılabilecek absürdlük de, o toprakların hiç bitmeyen acıları da bir düğünün ekseninde iç içe anlatılıyor. Özellikle Stalin'in ölüm haberinden sonra izleyiciye tokatlar yağmaya başlıyor. Diktatör öldüğü için yas zamanı gülmek ve eğlenmek yasak ama gerçekleştirilmesi gereken bir de düğün var ortada. Hele bir düğün yemeği sahnesi var ki, tüm geveze filmlere olduğu kadar başka birçok sessiz ve derinden giden, çok şey anlattığı iddiasıyla yola çıkan ama izleyiciye hiçbir duygu geçirmeyen filme de meydan okuyor. Sessiz film oynamayıp bunu yaşamak zorunda kalan bir ahalinin en çok da, çalar gibi yapan çalgıcıları hissettiriyor o anların kritikliğini. En iyi "ağlanacak hallere gülmek" filmlerinden biri Silent Wedding.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











































