Ağustos ayı ameliyatım sonrası nekahat ile işe güce dönme dönemiydi. Aşırı nemli sıcaklar da okuma ve seyir günlerimi pek olumlu etkilemedi. Neyse ki polisiyeler ve true crime belgeselleri vardı. Okuduklarım ve izlediğim birkaç yapım için buyrunuz.
---OKUDUKLARIM---
Jo Knowles - Dondurmacı Harry'e Bekleriz: Hafif ve tatlı bir yaz romanı, çocuk karakterin bakış açısıyla işlevsiz bir aile hikayesi okurken sırtımdan bıçaklayan bir tavırla karşılaştım. Romanın kırılma noktası, öncesi ve sonrası şeklinde bakmayı gerektiriyor. Bir yas hikayesini biraz hırpalatıcı ele almıyor da değil ama genel olarak sevdim. Kardeşlik en güzel şeydir, bunu unutmayın.
Henning Mankell - Gülümseyen Adam ve Yanlış Yol (Wallander 4-5): Wallander'ın soruşturmaları biri her servetin ardında bir suç gizlidir, diğeri her nüfuzlu erkeğin ardında şaibeli sapkınlıklar, tacizler, cinsel istismar olabilir dedirten cinayet hikayeleriyle karşımızda. Mankell her ikisinde de toplumun yozlaşmış kesimlerine dair eleştirilerini sürdürürken soluksuz okutan cinayet soruşturmaları kaleme almış. Kurt Wallander'ın kendi buhranları da sürüyor bir yandan. Özellikle Yanlış Yol serinin en iyilerinden. İntikam da girince işin içine, tadından yenmiyor, bunu bilir bunu söylerim.
Horace McCoy - Atları Da Vururlar: "The show must not go on" dedirten bir Amerikan rüyası yıkımı Atları Da Vururlar. Aslında çoğu diyalog şeklinde değil de içsel karmaşalar halinde yazılsaydı daha çok etkilenirdim. Bu haliyle de yeterince gerilimli gerçi. Kurgusu özel. Muhafazakar ikiyüzlülüğü yüzümüze çarpıyor. Filmini de izledim. Hemen aşağıda bulabilirsiniz.
Alvaro Mutis - Tropik Güncesi: Tropik Güncesi'nin var oluşçu düşünceler, gözlemler, gemi anıları, karşılaştığı insanlar ve toplumsal notlar üzerine düşüncelerini okuduğumuz anlatıcısı insanın hiçliğini hatırlatıyor. Tek sahip olduğumuz şeyin şu an olduğu dünyamızdaki emperyalizme de dokundurmadan geçmiyor. Sevdim. Belli bir derinliği olan ve bir o kadar da akışkan anlatıları seviyorum. Kitabın son bölümlerindeki hikayeleme tarzı da günce bölümü kadar iyi.
Javier Cercas - Terra Alta : Javier Cercas'ın polisiyeye dokunuşu bir polisiyeden fazlası olacaktı tabii, ne bekliyordum. Katalanların mücadelesinden bahsettiği bölümlerin dışında İspanya iç savaşına ve Franco dönemine göndermeler yazarın asıl olayını vurguluyor. Cinayet soruşturmalarında sürpriz arayanlara hitap etmez ama ben sevdim. Melchor'un hayatındaki kadınlarla acıların çocuğu halleri canımı sıktı sadece. Böyle olması gerekmiyordu (Okuyanlar ne kast ettiğimi anlar sanırım.) Sefiller'le paralellikler gülümsetti. Anlatı tercihlerinin başta farklı, ilerledikçe daha farklı bir seyir izlemesi enteresan. Melchor'un geçmişiyle günümüzde geçen soruşturmanın paralel ilerlemesi de iyiydi. Velhasıl serinin devamını da siparişlerime ekledim. Gökhan Aksay'ın akıcı çevirisi kitabı elimden bırakamama sebeplerimden.
Javier Cercas - Bağımsızlık: Melchor'dan ayrılamadım. Elim değmişken yaz bitmeden Barcelona ve Terra Alta polisiyelerinin devamını getirmeliydim. 2.kitapta cinayetten çok siyasilerin kirli geçmişleri üzerinden siyaset, toplum, cinsiyetçilik ve sınıf eleştirisi yapıyor Cercas. Büyük bir bölümü diyaloglarla ilerleyen anlatıda gizemden ziyade konunun ağırlığı öne çıkıyor. İlk kitaba göre yine bir paralel kurgu söz konusu. Kitaba konu olan seks kasedini çeken kişinin anlatımıyla olayın soruşturması paralel ilerliyor. Melchor'un yasının etkilerinden de dem vuruyor yazar zaman zaman ama kendi direnişini de devam ettiren bir karakter olarak okuması ve takip etmesi keyifli bir figüre dönüşmüş. Sonunu fazla hızlı bağladığı düşünülebilir. Eylül-Ekim gibi serinin 3.kitabını ziyaret etmeyi umuyorum.
Carlos Maria Dominguez - Kör Sahil: İç içe hikayeler, geriye ve ileriye dönüşlerle baş döndürücü bir kurgusu var kitabın fakat hiç ısınamadım ve ucunu bucağını kaybettim anlatılanların. Belki de yanlış zamanda okudum. Kağıt Ev'e bayılmıştım yıllar önce. Blogumun birkaç istikrarlı gediklisi hatırlayabilir bunu.. Kör Sahil'le hayal kırıklığına uğrayınca bir pazar günü Kağıt Ev'e tekrar döndüm. Kitapseverlik, kitaplarla yaşama, kitap biriktirme, sevilen yazarlarla ilişkimiz üzerine yine yeni yeniden düşüncelere daldım.
Alvaro Mutis - Yağmurlarla Gelen Ilona: Panama'da yeni maceralarıyla ve aşkıyla karşımıza çıkmış bu kez Maqroll. Tropik Güncesi'nden sonra karakterin diğer serüvenlerini de merak etmiştim haliyle. 2. kitapla ağustos ayına veda ettim. Ilona eyvallahı olmayan, gözükara, tutkulu ve güçlü bir kadın karakter. Larissa ayrı tekinsiz. Maqroll'un hayatına giren diğer karakterler de kendine özgü kısacası. Romanın ilerleyişiyle maceranın kalanı tam istediğim gibi ilerlemedi ama Mutis yine kaptırıp götürdü. Tekinsiz işlere saplanıp kalan karakterlerle var oluşun karanlık yanları sorgulanıyor. Olaylar hem eski usul serüven romanları gibi ilerliyor, hem de var oluşun hüznü hissettirilmeden geçilmiyor.
---İZLEDİKLERİM---
Odyssey
Kahramanın yolculuğu izleğine yeni bir boyut katan, savaş karşıtı mesajını eril dünyanın kahramanlık takıntısını tersyüz ederek ön plana çıkaran, yolculuğundaki birçok öğeyi sevdiğim, serüvenine kapılıp gittiğim bir film oldu bu son Odyssey uyarlaması. Uzun süredir Nolan hayranı değildim. Sinemada izlemek iyi geldi. Yüzyıllar öncesinden gelen bir klasiğin tamamen aynısının uyarlanmasını bekleyenlere şaşıp kalırken hiç değilse kendi beklentilerimin üzerinde bir versiyon izlemenin sevincini yaşadım. Her yönüyle mükemmel diyemem filme zira trans diye burun kıvırılan Eliott Page bile 2-3 dakikalık ekran süresinde onca karakterin arasında kendisine bir ton ekran süresi verilen Tom Holland'dan daha etkiliydi mesela. Telemakhos karakteri gereği babasının gerisinde kalan biri olabilir, Holland'ın buna uyduğunu düşünerek filmin başlarında çok önemsemedim fakat filmin en zayıf yanlarından biriydi yine de. Calypso'nun sadece seyirci olarak sunulması da hayal kırıklığıydı. Öte yandan, Kirke/Circe'nin tüyleri diken diken eden sahneleri ağzımıza bir parmak bal çaldı. Korku öğelerini en iyi kullandığı anlardandı Nolan'ın. Bir yandan da felsefi bir dokunuş var Kirke/Circe bölümünde. İnsanlığa kendi doymak bilmeyen yapısını sorgulatan, ayna tutan, sıradan bir cadılık hilesinin çok uzağında bir yorum. Agamemnon'un ortaya çıkış anı, Truva Savaşının başlangıç sahneleri, Cyclops sahnelerinin gerilimi ve Hades'in ülkesine gidildiğinde gördüğümüz atmosfer muazzamdı. En çok bu sahneleri beğendim. Deniz kızlarının gösterilmeden ürperttiği sahneyi de anmadan geçmeyeyim. Penelope konusunda Nolan'dan beklentim düşüktü zaten ama hakkını verdiği anlar vardı. Oyunculuk açısından Samantha Morton ve Matt Damon'ın bir adım öne geçtiği kesin. Samanta Morton'a Oscar istiyorum, teşekkürler şimdiden. Robert Pattinson da Antinous'un kötülüğünün hakkını vermiş yer yer karikatürize olsa da. Genel olarak tekrar açıp izleyebileceğim bir antik çağ uyarlamasına rastladığım için memnunum. Nolan'ın siyaseten aslında sağa hizmet ettiğine Oppenheimer nezdinde bilhassa katılmakla beraber bu filmde savaş karşıtı temayı, insanın açgözlülüğünü ve hırsını yüzümüze vurmasının önemli olduğu kanaatindeyim. İktidar hırsını, barbarlığın aslında ne olduğunu, bitmeyen istilacılıkla gelen gücün kötüye kullanılmasını, demokrasi dersi verenlerin yarattığı sömürü ve yıkım dünyasını görüyoruz. IMAX tartışmalarına girmek istemiyorum. İllaki biraz elitist bir tutum IMAX'e göre bir film çekmek, sonuçta herkes o sinemalarda izleyemeyecek filmi. Yine de, 2000'ler Nolan'ını daha çok seven biri olarak son filmlerinden ayrı bir yerde şu an Odyssey benim açımdan.
Leviticus
Birçok dindar taşra kentinde olabileceği gibi kendi kasabalarında cinsel kimliklerini bastırmak zorunda kalan gençler söz konusu filmde. İşin içine doğaüstü gizem de girince sarsıcı bir etki yaratılmış. It Follows'u andıran tekinsizlik alt metnine baskılanan LGBT bireylerin mücadelesini ve homofobiyi almış. Eşcinsellerin ötekileştirilmesini şeytani varlık öğesiyle somutlaştırmış. Konunun işlenişi fazla bariz gelebilir ama son dönem öne çıkan queer korku-gerilim filmlerinin iyi örneklerinden bence film. Ödü patlasın isteyenlere göre olmasa da kendi mütevaziliğinde çarpıcı anları var.
They Shoot Horses, Don't They?
Kitabın diyalog ağırlıklı yapısından sonra filmde kapitalizmin ve gösteri dünyasının bireyleri sömürdüğü, yabancılaştırdığı, menfaatin ön plana çıktığı sistemi dans yarışmasında bir nevi araf atmosferine dönüştürerek sunması beni kitaptan daha çok etkiledi açıkçası. Sydney Pollack farkı diyebiliriz buna. Ekonomik buhran etkileri karakterlerin her anına yansımış. Hollywood'un, Amerikan şov dünyasının rüya fabrikası olarak aldatıcılığını da en iyi vurgulayan yapımlardan film. Bunu 1930'larda, Büyük Buhran sonrası sonsuza kadar sürecek gibi görünen bir dans yarışmasının ekseninde yapıyor. Klostrofobik atmosfer grotesk bir etki de veriyor. Jane Fonda ve Susannah Yorke çok iyi performanslar sergilemişler. Şimdiye kadar bekletip kitabı okuduktan sonra filmi izlediğim için mutluyum.
Wild Wild Country
Osho diye bilinen tarikat liderinin Amerika'da kendi komününü/kasabasını/şehrini kurarken kitleleri nasıl etkilediğini anlatan, Duplass Kardeşlerin olayı her boyutuyla tarafsız işlediği 6 bölümde biat kültürüne kapılan onca insanı anlamaya çalıştım, anlayamadım. Ütopik, tüm hırslardan ve dürtülerden azade, ekolojik bir toplum yaratmaya çalışır gibi görünen gurunun kendi hırsının esiri olduğunu görüyoruz bir süre sonra. Hippi kültürüne meyilli insanları neden etkilediği anlaşılabiliyor bir süre sonra fakat çelişkiler gırla. Şiddete şiddetle karşılık vermesi düşündürücü. El altından sakladığı zenginlik ve kaçırdığı paralar da asıl amacın barıştan çok daha fazlası olduğuna işaret ediyor. Barıştan söz edip silahlanmak derken zehirlenme olayı ortaya çıkıyor ki bardağı taşıran son damla olabilir o olay. En çekilmez olan ise yardımcısı Sheela'nın hiçbir pişmanlık belirtisi göstermeden yaşananlarda hiçbir tuhaflık yokmuş gibi tavırlarla kafa tutar gibi röportaj vermesi. Belgeselde Amerikan seçim sistemi, medyanın fırsatçılığı, yerel halkın ötekilere bakış açısı da eleştirilerden nasibini alıyor. Ama en çok inanç sömürüsünün nerelere varabileceğini görmek açısından aydınlatıcıydı.
The Keepers
Kilisenin veya genel olarak dindar kesimin ikiyüzlülüğüne, suçları örtbas edişine, cinsel istismarları kendilerinden birileri yapınca önemsizleştirmelerine, yok saymalarına dair çok hikaye görmüşüzdür ama The Keepers'daki rahibe cinayetiyle geri planda ortaya çıkan öğrenci tacizlerinin yıllar boyu örtbas edildiği böyle bir örneğe az rastlanır. Okulun öğrencilerinin yıllar sonra kendi araştırmalarını yürüttükleri, resmen akıntıya karşı kürek çektikleri ve Don Kişotluk yaptıkları bir mücadele bu. Tarafsız bir bakış açısıyla yapılan röportajlar travmaların insan hayatlarını nasıl şekillendirdiğini de gösteriyor. 1990'lardaki sonuçsuz kalan mahkemelerden sonra 2010'larda seslerini biraz daha iyi duyurabilen kurbanların sayısının hiç de az olmadığının ortaya çıkması inanılmaz. İnsan beyninin hatırlamak istemediklerini nasıl bastırdığını da görüyoruz. Mağdur suçlamaktan sayısız manipülasyona çok fazla suç ve travma var. Gizemli ölüm zincirleme din istismarlarını açığa çıkarıyor, yine de faillerin cezalarını çektiğini söylemek güç. 7 bölümlük belgesel uzun ve boğucu geldi. Kurbanların dayanışmasını izlemek iyiydi bir yandan da.
Cien Anos De Soledad/Yüzyıllık Yalnızlık 2.Kısım
1 yıl ara vermese daha çok sevinirdim. Final kısmını nihayet izleyebildik muazzam uyarlamanın. Nesiller boyu karakterlerin içinde kanayan yalnızlığı da, ne yapsalar hep eksik kalmasını da, siyasi direnişi ve toplumsal mücadeleyi de, romantizmi de romana yeni katmanlar ekleyerek, detayları unutmayarak, atmosferin hakkını vererek işlemiş dizi. Özellikle 6.bölüm beni harap etti. Oyuncu seçimleri mükemmel diyebiliriz. Aile evinin ve Macondo'nun ana karakter gibi oluşu da çok iyi hissettirilmiş. Fernanda'ya tahammül etmek zor oldu sadece. Asıl kraliçe Ursula annedir Fernanda Hanım. Yobazlığını, katılığını, şefkatsizliğini de al çek git!







