Salı, Haziran 30, 2026

Haziran 2026 Okuma ve Seyir Güncesi

 ---KİTAPLAR---

Virginia Evans Muhabbet'te bazılarının aksi bulacağı bir kadının yaşamındaki iniş çıkışları, çelişkilerini, zaaflarını, merhametli ve sert yanlarını mektuplarla kurgulamış. Üslubun öne çıktığı bir roman beklenmesin ya da ana karakterle özdeşim kurma isteğinin. Duygusal yönüyle ve empatisiyle etkileyen bir kitap en çok. Sybil nev-i şahsına münhasır karakterlerden. Joan Didion, Kazuo Ishiguro, George Lucas gibi isimlerle mektuplaşmaları da ilgimi çekti. Kurmaca mektuplar elbette hepsi. 84 Charing Cross Road'la özdeşleştirilen samimiyetle mesafe arasındaki çizgiyi iyi kuran bir yapısı var kitabın. Bu ay en sevdiklerimden biri oldu. Yıl sonu listeme girer. 

Joan Didion'ın Mavi Geceler'i bir yas anlatısı olduğu için kitaplığımda yıllardır elimin gitmediği, okumaya korktuğum kitaplardandı. Evans'ın Muhabbet'inde bahsi geçince alıp nihayet okudum. Vefat eden kızının ardından kızıyla ilişkisini, kızının hayattaki yolunu ve mücadelesini, bir yandan da 60'lardan 2000'lere uzanan dönemsel kültür hareketlerini çok hisli anlatmış Didion. Şiirsel yanını çok sevdim. Kendisinin diğer kitaplarını da okumak istedim biter bitmez. Tüm melankolisiyle panzehir oldu. 

Mario Vargas Llosa Borges'le Yarım Asır'da Borges'le röportajının dışında, Borges'i ve temsil ettiği edebiyatı da sorguluyor buradaki yazılarında. Borges'i çok seven, Llosa'nın her kitabına bayılmasam da kendisine saygı duyan bir okur olarak ufuk açıcı buldum yazdıklarını. Llosa'nın somut, mantık odaklı, realist ve sosyalist bakış açısının karşısında Borges'in soyut, düşsel ve apolitik bakış açısını görmek çeşitli sorgulamalara mahal veriyor. Llosa Borges'in siyasete karşı hayal kırılıklarının etkisiyle daha çok içine kapandığını ve siyasetle toplumculuktan giderek uzaklaştığını belirtiyor. Llosa'nın cüsseli romanları bir yana, Borges'in kısa öyküleri, şiirleri, denemeleri bir yana. Kurmacaya bakış açılarının farklılığı da iki farklı yazardan farklı deneyimler kazandığımızı hatırlatıyor. İki yazarı da sevenler için kitaplıkta bulunmasının hiç fena olmayacağı bir kitap. Karşılıklı döktürdükleri diyaloglar ve söyleşi özellikle güzel. 

Yael van der Wouden Emanet adlı romanında kurduğu hikayenin çatısını sonlara doğru gördüğümüz bazı sırlara yaslamış. Kurmacanın bu şekli son zamanlarda beni tatmin etmediği, kitabın ilk yarısı ve ortaları da dahil benim için uzadıkça uzadığı ve iki kadın karakterin gerilimli ve erotik ilişkisi çok inandırıcı gelmediği için pek de sevemediğim bir kitap oldu Emanet. Isabel'in dertlerini dert edinemedim. Isabel'in aile evine olan takıntısından daha önemli gerçekler ortaya çıkınca kitaba olan ilgim arttı fakat Eva'nın günlükleri kitabın en iyi bölümüydü bence. Pride ayına yakışan bir kitaptı yine de.

Sophie van Llewyn Şişeye Tıkılan Şeyler'de Romanya'da komünizm dönemindeki diktatöryen etkileri çarpıcı detaylarla işleyen, sade ve geriye dönüşlerle anlatılan hikayesiyle elimden bırakamadığım bir kitap oldu. Romanın beni yabancılaştıran özelliği ise yazarın masalsı bir twist eklemesiydi. O noktadan sonra romanın etkisi bende düştü.  Yea Lpi'nin Özgür'ü, Anne Rabe'in Mutluluk İhtimali adlı kitapları geldi aklıma. Onların tarafsız ve her açıdan bakan yaklaşımından farklı bir öfkesi var yazarın komünizme karşı. Gerçeğin içine düşlerin, masalların, fantezinin karışmasına karşı değilim fakat anlatıcıyla annesi arasındaki çatışmanın hikayenin o anındaki masalsı öğeye dönüştürülmesi bu kez beni kitaptan soğuttu. Kitaptaki o kısım aslında romanı ayrıksı kılan unsurlardan biri fakat diğer yazılanlara göre sırıttı gözümde. Erkeklerin kadının varlığı ve kadın bedeni karşısındaki zorbalıklarını hatırlatması romanın başarılı yönlerinden. 

Latin Amerika'dan Tekinsiz Öyküler İspanyolca çevirmenlerimizin emeğiyle Latin Amerika'dan birkaçı gerçekten tekinsiz, bazıları büyülü gerçekçiliğe ve Borges'e ilham olduğunu düşündüren, diktatörlük, toplum ve taşra sıkıntılarını da eksik etmeyen öykülerle birlikte çoğunu severek okuduğum öykülerden oluşuyor.  Najera, Arlt, Quiroga, Montalvo ve Lugones'in öyküleri favorim. Bu yazarların başka kitaplarını veya öykülerini de okumak isterim. Çevbir'e de katkı için derlenen bu kitap yaza girerken iyi geldi, okuduğuma memnunum. Latin Amerika'dan kadın yazarlarla ilgili de böyle bir derleme okumak isterim. Kadın karakter eksikliği hissediliyor zira bu öykülerde ve en önemli eksikliği bu derlemenin.

Orhan Pamuk'un Kelimeler ve Resimler'indeki yazılarından önceki blog yazımda bahsetmiştim. 

Volker Kutscher - Rath (Gereon Rath'ın Onuncu Vakası): Gereon'un değil de Charly'nin vakası söz konusu daha çok bu son kitapta ve muhtemelen de final kitabında. Nazi Almanyasında savaşa doğru yaklaşırken kahramanlarımız hayatta kalma savaşı veriyorlar artık. Tüm teşkilatlanmanın Nazileşmesi, Yahudi sürgününün Polonya sınırındaki ayak sesleri, evlatlık çocuk Fritze'nin eksenindeki Nazi gençliği cinayetleriyle gerçekleşen örtbaslar, Gereon'un daha çok kaçmak ve Charly'i alıp Amerika'ya götürmekle ilgilenirken Charly'nin hala doğru bir şeyler yapma çabaları diken üstünde okuttu kitabı. Dayanamadım ve burada daha detaylı bahsettim. Bu serinin son kitabı özel bir vedayı hak ediyordu. 

Taşların Anlattığı adlı romanını çok sevdiğim Clara Dupont-Monod'un Yüzleşme adlı bu yeni kitabı anlatı, üslup ve konu itibarıyla başka bir yazarın elinden çıkmış gibiydi. Elon Musk'ı karakterlerden biri olarak gördüğümüz romanda yazar teknolojik kıyamet teorileri, yapay zekanın getirdikleri ve götürdükleri, sosyal medya kullanımıyla çürümeye yüz tutan insanlık hakkındaki düşüncelerini sıralamış genelde diyaloglarla ilerleyen bu kitabında. Yazarın katıldığım düşünceleri olsa da kendisinden beklediğim edebi incelikleri burada bulamadım.

---SİNEMA---


Zerograd/Gorod Zero

Ayın en ayrıksı filmi. Kült bir kara mizah, sanki Kafka yazmış gibi kafkaesk bir atmosfer, bürokrasinin ve tarihteki bazı anların absürt tasvirleri. Kolay izlenmiyor, bazen sinirle gülme, bazen izlediklerimiz hakkında düşüncelere dalarak donup kalma etkisi yaratıyor. Sovyetler Birliği'nde bir kasabaya görev için giden bir mühendisin karabasana dönen yolculuğuyla tuhaf bir atmosfer de sunuyor. Yemek masası sahnesinin filmdeki iki versiyonunu da unutabilmem mümkün değil. Üstüne bir de müze görevlisinin absürtlükleri var ki akıl alacak gibi değil. Tuhaflıkların ve absürtlüklerin normalleştirilmesi ve asıl hakikat gibi sunulması distopyaları da çağrıştırıyor. Kasabaya gelen mühendisle ilgili kehanet filmin gizeme de meyledeceğini düşündüyor ama asıl öne çıkan yanı, kafkaesk etkilerle, sembolizmle, absürdizmle işlenen bir hikaye. 

Clockwatchers

Cuk oturmuş kadrosuyla bir ofis gerilimi ve komedisi Clockwatchers. The Office'le Severance'ın öncülü dedikleri kadar var. Ofisteki komploya kafayı takmış dörtlünün trajikomik maceraları, kafkaesk ortamın gittikçe içine gömülmeleri, iş yeri gerilimleriyle kapitalizme bağımsız sinema dokunuşunda getirdiği eleştiriler filmin neden hak ettiğinden daha az ilgi gördüğünü merak ettiriyor. Çoğu sahnesi ofiste geçen, tek mekanı çok iyi kullanan, absürtlüğü de, zekice esprileri de iyi işleyen bir dramedi de denebilir. Toni Collette ve Parker Posey özellikle harika. Dostluğun paranoyaya dönüşmesiyle karamsar ilerleyişi filmden beklediğimden daha çok etkilenmeme neden oldu. İş yeri ilişkilerinin ve rekabetin nasıl karabasana dönüştüğünü gösteren iyi örneklerden. 


Klute

Daha önce izlemediğim bu klasikte Donald Sutherland sakin gerilimli halleri, Jane Fonda cesur anarşisiyle şaşırttı. Alan J.Pakula'nın paranoya üçlemesine yakışmış tüm kaos dolu kurgusu, gerilimi ve hikayesiyle. Bir noktadan sonra seri katilin peşindeki olayın çözümünden ziyade atmosferiyle ve klostrofobisiyle öne çıkıyor film. Rahatsız edici paranoyanın hakkını vermiş. Bir yandan da, kendine has, çoğu filmde görmediğimiz bir kadın karakter portresi izliyoruz. Erkeğin kadını objeleştirmesini kendi yöntemleriyle, kendi seçiciliğiyle tersyüz eden bir karakter söz konusu. Gordon Willis'in etkili sinematografisi, karanlıkla aydınlık arasındaki gelgitli sahnelerle de özel bir film. Başyapıt gibi hissedemedim ama iyi film. 


Bernice Bobs Her Hair

F.Scott Fitzgerald'ın bir öyküsünden uyarlanan bu kısa filmde Shelley Duvall 1920'lerin zorba ergenlerine kendini kabul ettirme savaşı veren bir genç kız rolünde. Dönemlere göre bile ergen zorbalığında bir fark yok işte. Bir saç stilinin nasıl bir başkaldırıya, toplumun ve akranların dayatmalarına karşı isyana dönüştüğünü görmek açısından ibretlik örneklerden. Bernice o dönem için geleceği temsil ederken akrabası dahil diğer arkadaşları artık geçmişin muhafazakar burjuva yönlerini temsil ediyorlar. Finaliyle son sözü iyi söylüyor. 


Die Ehle Der Maria Braun / Maria Braun'ın Evliliği

Daha fazla Fassbinder filmi izleme hedefimde bu ay Maria Braun'un Evliliği'ni seçtim. Birkaç filmini daha izleyecektim müteveffa yönetmenin fakat bastıran sıcaklar mani oldu. Daha önce izlediklerim: Ali: Fear Eats The Soul (Korku Ruhu Kemirir), Dört Mevsim Satıcısı ve Querelle. Eksikleri tamamlamak lazım haliyle. Hanna Schygulla'nın muhteşem performansında 2.Dünya Savaşı sonrası Alman toplumundaki yabancılaşmayı izliyoruz. Fassbinder'ın toplumsal eleştirileri kadar görsel tercihleri de etkileyici. Diyaloglar filme daha sonra tekrar dönmeyi gerektiriyor. Bazı anlarıyla çok çarpıcı ve yer yer rahatsız edici ama böyle bir tavır da gerekiyormuş bu hikayeye. Her sahnesini muhteşem bulmasam da bütünüyle baktığımda Maria'nın yükselişi, çöküşü, ahlaki sınavları ve çatışmaları açısından bir karakterin hikayesinin bir toplumla bütünleştirildiği çok iyi örneklerden biri olduğunu görüyorum. Finalle de bunu vurguluyor zira. Maria'nın fırtınalı hayatı bir melodram gibi olsa da duygusallığa, empatiye, özdeşime rastlamak mümkün değil filmde. Karakterle bağ kurdurmadan eleştirilerini sıralamış Fassbinder. Savaş suçlarını da kör gözüm parmağıma tavrıyla değil, satır aralarına yansıtarak yapmış, bazen sembolik sahnelerle, bazen de diyaloglarla tabii. Toplumun bağımsız kadının varlığına  nasıl hazırlıksız olduğunu göstermesi açısından da vurucu. Burjuva ahlak anlayışı bir güzel çöküyor bu vesileyle. 


Marama

Sömürgecilik eleştirisini gothic ve folk horror öğelerine iyi yediren, son dönemin kendine has korku-gerilim filmlerinden Marama. Beyazların Maori kültürüne yaptıkları, kadınların köleleştirilmesi, sömürgeci erkeklerin maruz bıraktığı adaletsiz durumlar dramatik öğelerin de etkisini artırıyor. Maori kültürüne dair sembolik etkiler fazla gözümüze sokuluyor olabilir ama emperyalizm eleştirisi açısından çok değerli bir deneme. Maori kültürüne hakkını teslim ediyor. Psikolojik ve sembolik korku öğeleriyle öne çıkmasını sevdim. Gotik atmosferini ve geriye dönüşlerin kullanılışını da başarılı buldum. 


Gypsy 83

Tesadüfen bulup izlediğim bu bağımsız gençlik filminde sürekli ötekileştirilen iki gotik gencin Stevie Nicks cosplay yarışması için New York'a doğru yollara düşmesi, hayatlarını ve cinsel kimliklerini sorgulamaları, hayal kırıklıkları, yaşadıkları zorbalıklar, sevinçleri ve kaygıları anlatılıyor. Gypsy ve Clive'ın maruz kaldığı zorbalıklarda Amerikan halkının stereotipleşmiş yaşantısına eleştirilerle de göndermelerde bulunuluyor. Hayal kırıklıklarını derinden hissettim izlerken, beklemediğim şekilde iyi bir dostluk, gençlik, ötekileştirme eleştirisi ve queer kimlik hikayesiydi. Gypsy'nin finaldeki şarkısının melankolisi hala kulaklarımda. Yer yer mizah öğeleri de eklenmiş olsa da duygusal yönüyle daha çok etkileyen ve daha çok seyirciye ulaşmasını temenni ettiğim bir film. 

---BELGESELLER---


Joan Didion: The Center Will Not Hold

Mavi Geceler'i okuduktan sonra izledim bu belgeseli. Yazarın yaşamına, yazdıklarına, kayıplarına ve haşır neşir olduğu popüler kültür öğelerine saygı duruşu gibi bir belgesel. Didion'ın başka kitaplarını da okuduktan sonra daha fazla anlam ifade edecektir bu yapım. Aslında ayrıcalıklı bir yerde konumlanan Didion'ın politik duruşunu da gözler önüne seriyor. ABD toplumundaki bazı haksızlıklara karşı eleştirel kalemini esirgemediği vurgulanıyor. Gazeteci refleksleri, edebi kimliği, kızının ve eşinin kaybıyla baş etme çabalarıyla dört başı mamur bir biyografi gibi çekilmiş. Didion'ın daha fazla kitabını okuyabilirsem belgeseli tekrar izleyeceğim. 


Queercore: How To Punk A Revolution

Punk hareketinde queer etkisini sorgulayan, queer punk, post punk, alternatif müzik gruplarının varlığına hakkını teslim eden, fakat tüm bu punk hareketinde varlıklarının yeterince tanınıp tanınmadığı üzerine düşünülebilecek bir belgesel. Röportaj yapılan bazı isimlerin verdiği demeçlerin rahatsız edici olduğunu, belgeselin özellikle 1990'larla gelen kadın vokalli grupların etkisinin öne çıktığı ikinci bölümünün 1970'ler ve 80'lerle ilgili bölümden daha başarılı olduğunu vurgulayayım. Hiç bilmediğim bazı gruplar ve isimler keşfetmeme vesile oldu. Belgeselin queerpunk köklerini ne kadar aydınlattığı tartışılsa da çeşitli keşifler ve en çok da kadın ve queer hareketini öne çıkaran bölümleri sağlam bir protestonun göstergesi. 


The Celluloid Closet

Hollywood'un sansürlediği, görmezden geldiği, bastırdığı LGBT varlığını sorgulayan bir belgesel. Klasik filmlerde queer izlerin peşinde röportajlarla ve klasikleşmiş filmlerden görüntülerle çekilmiş. Bazı anlar zorlama geldi. Bazı anlarda ise eskiden beri sırf efemine tavırlarla özdeşleştirilen, yer yer komedi vesilesi gibi sunulan queer bireylerin sessiz sinemadan beri küçümsenen, sansürlenen ve görmezden gelinen varlığı, Hollywood'un Hay's Code döneminin getirdikleri, 1995'e kadar geçen sürede en popüler queer filmler ve karakterler üzerine söyleşiler merakla izletti. İzlemediğim bazı klasik filmleri listeme ekledim. 

I Am Divine

John Huston'ın Divine'lı filmlerinden izlemediklerim hala sırada bekliyor. Açıkçası Polyester'i izledikten sonra bazı şok edici sahne tercihlerinin bana hitap etmediğini düşünerek pas geçmiştim ama Huston'ın olsun, Divine'ın olsun muhafazakarlığa, burjuvaziye, cinsiyetçiliğe, homofobiye karşı anarşik duruşlarına saygı duyuyorum. Kadın rolleriyle ünlenen gay bir oyuncu aslında Divine, gerçek adıyla Harris Glen Milstead. Toplumun dışına itilenlerin sinemacısı John Huston'ın filmleriyle isim yaptıktan  sonra trans bireylere benzeyen bir drag şov ve sahne ikonuna dönüşmesi, gittikçe ün kazanması, ailesi ve okul zorbalarıyla çatışmalarına dair gerçekler ve acısıyla tatlısıyla sevdiği mesleğine bağlılığı üzerine röportajlardan oluşuyor. Arşiv görüntüleriyle de kendisini daha yakından tanıyoruz. 

---DİZİLER---


Spider-Noir

Daha çok Nicolas Cage için merak edip izlediğim dizide süper kahramanlık, aksiyon ve film noir türlerinin birleştirilmesi dinamik bir seyirlik yaratmış. Prime Video'nun siyah beyaz ve renkli izleme seçenekleri de duruma hoş bir çeşni katmış. Siyah beyaz izleyenlerdenim, zira kara film kısmıyla daha çok ilgilendim bu dizide, siyah beyaz klasik film estetiği çok yakışmış haliyle. Renkli izlerken de renk, şehir manzaraları ve sinematografi kullanımı az değil fakat herhangi bir süper kahraman içeriğine dönüşüyordu renkli izlerken. Siyah beyazdan devamdı o yüzden. Brendan Gleeson ve Jack Huston da Cage kadar parlıyorlar rollerinde. Nicolas Cage ilk bakışta ne alaka dedirtebilir role seçilmesiyle ama kendi kendini ti'ye alan kahraman rolüne iyi gidiyor. 


Half Man

Korka korka başladığım dizide tam da korktuğum kadar sarsıldım. Toksik erkekliğin gölgesinde cinsel kimliğin bastırılmasına dair başka yapımlar da var fakat Half Man'in teatralliği, İskoç-İngiliz havasının verdiği tekinsizlikle dramatik etkiler, Richard Gadd ve Jamie Bell'in çok iyi performansları, yine çok iyi yazılmış diyaloglar, geriye ve ileriye dönüşlerle ilerleyen kurgunun ideal kullanımı, finale doğru tırmanan gerilim, dramatik kırılma anları, finalin çarpıcılığı yılın en iyi dizilerinden biri ilan etmemi gerekitiriyor Half Man'i. 6 bölümde ideal bir öykü anlatım biçimi seyrettik. Umaırm ödüle boğulur dizi. 


Widow's Bay 1.Sezon

Küçük bir kasabadaki veya adadaki gizemli olaylar işin içine komedi unsurları katılarak işleniyor Widow's Bay'de. Beceriksiz belediye başkanı rolünde Matthew Rhys döktürüyor. Diziye ilk 3 bölümden sonra daha çok ısınabildim. Ağır tempoda, klişe unsurlarla başlıyor görünürken Patrica odaklı bölümde kalemini belli etti. Patricia yılın en iyi yazılmış ve eğlenceli dizi karakterlerinden biri. Sürprizlerle dolu bölümlerle ilerliyor dizi sezon finaline kadar. Korku komedi türüne yeni bir halka eklerken bazı gerilimli anları da gayet tekinsiz işleyebilmişler. Sürprizli anlar çok sürpriz gelmedi bana ama gideri çok. Yılın bir başka başarılı dizisiyle daha karşı karşıyayız. 


Murder Mindfully 2.Sezon

İlk sezonda kişisel gelişim tedavisinin etkisiyle "huzur içinde" cinayetlere imza atan başı dertte avukatın eğlenceli hikayesini izlemiştik. 2.sezonda yer yer kendini tekrar eden bir hikaye anlatısı görüyoruz. Bu kez "içindeki çocuğu" dinlemeye karar veriyor baş kahramanımız ve olaylar gelişiyor, daha doğrusu sarpa sarıyor tabii. Bu kadar dört ayak üstüne düşmese iyiydi, çok daha gerçekçi kotarılabilirdi ama eğlendirme işlevini iyi karşıladı. Tom Schilling'i izlemek her şekilde güzel zaten. 


The Vampire Lestat (Interview with the Vampire 3.Sezonun 1.Kısmı)

Vampirle Görüşme'nin 3.sezonu adı üstünde Lestat'ın bakış açısıyla anlatılan bir curcuna (iyi manada). Hep Louis'in mızmızlanmalarını ve Armand'ın manipülasyonunu mu dinleyecektik, bir de Lestat'ın gözünden bakalım, tabii neden olmasındı. Tam bir absürt glam rock şovu gibi ilerliyor dizi. Lestat'ın geçmişindeki boşlukları izliyoruz geriye dönüşlerle. Günümüzde de Velvet Goldmine filmini aratmayacak sahne görüntüleri, sahne arkası seks, uyuşturucu, rockn' roll eskizleri, Lestat'ın annesinin işin içine girmesiyle iyice gelgitli bir hale dönüşen ruh halinin inişli çıkışlı oluşunun yarattığı kaos derken bana eğlenecek çok malzeme çıktı. Diyaloglarla da ilk 2 sezonu aratmıyor. Lestat'ın vampire dönüşme hikayesindeki istismar gerçeğine hazırlıksız yakalandım. Louise'in Claudia'ya benzeyen garsonun peşindeki buhranları, Armand'ın gizli kapaklı işleri, Daniel Malloy'un kendini ciddiye almayışıyla kendi iç çatışmaları arasında kalan portresi de Lestat'ın arka planında akıyor. Malloy'un varlığı zaten Anne Rice'ın klasikleşmiş bu vampir serisinde vampirliğe dair gülünç unsurlarla da eğlenmemizi sağlıyor. Asıl olayın Lestat olduğunu yine hatırlatayım. Sam Reid döktürüyor. Vampir Lestat'ın etinden sütünden yararlanmış. Ana akımda daha çok adı geçen bir dram dizisinde yer alsaydı ödül törenlerinde de görürdük kendisini. Ama vampirler ve doğaüstü unsurlar söz konusu olunca pek yüzüne bakılmıyor bu tarz dizilerdeki oyuncuların. Bakalım sezonun ikinci kısımında bizi nasıl sürprizler bekliyor, göreceğiz. Bitince dibe vurmasam bari. 

2 yorum:

Zimlicious dedi ki...

Beyninizden öpüldünüz; notlar alındı.

Sera dedi ki...

Seni yerim tatlı kadın :*