Pazartesi, Ağustos 31, 2026

Ağustos 2026 Okuma ve Seyir Güncesi

Ağustos ayı ameliyatım sonrası nekahat ile işe güce dönme dönemiydi. Aşırı nemli sıcaklar da okuma ve seyir günlerimi pek olumlu etkilemedi. Neyse ki polisiyeler ve true crime belgeselleri vardı. Okuduklarım ve izlediğim birkaç yapım için buyrunuz.

---OKUDUKLARIM---

Jo Knowles - Dondurmacı Harry'e Bekleriz: Hafif ve tatlı bir yaz romanı, çocuk karakterin bakış açısıyla işlevsiz bir aile hikayesi okurken sırtımdan bıçaklayan bir tavırla karşılaştım. Romanın kırılma noktası, öncesi ve sonrası şeklinde bakmayı gerektiriyor. Bir yas hikayesini biraz hırpalatıcı ele almıyor da değil ama genel olarak sevdim. Kardeşlik en güzel şeydir, bunu unutmayın. 

Henning Mankell - Gülümseyen Adam ve Yanlış Yol (Wallander 4-5): Wallander'ın soruşturmaları biri her servetin ardında bir suç gizlidir, diğeri her nüfuzlu erkeğin ardında şaibeli sapkınlıklar, tacizler, cinsel istismar olabilir dedirten cinayet hikayeleriyle karşımızda. Mankell her ikisinde de toplumun yozlaşmış kesimlerine dair eleştirilerini sürdürürken soluksuz okutan cinayet soruşturmaları kaleme almış. Kurt Wallander'ın kendi buhranları da sürüyor bir yandan. Özellikle Yanlış Yol serinin en iyilerinden. İntikam da girince işin içine, tadından yenmiyor, bunu bilir bunu söylerim. 

Horace McCoy - Atları Da Vururlar: "The show must not go on" dedirten bir Amerikan rüyası yıkımı Atları Da Vururlar. Aslında çoğu diyalog şeklinde değil de içsel karmaşalar halinde yazılsaydı daha çok etkilenirdim. Bu haliyle de yeterince gerilimli gerçi. Kurgusu özel. Muhafazakar ikiyüzlülüğü yüzümüze çarpıyor. Filmini de izledim. Hemen aşağıda bulabilirsiniz. 

Alvaro Mutis - Tropik Güncesi: Tropik Güncesi'nin var oluşçu düşünceler, gözlemler, gemi anıları, karşılaştığı insanlar ve toplumsal notlar üzerine düşüncelerini okuduğumuz anlatıcısı insanın hiçliğini hatırlatıyor. Tek sahip olduğumuz şeyin şu an olduğu dünyamızdaki emperyalizme de dokundurmadan geçmiyor. Sevdim. Belli bir derinliği olan ve bir o kadar da akışkan anlatıları seviyorum. Kitabın son bölümlerindeki hikayeleme tarzı da günce bölümü kadar iyi. 

Javier Cercas - Terra Alta : Javier Cercas'ın polisiyeye dokunuşu bir polisiyeden fazlası olacaktı tabii, ne bekliyordum. Katalanların mücadelesinden bahsettiği bölümlerin dışında İspanya iç savaşına ve Franco dönemine göndermeler yazarın asıl olayını vurguluyor. Cinayet soruşturmalarında sürpriz arayanlara hitap etmez ama ben sevdim. Melchor'un hayatındaki kadınlarla acıların çocuğu halleri canımı sıktı sadece. Böyle olması gerekmiyordu (Okuyanlar ne kast ettiğimi anlar sanırım.) Sefiller'le paralellikler gülümsetti. Anlatı tercihlerinin başta farklı, ilerledikçe daha farklı bir seyir izlemesi enteresan. Melchor'un geçmişiyle günümüzde geçen soruşturmanın paralel ilerlemesi de iyiydi. Velhasıl serinin devamını da siparişlerime ekledim. Gökhan Aksay'ın akıcı çevirisi kitabı elimden bırakamama sebeplerimden.

Javier Cercas - Bağımsızlık: Melchor'dan ayrılamadım. Elim değmişken yaz bitmeden Barcelona ve Terra Alta polisiyelerinin devamını getirmeliydim. 2.kitapta cinayetten çok siyasilerin kirli geçmişleri üzerinden siyaset, toplum, cinsiyetçilik ve sınıf eleştirisi yapıyor Cercas. Büyük bir bölümü diyaloglarla ilerleyen anlatıda gizemden ziyade konunun ağırlığı öne çıkıyor. İlk kitaba göre yine bir paralel kurgu söz konusu. Kitaba konu olan seks kasedini çeken kişinin anlatımıyla olayın soruşturması paralel ilerliyor. Melchor'un yasının etkilerinden de dem vuruyor yazar zaman zaman ama kendi direnişini de devam ettiren bir karakter olarak okuması ve takip etmesi keyifli bir figüre dönüşmüş. Sonunu fazla hızlı bağladığı düşünülebilir. Eylül-Ekim gibi serinin 3.kitabını ziyaret etmeyi umuyorum.  

Carlos Maria Dominguez - Kör Sahil: İç içe hikayeler, geriye ve ileriye dönüşlerle baş döndürücü bir kurgusu var kitabın fakat hiç ısınamadım ve ucunu bucağını kaybettim anlatılanların. Belki de yanlış zamanda okudum. Kağıt Ev'e bayılmıştım yıllar önce. Blogumun birkaç istikrarlı gediklisi hatırlayabilir bunu.. Kör Sahil'le hayal kırıklığına uğrayınca bir pazar günü Kağıt Ev'e tekrar döndüm. Kitapseverlik, kitaplarla yaşama, kitap biriktirme, sevilen yazarlarla ilişkimiz üzerine yine yeni yeniden düşüncelere daldım. 

Alvaro Mutis - Yağmurlarla Gelen Ilona: Panama'da yeni maceralarıyla ve aşkıyla karşımıza çıkmış bu kez Maqroll. Tropik Güncesi'nden sonra karakterin diğer serüvenlerini de merak etmiştim haliyle. 2. kitapla ağustos ayına veda ettim. Ilona eyvallahı olmayan, gözükara, tutkulu ve güçlü bir kadın karakter. Larissa ayrı tekinsiz. Maqroll'un hayatına giren diğer karakterler de kendine özgü kısacası. Romanın ilerleyişiyle maceranın kalanı tam istediğim gibi ilerlemedi ama Mutis yine kaptırıp götürdü. Tekinsiz işlere saplanıp kalan karakterlerle var oluşun karanlık yanları sorgulanıyor. Olaylar hem eski usul serüven romanları gibi ilerliyor, hem de var oluşun hüznü hissettirilmeden geçilmiyor. 


---İZLEDİKLERİM---


Odyssey

 Kahramanın yolculuğu izleğine yeni bir boyut katan, savaş karşıtı mesajını eril dünyanın kahramanlık takıntısını tersyüz ederek ön plana çıkaran, yolculuğundaki birçok öğeyi sevdiğim, serüvenine kapılıp gittiğim bir film oldu bu son Odyssey uyarlaması. Uzun süredir Nolan hayranı değildim. Sinemada izlemek iyi geldi. Yüzyıllar öncesinden gelen bir klasiğin tamamen aynısının uyarlanmasını bekleyenlere şaşıp kalırken hiç değilse kendi beklentilerimin üzerinde bir versiyon izlemenin sevincini yaşadım. Her yönüyle mükemmel diyemem filme zira trans diye burun kıvırılan Eliott Page bile 2-3 dakikalık ekran süresinde onca karakterin arasında kendisine bir ton ekran süresi verilen Tom Holland'dan daha etkiliydi mesela. Telemakhos karakteri gereği babasının gerisinde kalan biri olabilir, Holland'ın buna uyduğunu düşünerek filmin başlarında çok önemsemedim fakat filmin en zayıf yanlarından biriydi yine de. Calypso'nun sadece seyirci olarak sunulması da hayal kırıklığıydı. Öte yandan, Kirke/Circe'nin tüyleri diken diken eden sahneleri ağzımıza bir parmak bal çaldı. Korku öğelerini en iyi kullandığı anlardandı Nolan'ın. Bir yandan da felsefi bir dokunuş var Kirke/Circe bölümünde. İnsanlığa kendi doymak bilmeyen yapısını sorgulatan, ayna tutan, sıradan bir cadılık hilesinin çok uzağında bir yorum. Agamemnon'un ortaya çıkış anı, Truva Savaşının başlangıç sahneleri, Cyclops sahnelerinin gerilimi ve Hades'in ülkesine gidildiğinde gördüğümüz atmosfer muazzamdı. En çok bu sahneleri beğendim. Deniz kızlarının gösterilmeden ürperttiği sahneyi de anmadan geçmeyeyim. Penelope konusunda Nolan'dan beklentim düşüktü zaten ama hakkını verdiği anlar vardı. Oyunculuk açısından Samantha Morton ve Matt Damon'ın bir adım öne geçtiği kesin. Samanta Morton'a Oscar istiyorum, teşekkürler şimdiden. Robert Pattinson da Antinous'un kötülüğünün hakkını vermiş yer yer karikatürize olsa da. Genel olarak tekrar açıp izleyebileceğim bir antik çağ uyarlamasına rastladığım için memnunum. Nolan'ın siyaseten aslında sağa hizmet ettiğine Oppenheimer nezdinde bilhassa katılmakla beraber bu filmde savaş karşıtı temayı, insanın açgözlülüğünü ve hırsını yüzümüze vurmasının önemli olduğu kanaatindeyim. İktidar hırsını, barbarlığın aslında ne olduğunu, bitmeyen istilacılıkla gelen gücün kötüye kullanılmasını, demokrasi dersi verenlerin yarattığı sömürü ve yıkım dünyasını görüyoruz. IMAX tartışmalarına girmek istemiyorum. İllaki biraz elitist bir tutum IMAX'e göre bir film çekmek, sonuçta herkes o sinemalarda izleyemeyecek filmi. Yine de, 2000'ler Nolan'ını daha çok seven biri olarak son filmlerinden ayrı bir yerde şu an Odyssey benim açımdan. 


Leviticus

Birçok dindar taşra kentinde olabileceği gibi kendi kasabalarında cinsel kimliklerini bastırmak zorunda kalan gençler söz konusu filmde. İşin içine doğaüstü gizem de girince sarsıcı bir etki yaratılmış. It Follows'u andıran tekinsizlik alt metnine baskılanan LGBT bireylerin mücadelesini ve homofobiyi almış. Eşcinsellerin ötekileştirilmesini şeytani varlık öğesiyle somutlaştırmış. Konunun işlenişi fazla bariz gelebilir ama son dönem öne çıkan queer korku-gerilim filmlerinin iyi örneklerinden bence film. Ödü patlasın isteyenlere göre olmasa da kendi mütevaziliğinde çarpıcı anları var. 


They Shoot Horses, Don't They?

Kitabın diyalog ağırlıklı yapısından sonra filmde kapitalizmin ve gösteri dünyasının bireyleri sömürdüğü, yabancılaştırdığı, menfaatin ön plana çıktığı sistemi dans yarışmasında bir nevi araf atmosferine dönüştürerek sunması beni kitaptan daha çok etkiledi açıkçası. Sydney Pollack farkı diyebiliriz buna. Ekonomik buhran etkileri karakterlerin her anına yansımış. Hollywood'un, Amerikan şov dünyasının rüya fabrikası olarak aldatıcılığını da en iyi vurgulayan yapımlardan film. Bunu 1930'larda, Büyük Buhran sonrası sonsuza kadar sürecek gibi görünen bir dans yarışmasının ekseninde yapıyor. Klostrofobik atmosfer grotesk bir etki de veriyor. Jane Fonda ve Susannah Yorke çok iyi performanslar sergilemişler. Şimdiye kadar bekletip kitabı okuduktan sonra filmi izlediğim için mutluyum. 


Wild Wild Country

Osho diye bilinen tarikat liderinin Amerika'da kendi komününü/kasabasını/şehrini kurarken kitleleri nasıl etkilediğini anlatan, Duplass Kardeşlerin olayı her boyutuyla tarafsız işlediği 6 bölümde biat kültürüne kapılan onca insanı anlamaya çalıştım, anlayamadım. Ütopik, tüm hırslardan ve dürtülerden azade, ekolojik bir toplum yaratmaya çalışır gibi görünen gurunun kendi hırsının esiri olduğunu görüyoruz bir süre sonra. Hippi kültürüne meyilli insanları neden etkilediği anlaşılabiliyor bir süre sonra fakat çelişkiler gırla. Şiddete şiddetle karşılık vermesi düşündürücü. El altından sakladığı zenginlik ve kaçırdığı paralar da asıl amacın barıştan çok daha fazlası olduğuna işaret ediyor. Barıştan söz edip silahlanmak derken zehirlenme olayı ortaya çıkıyor ki bardağı taşıran son damla olabilir o olay. En çekilmez olan ise yardımcısı Sheela'nın hiçbir pişmanlık belirtisi göstermeden yaşananlarda hiçbir tuhaflık yokmuş gibi tavırlarla kafa tutar gibi röportaj vermesi. Belgeselde Amerikan seçim sistemi, medyanın fırsatçılığı, yerel halkın ötekilere bakış açısı da eleştirilerden nasibini alıyor. Ama en çok inanç sömürüsünün nerelere varabileceğini görmek açısından aydınlatıcıydı. 


The Keepers

Kilisenin veya genel olarak dindar kesimin ikiyüzlülüğüne, suçları örtbas edişine, cinsel istismarları kendilerinden birileri yapınca önemsizleştirmelerine, yok saymalarına dair çok hikaye görmüşüzdür ama The Keepers'daki rahibe cinayetiyle geri planda ortaya çıkan öğrenci tacizlerinin yıllar boyu örtbas edildiği böyle bir örneğe az rastlanır. Okulun öğrencilerinin yıllar sonra kendi araştırmalarını yürüttükleri, resmen akıntıya karşı kürek çektikleri ve Don Kişotluk yaptıkları bir mücadele bu. Tarafsız bir bakış açısıyla yapılan röportajlar travmaların insan hayatlarını nasıl şekillendirdiğini de gösteriyor. 1990'lardaki sonuçsuz kalan mahkemelerden sonra 2010'larda seslerini biraz daha iyi duyurabilen kurbanların sayısının hiç de az olmadığının ortaya çıkması inanılmaz. İnsan beyninin hatırlamak istemediklerini nasıl bastırdığını da görüyoruz. Mağdur suçlamaktan sayısız manipülasyona çok fazla suç ve travma var. Gizemli ölüm zincirleme din istismarlarını açığa çıkarıyor, yine de faillerin cezalarını çektiğini söylemek güç. 7 bölümlük belgesel uzun ve boğucu geldi. Kurbanların dayanışmasını izlemek iyiydi bir yandan da. 


Cien Anos De Soledad/Yüzyıllık Yalnızlık 2.Kısım

1 yıl ara vermese daha çok sevinirdim. Final kısmını nihayet izleyebildik muazzam uyarlamanın. Nesiller boyu karakterlerin içinde kanayan yalnızlığı da, ne yapsalar hep eksik kalmasını da, siyasi direnişi ve toplumsal mücadeleyi de, romantizmi de romana yeni katmanlar ekleyerek, detayları unutmayarak, atmosferin hakkını vererek işlemiş dizi. Özellikle 6.bölüm beni harap etti. Oyuncu seçimleri mükemmel diyebiliriz. Aile evinin ve Macondo'nun ana karakter gibi oluşu da çok iyi hissettirilmiş. Fernanda'ya tahammül etmek zor oldu sadece. Asıl kraliçe Ursula annedir Fernanda Hanım. Yobazlığını, katılığını, şefkatsizliğini de al çek git! 

Cuma, Temmuz 31, 2026

Temmuz 2026 Okuma ve Seyir Güncesi

 ---OKUDUKLARIM---

Lea Ypi'nin Haysiyetsizlik adlı kitabından burada bahsetmiştim. Özgür adlı anı kitabının önüne geçemedi benim için, geçmesi de gerekmiyordu tabii ama babaannesinin yaşamını araştırdığı ve kurguladığı kitapta daha düz bir biyografi anlatısı var. Kişisel olanla toplumsal olanın iç içeliği deyip durduğumuz son dönem anlatılarında bir ülke tarihini daha iyi anlamaya çalışmamıza hizmet ediyor en çok. Ypi'nin sosyopolitik sorgulamalarıyla yazdığı bu kurmaca anı kitabının da yeni ufuklar açtığı kesin.  

İsmail Kadere Bez Bebek'te annesini anlatmaya başlıyor. Annesinin gelin geldiği evde kayınvalidesiyle çatışmasından yaşadığı uyumsuzluk ve baskılanmaya değiniliyor. Daha sonra yazar konuyu kendi yazarlığına ve Arnavutluk'un politik gerilimlerine getiriyor. Annesini anlamaya çalışmakla yargılamak arasında bir yerlerde ruh haliyle yazılmış gibi geldi bana kitap. Vaat ettiğini verebildiğini düşünmüyorum. Kadere'yi ilk kez okudum. Kurmaca eserlerini deneyeceğim. 

Mayıs Rukel - Güneşhamağı: Bu ayın en özel kitabıydı. Goodreads'teki yorumumda daha uzun bahsetmeye çalıştım. Doğanın, ekolojinin, halkların, azınlıkların, dayanışmanın kutsandığı, Mayıs Rukel'in filolog titizliğiyle şahane bir dil, sözcükler ve anlatı inşa ettiği, düşsel dünyalarla gerçekliği çok dozunda birleştiren, karakterleriyle de unutulmayacak şahane bir roman. Sihrin devamının geleceği tüyosunu alınca da mutlu oldum. 

Montserrat Roig - Kiraz Mevsimi: Katalan edebiyatından yazarını erken kaybettiğimizi öğrendiğime üzüldüğüm sıkı bir karakter ve aile romanı Kiraz Mevsimi. Franco rejiminin son günleri ve sonrasında kuşak çatışmalarını, farklı kuşakların farklı mücadelelerinin oluşunu ve toplumsal dönüşümlerden etkilenme biçimlerinin kendine özgülüğünü, kadınların bastırılan yönlerini, kürtaja bakış açısını, özgür bir birey olabilmeyi, işlevsiz ailelerle işlevsiz ilişkileri, kadınlarla erkeklerin ilişkilerden beklentilerinin ve tavırlarının da yine farklı oluşunu, değişen dönemin günlük yaşamlara etkilerini irdeleyen ve tüm bunlar üzerine düşündüren bir roman. Geçmişle şimdiki zaman arasında gidip gelen anlatı katman katman yazılmış. Karakterlerin dönüşümünün farklı karakterlerin sesiyle ortaya çıkışı da romana çok boyutluluk katıyor. Son kısımlara doğru anlatı hantallaşsa da iyi bir kitap olduğunu düşünüyorum. Çevirisi de gayet özenli.

Nona Fernandez - Bilinmeyen Boyut: Bilinmeyen Boyut Roza Hakmen'in özenli çevirisiyle Şili'de darbe dönemi, Pinochet diktatörlüğü ve tutuklanmalar sonucu işkence gören, kaybolan ve öldürülen insanları anan, parçalı kurgusuyla ve yazarın korku-gerilim-gizem türünden yapımlara göndermeleriyle öne çıkan çok sarsıcı bir anlatı. Kendi yaşamından enstantanelerle de kişisel tarihini ülkenin karanlık yakın tarihine ortak ediyor Nona Fernández. Hiç kolay bir okuma değil. Düz bir izlekle karşımıza çıkmıyor buradaki insan hikayeleri. Bir o kadar da unutulmaz ve hatırı sayılır bir okuma sürecini karşımıza getiriyor. İşkencecinin bakış açısını da kurguya yediriyor bazı bölümlerde. Gerçeklerin fantastik evrenlerden daha korkunç olduğunu yüzümüze vuruyor Alacakaranlık Kuşağı, bilinmeyen boyutlar, Frankenstein gibi göndermelerle. Şiirsel metinlerde, özellikle kitabın sonundaki özetle de, ülke gerçeklerinin bir panoraması yankılanıyor. Kişisel tarihin kolektif tarihle iç içe oluşunu vurgulayan anlatıların en çarpıcılarından.

Joy Williams'ın Diğer Çocuk'u ayın hayal kırıklığı. Muğlak anlatılara karşı olmasam da buradaki muğlaklık bana yaramadı. Pearl'ün basiretsizliği, gerçekleri kabullenemeyişi, hayallerle gerçekler arasında savrulması, boğucu travmalar, distopik ve mitolojik etkilerle çarpıcı bir okuma vaat ediyor aslında. Kitabın en iyi yaptığı şey annelik üzerine yapılan dayatmaları eleştirmesi. Rahatsız edici atmosferi rahatsızlık vermezse bazı okurların favorilerinden olabilir. 

Fabien Toulmé'nin İki Yaşam adlı grafik romanı hayatı ıskalamayın mesajı veren, bunu bence biraz fazla bariz yapan, iki kardeşten birinin kitabın çeyreğinde kadın tavlamaktan bahsedip durduğu, yazarın Beklediğim Sen Değildin adlı kitabı kadar sevemediğim bir kitap oldu maalesef. Duygusal anlamda etkileyici, çizimleri de yine Toulmé'nin tarzının güzelliğini yansıtıyor ama kendisinden favorim bu olmadı. Hakimin Yolculuğu ve Unutulmazlar var sırada okumak istediğim kitapları arasında. 

Henning Mankell - Beyaz Aslan (Wallander 3): Bir kadın cinayetinin ardından Güney Afrika'nın apartheid rejimine yolculuk yapıyoruz bu cinayet romanı görünümlü siyasi göndermeli ırkçılık eleştirisi içeren romanda. Wallander'ın kendi kişisel yalnızlığının ve kızıyla bağının dışında soruşturmada yine bekleneni verdiği, sayfaları hızla çevirdiğim, yazarın cinayeti ve gizemi geri planda bıraktığı bir roman var bu kez karşımızda. Serinin devamı da var elimde. Zaman zaman tıkanma yaşadığım anlarda iyi geliyor ama tam da benim serim dediğim bir seri diyemedim henüz 3.kitapla birlikte. 

---İZLEDİKLERİM---

Bu ay önce aşırı sıcaklar, sonra geçirdiğim ameliyat yüzünden sinemaya pek zaman ayıramadım. Dizi de az izledim. Birkaç true crime belgeseli ve güncel filmler vardı menüde genel olarak. Sevdiklerim aşağıda.


Backrooms

Backrooms tekinsizliği, atmosferin yarattığı gerilimi, mekansal kullanımları ön plana çıkaran, jump scare ve olay ağırlıklı korkudan ziyade psikolojik çok katmanlılığı arayan benim gibi seyirciler için biçilmiş kaftan. Gizemli arka odalarla karakterlerin bilinçaltına yaptığımız yolculuk labirentvari bir serüvene dönüşüyor. Göstere göstere korkutan, kan revanla seyirciyi sarsmayı amaçlayan korku gerilim filmlerinden farklı bir tavrının olması takdire şayan. Müphemlikle iç içe klostrofobik kullanım David Lynch sevenleri de mutlu eder. Rahmetli Lynch izlese severdi diye düşünmeden edemedim. Youtube yayıncılığından gelme Kane Parsons'ın karakterlerin ikilemlerini yansıtmada görsellik kullanımı ve tedirgin edici atmosfere bel bağladığını görüyoruz. Tam bir karabasan filmi olmasının hakkını veriyor her yönüyle. İzlerken de bu şekilde hissettiriyor. Exit 8'e benzer yaklaşımını da sevdim o yüzden. Exit 8'teki beyaz, gri, soluk mavi tonların yerini burada bariz sarı tonlar almış. Oyunculardan Chiwetel Eijofor'un Renate Reinsve'ye göre daha iyi performans gösterdiğini görüyoruz. Reinsve'yi sevsem de karakteri ön plana çıktıkça tepkileri bana yetersiz geldi. Genel olarak henüz 20 yaşında bir yönetmenden beklenenin fazlasını vermiş Parsons. Karakter ve hikaye yaratmaya da biraz daha detaylı odaklandığında ileride başarılı işlere imza atabilir. 


Murder in Monaco

True crime türüne kendimi kaptırdım mı içimden çıkamam diye genelde uzak dururum ama aslında tam bana göre. Monako'da Cinayet'te şehrin zenginlerinden Edmond Safra'nin ölümü sonrası şüpheler, kaos ve soruşturma var. Röportajlar ve arşiv görüntülerini içermesi dışında benzerlerinden farkı, Monako kentinin steril ortamında bir cinayet olasılığının toplumu, medyayı, sosyal çevreleri, adalet sistemini ve politikacıları nasıl sarstığını göstermesi. İmajları bozulmasın diye şüpheli cinayeti bir an önce "çözmek" isteyen polisin bu vergiden muaf über zenginler toplumuna zeval gelmesin diye bazen acele kararlar aldığını, bazen de burunlarının ucunu göremediğini fark ediyoruz. Bazı röportajlardaki mizahi ton da dikkatten kaçmıyor. Soruşturma ilerledikçe garip bir hal aldı. Servet avcısı eşten miras peşinde kardeşlere ve bakıcının gizemine aslında tam bir Agatha Christie romanı olabilirmiş. Kusursuzluk abidesi emniyet ve şaşaa ortamının yıkılışını izlemek keyifliydi. 


Don't F*ck With Cats: Hunting An Internet Killer

Internette kedilere işkence videosu paylaşan şahsı bulmaya çalışan bir grup Facebook kullanıcısının iğneyle kuyu kaza kaza nasıl sonuca vardığını izlemek enteresandı. Hayvanlara işkence gösterip durmasından korktum belgeselin ama korktuğum ölçüde grafik görüntülere yer vermeden, o malum videoları az ucundan göstererek daha çok söyleşilerle ve soruşturmalarla ilerliyor 3 bölümlük belgesel serisi. Hayvanlara işkence yapan birinin insanlara da pek farklı davranmayacağı sonucunun çıkması şaşırtıcı değil. Facebook'taki bu grubun azmine şapka çıkardım. İmkansızı başarıyorlar resmen. Videoları çeken canavarı ararken trolün birini linç etmeleri üzerine suçsuz bir gencin intihar etmesi bu konularda çok dikkatli olunması gerektiğini bir kez daha gösteriyor. Kontrolsüz, ölçüsüz, yıkıcı, mesnetsiz internet linççiliği üzerine de düşmesini isterdim zira sonunda çuvaldızı kendilerine de batırıyorlar. Bu Amerikan Sapığı ve Catherine Trammell cosplay'i katili internet avıyla daha çok motive edip etmediklerini sorgulamaları belgeseli benzerlerinden farklı bir tavırla izletiyor. Etkileyici. 


Schitt's Creek 2-3-4.Sezon

Daha önce ilk sezonunu izlediğim Schitt's Creek'e yaz aylarında devam etmenin iyi bir fikir olacağını düşündüm ve nihayet dizinin kalan sezonlarını da izlemeye başlayabildim. Rose ailesinin über zenginlikten orta altı sınıfa düşmelerine dayalı esprilerden fazlasını görüyoruz sezonlar ilerledikçe. Aile üyeleri, özellikle David, karakter gelişimi ve motivasyonu açısından en iyi yazılmış karakter. Taşradaki yeni dostluklarla da insanlık dersleriyle karşılaşıyor Rose ailesi üyeleri ve evlere şenlik tebessümlere vesile oluyorlar. Moira rolünde merhum Catherine O'Hara döktürüyor. Moira, megalomanlığı ve avant-garde kıyafetlerinin ortamla uyumsuzluğu da ayrıca evlere şenlik ama hayranlıkla izliyorum. Dan Levy zeki biri. Her sezon üstüne koyarak ilerlettiği dizi övgüleri hak etmiş. Ağustos ayında diziyi izlemeyi bitirmeyi düşünüyorum. 

Cumartesi, Temmuz 04, 2026

Lea Ypi-Haysiyetsizlik


Özgür'ü okurken Lea Ypi keşke babannesinin hikayesini de anlatsa diye düşünmüştüm. Şahane bir figürdü, çok yönlü bir kadın izlenimi veriyordu, sürprizlerle dolu bir yaşama sahipmiş gibiydi ve yazarla ilişkisi de ilgimi çekmişti. Dileğim hem gerçek oldu, hem gerçek olmadı. Babaanne Leman Ypi'nin hayatı kurmacayla gerçek arasında bir yerde. Ypi bu kitabında Özgür'den daha farklı bir anlatı düzeni kurgulamış. Tarihsel belgeleri kendi akademisyen kimliğinin de etkisiyle titizlikle ve sorgulayarak incelemiş. Sonuçta gerçeklerle varsayımlardan oluşan bu kitap ortaya çıkmış.

Leman Ypi'nin hayatı Osmanlı Dönemi'nden Selanik'e, oradan Arnavutluk'a uzanırken çeşitli siyasi ve toplumsal mücadelelelerle iç içe anlatılıyor. Ailenin göç hikayesi kitabın başlarında önemli bir yer tutuyor. Selanik'teki bölümlere 2.Dünya Savaşı'nın izlerinin ve faşizmin yaklaşması damga vuruyor. Bu bölümlerdeki Selma halanın trajedisi kitaptaki en etkileyici bölümlerden biri. Leman Ypi'nin halasının trajik isyanının etkisiyle bağımsız bir birey olarak Arnavutluk'a gidişinin üzerine kitabı Arnavutluk tarihi gibi de okumaya başlıyoruz. Yazarın kendi akademisyen bakış açısının izleri bu bölümlerde öne çıkıyor. Dedesi ve babaannesinin etrafındaki siyasi kişiliklerle gerçekleşen diyaloglar ve tartışmalar kitabı düşünsel bir metne de dönüştürüyor. Aralarda da yazarın arşivlerdeki kendi araştırmaları yer alıyor. Geçmişin peşinde bir akademisyenin gerçeği bulma arayışının ne kadarı tatmin edici olduğu tartışılır fakat babaannesinin kurmacayla iç içe öyküsü bir milletin de dönüşüm sürecinden bağımsız değil, yer yer fazla iç içe de diyebiliriz zira siyasi tartışmalarla toplumsal dönüşümler babaanne Leman'ın hikayesinin önüne geçiyor kimi zaman. Bence yazar Özgür'de bu gerçekle kurmaca birleşimini daha özgün bir şekilde kaleme almıştı. Bu kitapta daha klasik bir biyografi anlayışıyla hikayeyi düşünsel metine dönüştürme çabası öne çıkmış. Babaannesinin daha sonra bir fotoğrafı üzerine yediği linç üzerinden de yazar farklı sorgulamalar yapıyor. Kitabın çıkış noktalarından biri de bu zaten.

Kitaptan Özgür kadar etkilenmedim şahsen ama toplumların değişiminin insan hayatlarına, ailelere, göçlere yansıması ve 1900'lerin başlarından itibaren kadınların kendi bağımsızlıklarını toplumda kabul ettirme süreci açısından anlamlı bir okumaydı. Final bölümleri de okuduklarımızın geçtiği dönemin insanlarının temsili hikayesi olduğunu vurgulayacak şekilde yazılmış. Kesin hakikatler arayanlara hitap etmeyebilir bu sebepten ötürü. Satır aralarını da siz okurlar doldurun diyor yazar. 

Salı, Haziran 30, 2026

Haziran 2026 Okuma ve Seyir Güncesi

 ---KİTAPLAR---

Virginia Evans Muhabbet'te bazılarının aksi bulacağı bir kadının yaşamındaki iniş çıkışları, çelişkilerini, zaaflarını, merhametli ve sert yanlarını mektuplarla kurgulamış. Üslubun öne çıktığı bir roman beklenmesin ya da ana karakterle özdeşim kurma isteğinin. Duygusal yönüyle ve empatisiyle etkileyen bir kitap en çok. Sybil nev-i şahsına münhasır karakterlerden. Joan Didion, Kazuo Ishiguro, George Lucas gibi isimlerle mektuplaşmaları da ilgimi çekti. Kurmaca mektuplar elbette hepsi. 84 Charing Cross Road'la özdeşleştirilen samimiyetle mesafe arasındaki çizgiyi iyi kuran bir yapısı var kitabın. Bu ay en sevdiklerimden biri oldu. Yıl sonu listeme girer. 

Joan Didion'ın Mavi Geceler'i bir yas anlatısı olduğu için kitaplığımda yıllardır elimin gitmediği, okumaya korktuğum kitaplardandı. Evans'ın Muhabbet'inde bahsi geçince alıp nihayet okudum. Vefat eden kızının ardından kızıyla ilişkisini, kızının hayattaki yolunu ve mücadelesini, bir yandan da 60'lardan 2000'lere uzanan dönemsel kültür hareketlerini çok hisli anlatmış Didion. Şiirsel yanını çok sevdim. Kendisinin diğer kitaplarını da okumak istedim biter bitmez. Tüm melankolisiyle panzehir oldu. 

Mario Vargas Llosa Borges'le Yarım Asır'da Borges'le röportajının dışında, Borges'i ve temsil ettiği edebiyatı da sorguluyor buradaki yazılarında. Borges'i çok seven, Llosa'nın her kitabına bayılmasam da kendisine saygı duyan bir okur olarak ufuk açıcı buldum yazdıklarını. Llosa'nın somut, mantık odaklı, realist ve sosyalist bakış açısının karşısında Borges'in soyut, düşsel ve apolitik bakış açısını görmek çeşitli sorgulamalara mahal veriyor. Llosa Borges'in siyasete karşı hayal kırılıklarının etkisiyle daha çok içine kapandığını ve siyasetle toplumculuktan giderek uzaklaştığını belirtiyor. Llosa'nın cüsseli romanları bir yana, Borges'in kısa öyküleri, şiirleri, denemeleri bir yana. Kurmacaya bakış açılarının farklılığı da iki farklı yazardan farklı deneyimler kazandığımızı hatırlatıyor. İki yazarı da sevenler için kitaplıkta bulunmasının hiç fena olmayacağı bir kitap. Karşılıklı döktürdükleri diyaloglar ve söyleşi özellikle güzel. 

Yael van der Wouden Emanet adlı romanında kurduğu hikayenin çatısını sonlara doğru gördüğümüz bazı sırlara yaslamış. Kurmacanın bu şekli son zamanlarda beni tatmin etmediği, kitabın ilk yarısı ve ortaları da dahil benim için uzadıkça uzadığı ve iki kadın karakterin gerilimli ve erotik ilişkisi çok inandırıcı gelmediği için pek de sevemediğim bir kitap oldu Emanet. Isabel'in dertlerini dert edinemedim. Isabel'in aile evine olan takıntısından daha önemli gerçekler ortaya çıkınca kitaba olan ilgim arttı fakat Eva'nın günlükleri kitabın en iyi bölümüydü bence. Pride ayına yakışan bir kitaptı yine de.

Sophie van Llewyn Şişeye Tıkılan Şeyler'de Romanya'da komünizm dönemindeki diktatöryen etkileri çarpıcı detaylarla işleyen, sade ve geriye dönüşlerle anlatılan hikayesiyle elimden bırakamadığım bir kitap oldu. Romanın beni yabancılaştıran özelliği ise yazarın masalsı bir twist eklemesiydi. O noktadan sonra romanın etkisi bende düştü.  Yea Lpi'nin Özgür'ü, Anne Rabe'in Mutluluk İhtimali adlı kitapları geldi aklıma. Onların tarafsız ve her açıdan bakan yaklaşımından farklı bir öfkesi var yazarın komünizme karşı. Gerçeğin içine düşlerin, masalların, fantezinin karışmasına karşı değilim fakat anlatıcıyla annesi arasındaki çatışmanın hikayenin o anındaki masalsı öğeye dönüştürülmesi bu kez beni kitaptan soğuttu. Kitaptaki o kısım aslında romanı ayrıksı kılan unsurlardan biri fakat diğer yazılanlara göre sırıttı gözümde. Erkeklerin kadının varlığı ve kadın bedeni karşısındaki zorbalıklarını hatırlatması romanın başarılı yönlerinden. 

Latin Amerika'dan Tekinsiz Öyküler İspanyolca çevirmenlerimizin emeğiyle Latin Amerika'dan birkaçı gerçekten tekinsiz, bazıları büyülü gerçekçiliğe ve Borges'e ilham olduğunu düşündüren, diktatörlük, toplum ve taşra sıkıntılarını da eksik etmeyen öykülerle birlikte çoğunu severek okuduğum öykülerden oluşuyor.  Najera, Arlt, Quiroga, Montalvo ve Lugones'in öyküleri favorim. Bu yazarların başka kitaplarını veya öykülerini de okumak isterim. Çevbir'e de katkı için derlenen bu kitap yaza girerken iyi geldi, okuduğuma memnunum. Latin Amerika'dan kadın yazarlarla ilgili de böyle bir derleme okumak isterim. Kadın karakter eksikliği hissediliyor zira bu öykülerde ve en önemli eksikliği bu derlemenin.

Orhan Pamuk'un Kelimeler ve Resimler'indeki yazılarından önceki blog yazımda bahsetmiştim. 

Volker Kutscher - Rath (Gereon Rath'ın Onuncu Vakası): Gereon'un değil de Charly'nin vakası söz konusu daha çok bu son kitapta ve muhtemelen de final kitabında. Nazi Almanyasında savaşa doğru yaklaşırken kahramanlarımız hayatta kalma savaşı veriyorlar artık. Tüm teşkilatlanmanın Nazileşmesi, Yahudi sürgününün Polonya sınırındaki ayak sesleri, evlatlık çocuk Fritze'nin eksenindeki Nazi gençliği cinayetleriyle gerçekleşen örtbaslar, Gereon'un daha çok kaçmak ve Charly'i alıp Amerika'ya götürmekle ilgilenirken Charly'nin hala doğru bir şeyler yapma çabaları diken üstünde okuttu kitabı. Dayanamadım ve burada daha detaylı bahsettim. Bu serinin son kitabı özel bir vedayı hak ediyordu. 

Taşların Anlattığı adlı romanını çok sevdiğim Clara Dupont-Monod'un Yüzleşme adlı bu yeni kitabı anlatı, üslup ve konu itibarıyla başka bir yazarın elinden çıkmış gibiydi. Elon Musk'ı karakterlerden biri olarak gördüğümüz romanda yazar teknolojik kıyamet teorileri, yapay zekanın getirdikleri ve götürdükleri, sosyal medya kullanımıyla çürümeye yüz tutan insanlık hakkındaki düşüncelerini sıralamış genelde diyaloglarla ilerleyen bu kitabında. Yazarın katıldığım düşünceleri olsa da kendisinden beklediğim edebi incelikleri burada bulamadım.

---SİNEMA---


Zerograd/Gorod Zero

Ayın en ayrıksı filmi. Kült bir kara mizah, sanki Kafka yazmış gibi kafkaesk bir atmosfer, bürokrasinin ve tarihteki bazı anların absürt tasvirleri. Kolay izlenmiyor, bazen sinirle gülme, bazen izlediklerimiz hakkında düşüncelere dalarak donup kalma etkisi yaratıyor. Sovyetler Birliği'nde bir kasabaya görev için giden bir mühendisin karabasana dönen yolculuğuyla tuhaf bir atmosfer de sunuyor. Yemek masası sahnesinin filmdeki iki versiyonunu da unutabilmem mümkün değil. Üstüne bir de müze görevlisinin absürtlükleri var ki akıl alacak gibi değil. Tuhaflıkların ve absürtlüklerin normalleştirilmesi ve asıl hakikat gibi sunulması distopyaları da çağrıştırıyor. Kasabaya gelen mühendisle ilgili kehanet filmin gizeme de meyledeceğini düşündüyor ama asıl öne çıkan yanı, kafkaesk etkilerle, sembolizmle, absürdizmle işlenen bir hikaye. 

Clockwatchers

Cuk oturmuş kadrosuyla bir ofis gerilimi ve komedisi Clockwatchers. The Office'le Severance'ın öncülü dedikleri kadar var. Ofisteki komploya kafayı takmış dörtlünün trajikomik maceraları, kafkaesk ortamın gittikçe içine gömülmeleri, iş yeri gerilimleriyle kapitalizme bağımsız sinema dokunuşunda getirdiği eleştiriler filmin neden hak ettiğinden daha az ilgi gördüğünü merak ettiriyor. Çoğu sahnesi ofiste geçen, tek mekanı çok iyi kullanan, absürtlüğü de, zekice esprileri de iyi işleyen bir dramedi de denebilir. Toni Collette ve Parker Posey özellikle harika. Dostluğun paranoyaya dönüşmesiyle karamsar ilerleyişi filmden beklediğimden daha çok etkilenmeme neden oldu. İş yeri ilişkilerinin ve rekabetin nasıl karabasana dönüştüğünü gösteren iyi örneklerden. 


Klute

Daha önce izlemediğim bu klasikte Donald Sutherland sakin gerilimli halleri, Jane Fonda cesur anarşisiyle şaşırttı. Alan J.Pakula'nın paranoya üçlemesine yakışmış tüm kaos dolu kurgusu, gerilimi ve hikayesiyle. Bir noktadan sonra seri katilin peşindeki olayın çözümünden ziyade atmosferiyle ve klostrofobisiyle öne çıkıyor film. Rahatsız edici paranoyanın hakkını vermiş. Bir yandan da, kendine has, çoğu filmde görmediğimiz bir kadın karakter portresi izliyoruz. Erkeğin kadını objeleştirmesini kendi yöntemleriyle, kendi seçiciliğiyle tersyüz eden bir karakter söz konusu. Gordon Willis'in etkili sinematografisi, karanlıkla aydınlık arasındaki gelgitli sahnelerle de özel bir film. Başyapıt gibi hissedemedim ama iyi film. 


Bernice Bobs Her Hair

F.Scott Fitzgerald'ın bir öyküsünden uyarlanan bu kısa filmde Shelley Duvall 1920'lerin zorba ergenlerine kendini kabul ettirme savaşı veren bir genç kız rolünde. Dönemlere göre bile ergen zorbalığında bir fark yok işte. Bir saç stilinin nasıl bir başkaldırıya, toplumun ve akranların dayatmalarına karşı isyana dönüştüğünü görmek açısından ibretlik örneklerden. Bernice o dönem için geleceği temsil ederken akrabası dahil diğer arkadaşları artık geçmişin muhafazakar burjuva yönlerini temsil ediyorlar. Finaliyle son sözü iyi söylüyor. 


Die Ehle Der Maria Braun / Maria Braun'ın Evliliği

Daha fazla Fassbinder filmi izleme hedefimde bu ay Maria Braun'un Evliliği'ni seçtim. Birkaç filmini daha izleyecektim müteveffa yönetmenin fakat bastıran sıcaklar mani oldu. Daha önce izlediklerim: Ali: Fear Eats The Soul (Korku Ruhu Kemirir), Dört Mevsim Satıcısı ve Querelle. Eksikleri tamamlamak lazım haliyle. Hanna Schygulla'nın muhteşem performansında 2.Dünya Savaşı sonrası Alman toplumundaki yabancılaşmayı izliyoruz. Fassbinder'ın toplumsal eleştirileri kadar görsel tercihleri de etkileyici. Diyaloglar filme daha sonra tekrar dönmeyi gerektiriyor. Bazı anlarıyla çok çarpıcı ve yer yer rahatsız edici ama böyle bir tavır da gerekiyormuş bu hikayeye. Her sahnesini muhteşem bulmasam da bütünüyle baktığımda Maria'nın yükselişi, çöküşü, ahlaki sınavları ve çatışmaları açısından bir karakterin hikayesinin bir toplumla bütünleştirildiği çok iyi örneklerden biri olduğunu görüyorum. Finalle de bunu vurguluyor zira. Maria'nın fırtınalı hayatı bir melodram gibi olsa da duygusallığa, empatiye, özdeşime rastlamak mümkün değil filmde. Karakterle bağ kurdurmadan eleştirilerini sıralamış Fassbinder. Savaş suçlarını da kör gözüm parmağıma tavrıyla değil, satır aralarına yansıtarak yapmış, bazen sembolik sahnelerle, bazen de diyaloglarla tabii. Toplumun bağımsız kadının varlığına  nasıl hazırlıksız olduğunu göstermesi açısından da vurucu. Burjuva ahlak anlayışı bir güzel çöküyor bu vesileyle. 


Marama

Sömürgecilik eleştirisini gothic ve folk horror öğelerine iyi yediren, son dönemin kendine has korku-gerilim filmlerinden Marama. Beyazların Maori kültürüne yaptıkları, kadınların köleleştirilmesi, sömürgeci erkeklerin maruz bıraktığı adaletsiz durumlar dramatik öğelerin de etkisini artırıyor. Maori kültürüne dair sembolik etkiler fazla gözümüze sokuluyor olabilir ama emperyalizm eleştirisi açısından çok değerli bir deneme. Maori kültürüne hakkını teslim ediyor. Psikolojik ve sembolik korku öğeleriyle öne çıkmasını sevdim. Gotik atmosferini ve geriye dönüşlerin kullanılışını da başarılı buldum. 


Gypsy 83

Tesadüfen bulup izlediğim bu bağımsız gençlik filminde sürekli ötekileştirilen iki gotik gencin Stevie Nicks cosplay yarışması için New York'a doğru yollara düşmesi, hayatlarını ve cinsel kimliklerini sorgulamaları, hayal kırıklıkları, yaşadıkları zorbalıklar, sevinçleri ve kaygıları anlatılıyor. Gypsy ve Clive'ın maruz kaldığı zorbalıklarda Amerikan halkının stereotipleşmiş yaşantısına eleştirilerle de göndermelerde bulunuluyor. Hayal kırıklıklarını derinden hissettim izlerken, beklemediğim şekilde iyi bir dostluk, gençlik, ötekileştirme eleştirisi ve queer kimlik hikayesiydi. Gypsy'nin finaldeki şarkısının melankolisi hala kulaklarımda. Yer yer mizah öğeleri de eklenmiş olsa da duygusal yönüyle daha çok etkileyen ve daha çok seyirciye ulaşmasını temenni ettiğim bir film. 

---BELGESELLER---


Joan Didion: The Center Will Not Hold

Mavi Geceler'i okuduktan sonra izledim bu belgeseli. Yazarın yaşamına, yazdıklarına, kayıplarına ve haşır neşir olduğu popüler kültür öğelerine saygı duruşu gibi bir belgesel. Didion'ın başka kitaplarını da okuduktan sonra daha fazla anlam ifade edecektir bu yapım. Aslında ayrıcalıklı bir yerde konumlanan Didion'ın politik duruşunu da gözler önüne seriyor. ABD toplumundaki bazı haksızlıklara karşı eleştirel kalemini esirgemediği vurgulanıyor. Gazeteci refleksleri, edebi kimliği, kızının ve eşinin kaybıyla baş etme çabalarıyla dört başı mamur bir biyografi gibi çekilmiş. Didion'ın daha fazla kitabını okuyabilirsem belgeseli tekrar izleyeceğim. 


Queercore: How To Punk A Revolution

Punk hareketinde queer etkisini sorgulayan, queer punk, post punk, alternatif müzik gruplarının varlığına hakkını teslim eden, fakat tüm bu punk hareketinde varlıklarının yeterince tanınıp tanınmadığı üzerine düşünülebilecek bir belgesel. Röportaj yapılan bazı isimlerin verdiği demeçlerin rahatsız edici olduğunu, belgeselin özellikle 1990'larla gelen kadın vokalli grupların etkisinin öne çıktığı ikinci bölümünün 1970'ler ve 80'lerle ilgili bölümden daha başarılı olduğunu vurgulayayım. Hiç bilmediğim bazı gruplar ve isimler keşfetmeme vesile oldu. Belgeselin queerpunk köklerini ne kadar aydınlattığı tartışılsa da çeşitli keşifler ve en çok da kadın ve queer hareketini öne çıkaran bölümleri sağlam bir protestonun göstergesi. 


The Celluloid Closet

Hollywood'un sansürlediği, görmezden geldiği, bastırdığı LGBT varlığını sorgulayan bir belgesel. Klasik filmlerde queer izlerin peşinde röportajlarla ve klasikleşmiş filmlerden görüntülerle çekilmiş. Bazı anlar zorlama geldi. Bazı anlarda ise eskiden beri sırf efemine tavırlarla özdeşleştirilen, yer yer komedi vesilesi gibi sunulan queer bireylerin sessiz sinemadan beri küçümsenen, sansürlenen ve görmezden gelinen varlığı, Hollywood'un Hay's Code döneminin getirdikleri, 1995'e kadar geçen sürede en popüler queer filmler ve karakterler üzerine söyleşiler merakla izletti. İzlemediğim bazı klasik filmleri listeme ekledim. 

I Am Divine

John Huston'ın Divine'lı filmlerinden izlemediklerim hala sırada bekliyor. Açıkçası Polyester'i izledikten sonra bazı şok edici sahne tercihlerinin bana hitap etmediğini düşünerek pas geçmiştim ama Huston'ın olsun, Divine'ın olsun muhafazakarlığa, burjuvaziye, cinsiyetçiliğe, homofobiye karşı anarşik duruşlarına saygı duyuyorum. Kadın rolleriyle ünlenen gay bir oyuncu aslında Divine, gerçek adıyla Harris Glen Milstead. Toplumun dışına itilenlerin sinemacısı John Huston'ın filmleriyle isim yaptıktan  sonra trans bireylere benzeyen bir drag şov ve sahne ikonuna dönüşmesi, gittikçe ün kazanması, ailesi ve okul zorbalarıyla çatışmalarına dair gerçekler ve acısıyla tatlısıyla sevdiği mesleğine bağlılığı üzerine röportajlardan oluşuyor. Arşiv görüntüleriyle de kendisini daha yakından tanıyoruz. 

---DİZİLER---


Spider-Noir

Daha çok Nicolas Cage için merak edip izlediğim dizide süper kahramanlık, aksiyon ve film noir türlerinin birleştirilmesi dinamik bir seyirlik yaratmış. Prime Video'nun siyah beyaz ve renkli izleme seçenekleri de duruma hoş bir çeşni katmış. Siyah beyaz izleyenlerdenim, zira kara film kısmıyla daha çok ilgilendim bu dizide, siyah beyaz klasik film estetiği çok yakışmış haliyle. Renkli izlerken de renk, şehir manzaraları ve sinematografi kullanımı az değil fakat herhangi bir süper kahraman içeriğine dönüşüyordu renkli izlerken. Siyah beyazdan devamdı o yüzden. Brendan Gleeson ve Jack Huston da Cage kadar parlıyorlar rollerinde. Nicolas Cage ilk bakışta ne alaka dedirtebilir role seçilmesiyle ama kendi kendini ti'ye alan kahraman rolüne iyi gidiyor. 


Half Man

Korka korka başladığım dizide tam da korktuğum kadar sarsıldım. Toksik erkekliğin gölgesinde cinsel kimliğin bastırılmasına dair başka yapımlar da var fakat Half Man'in teatralliği, İskoç-İngiliz havasının verdiği tekinsizlikle dramatik etkiler, Richard Gadd ve Jamie Bell'in çok iyi performansları, yine çok iyi yazılmış diyaloglar, geriye ve ileriye dönüşlerle ilerleyen kurgunun ideal kullanımı, finale doğru tırmanan gerilim, dramatik kırılma anları, finalin çarpıcılığı yılın en iyi dizilerinden biri ilan etmemi gerekitiriyor Half Man'i. 6 bölümde ideal bir öykü anlatım biçimi seyrettik. Umaırm ödüle boğulur dizi. 


Widow's Bay 1.Sezon

Küçük bir kasabadaki veya adadaki gizemli olaylar işin içine komedi unsurları katılarak işleniyor Widow's Bay'de. Beceriksiz belediye başkanı rolünde Matthew Rhys döktürüyor. Diziye ilk 3 bölümden sonra daha çok ısınabildim. Ağır tempoda, klişe unsurlarla başlıyor görünürken Patrica odaklı bölümde kalemini belli etti. Patricia yılın en iyi yazılmış ve eğlenceli dizi karakterlerinden biri. Sürprizlerle dolu bölümlerle ilerliyor dizi sezon finaline kadar. Korku komedi türüne yeni bir halka eklerken bazı gerilimli anları da gayet tekinsiz işleyebilmişler. Sürprizli anlar çok sürpriz gelmedi bana ama gideri çok. Yılın bir başka başarılı dizisiyle daha karşı karşıyayız. 


Murder Mindfully 2.Sezon

İlk sezonda kişisel gelişim tedavisinin etkisiyle "huzur içinde" cinayetlere imza atan başı dertte avukatın eğlenceli hikayesini izlemiştik. 2.sezonda yer yer kendini tekrar eden bir hikaye anlatısı görüyoruz. Bu kez "içindeki çocuğu" dinlemeye karar veriyor baş kahramanımız ve olaylar gelişiyor, daha doğrusu sarpa sarıyor tabii. Bu kadar dört ayak üstüne düşmese iyiydi, çok daha gerçekçi kotarılabilirdi ama eğlendirme işlevini iyi karşıladı. Tom Schilling'i izlemek her şekilde güzel zaten. 


The Vampire Lestat (Interview with the Vampire 3.Sezonun 1.Kısmı)

Vampirle Görüşme'nin 3.sezonu adı üstünde Lestat'ın bakış açısıyla anlatılan bir curcuna (iyi manada). Hep Louis'in mızmızlanmalarını ve Armand'ın manipülasyonunu mu dinleyecektik, bir de Lestat'ın gözünden bakalım, tabii neden olmasındı. Tam bir absürt glam rock şovu gibi ilerliyor dizi. Lestat'ın geçmişindeki boşlukları izliyoruz geriye dönüşlerle. Günümüzde de Velvet Goldmine filmini aratmayacak sahne görüntüleri, sahne arkası seks, uyuşturucu, rockn' roll eskizleri, Lestat'ın annesinin işin içine girmesiyle iyice gelgitli bir hale dönüşen ruh halinin inişli çıkışlı oluşunun yarattığı kaos derken bana eğlenecek çok malzeme çıktı. Diyaloglarla da ilk 2 sezonu aratmıyor. Lestat'ın vampire dönüşme hikayesindeki istismar gerçeğine hazırlıksız yakalandım. Louise'in Claudia'ya benzeyen garsonun peşindeki buhranları, Armand'ın gizli kapaklı işleri, Daniel Malloy'un kendini ciddiye almayışıyla kendi iç çatışmaları arasında kalan portresi de Lestat'ın arka planında akıyor. Malloy'un varlığı zaten Anne Rice'ın klasikleşmiş bu vampir serisinde vampirliğe dair gülünç unsurlarla da eğlenmemizi sağlıyor. Asıl olayın Lestat olduğunu yine hatırlatayım. Sam Reid döktürüyor. Vampir Lestat'ın etinden sütünden yararlanmış. Ana akımda daha çok adı geçen bir dram dizisinde yer alsaydı ödül törenlerinde de görürdük kendisini. Ama vampirler ve doğaüstü unsurlar söz konusu olunca pek yüzüne bakılmıyor bu tarz dizilerdeki oyuncuların. Bakalım sezonun ikinci kısımında bizi nasıl sürprizler bekliyor, göreceğiz. Bitince dibe vurmasam bari. 

Cumartesi, Haziran 27, 2026

Volker Kutscher - Rath (Gereon Rath 10.Kitap)


Gereon'un değil de Charly'nin vakası söz konusu daha çok bu son kitapta ve bildiğim kadarıyla final kitabında. Nazi Almanya’sında savaşa doğru yaklaşırken kahramanlarımız hayatta kalma savaşı veriyorlar artık. Tüm teşkilatlanmanın Nazileşmesi, Yahudi sürgününün Polonya sınırındaki ayak sesleri, evlatlık çocuk Fritze'nin eksenindeki Nazi gençliği cinayetleriyle gerçekleşen örtbaslar, Gereon'un daha çok kaçma ve Charly'i alıp Amerika'ya götürmekle ilgilenirken Charly'nin hâlâ doğru bir şeyler yapma çabaları diken üstünde okuttu kitabı. 

1938 yılında geçen roman halkın nasıl birbirini ispiyonlamaya, Yahudilerin mallarının yağmalanmasıyla ötekileştirmeye hazır oluşlarıyla, propaganda hareketlerinin yankı bulmasının da etkisiyle gitgide histeriye varacak raddede linççiliğin hız kazanmasıyla, ikiyüzlü ahlak anlayışının etkisindeki cinayetlerle tersyüz edilen üstün, ari ve iffetli halk masalının yarattığı sonuçlarla geçiyor. Charly evlatlık oğlu Fritze’e atılan suçun haksızlığını kanıtlamaya çalışırken kendisini Gestapo ile karşı karşıya buluyor. Bir yandan da, önceki romanda karşısına çıkan bir destekle kendini yine cinayet masasında buluyor. Halk arasındaki güvensizlik iklimini çok iyi yakalamış yazar. Charly’nin kuyusunu kazan yakın arkadaşlarından biri dahil komşunun komşuya nasıl kapısını kapattığı ve ihbar ettiği de vurgulanıyor.

Nazi gençlerinin dahil olduğu cinayetlerin çözüm süreci serinin önceki bazı romanları kadar dallanıp budaklanmıyor. Charly tüm bunların peşindeyken Gereon da uzaktan Charly’i kurtarmaya ve ülkeden birlikte kaçmaya çalışıyor. Cinayet soruşturması bu kez Charly, Graf, Lange, Kowalski gibi isimlerin elinde. Charly eskisi gibi idealist olmasa da kendi imkanlarıyla mücadeleyi bırakmayan bir karakter. Gereon ise dönemin pasif kahramanı oluşunu iyice ayyuka çıkan karamsarlığıyla, tüm kurumlardan ümidi kesişiyle, bizim toplumumuza da son yıllarda hâkim olan umutsuzluğuyla vurguluyor. Öldü bilinen Gereon’un hala etrafta olduğundan şüphelenen teşkilattaki Nazi düşmanları peşine düşünce de kovalamaca ve heyecan bitmiyor. Marion Goldstein’in kocasının intikamının peşinde film noir’larda görülen hareketlere imzasını atışı ise Nazi rejiminin şiddet havasının gölgesinde kalıyor en sonunda.

Genel olarak elimden bırakamadım bu son kitabı. Zaten serinin çoğu kitabını diken üstünde, tırnaklarımı yiye yiye, karakterden karaktere atlayan kurgusunun etkisinde büyülenerek okudum. Final kitabı olarak yazar mantıklı ve haliyle karamsar bir şekilde sonlandırıyor kitabı. Spoiler vermeyeceğim tabii ama aksi şekilde yazsaydı inandırıcılık sorunu olabilirdi diye düşündüğümü ekleyeyim. Cinayetlerin faili çıkıyor ortaya en azından, o kadarını belirteyim. Kitap toplumsal histeriyle sona eriyor. Yahudilerin mallarını yağmalamanın ötesine geçen halkın galeyana gelişiyle sokaklar artık yaklaşan dünya savaşını temsil ediyor. Sevaplarıyla günahlarıyla sevdiğim karakterlere de böylece veda ediyorum. Gereon Rath serisi dönem romanları olarak müthiş bir seri her yönüyle. Gülçin Wilhelm'in akıcı çevirisine de çok şey borçluyuz. 

Pazartesi, Haziran 22, 2026

Orhan Pamuk-Kelimeler ve Resimler

Orhan Pamuk'un daha önce yayınlamadığı yazılarla farklı yerlerde yayınlanan yazılarının ve röportajlarının bir derlemesi olan Kelimeler ve Resimler, İstanbul kitabından sonraki en samimi Orhan Pamuk kitabı olabilir. Masumiyet Müzesi'nin kuruluşu, romanla ilgili eleştirilere cevabı ve romandan uyarlanan dizinin hikayesi de kitabın sonlarında yer alıyor. Fakat Masumiyet Müzesi sevemediğim Pamuk romanlarından biri olduğu için o kısımlarla çok ilgilenmedim. Kırmızı Saçlı Kadın kadar olmasa da yıldızımın barışmadığı bir erkek anlatısıydı Masumiyet Müzesi. Veba Geceleri de bir diğer hayal kırıklığımdır kendisine dair. Diğer kitaplarında sevebileceğim çok şey buldum. Bu yazılar derlemesi de genel olarak beni mutlu etti haliyle.

Orhan Pamuk'un yazarlığını annesine bir türlü kabul ettirememesi, romancılıkta diretme hikayeleri, ressamlıkla yazarlık arasında gidip gelişi kendisiyle ilgili bilinen özellikleri. Bu derlemede de kendi ilk gençlik hikayesinin yankılarını görüyoruz. Çok sevdiğim Yeni Hayat romanına ilham veren yol hikayesi özellikle ilgimi çekti. Kendisinden yolculuk anıları, yabancı kültürlere dair görüşleri, mekan incelemeleri okumak da güzel. Fransızca Öğrenememek adlı bölümü ayrıca hüzünlü buldum. Türkan Teyzesini tanımak isterdim. Aygaz bölümünde Türkiye'nin sanayileşme hikayesine dair düşündürdükleri de önemli. İstanbul'un 1950'lerden beri değişen yüzünden bahsederken sosyolojik çıkarımlar yapmayı da ihmal etmemiş kendisi. 

Kelimeler ve Resimler yazıyla, sözcüklerle, kitaplarla, resimlerle ve her türlü imgeyle haşır neşir benim gibi okurların kendilerinden çok şey bulabileceği bir kitap bence aslında. Yazarın sevdiği kitaplarla ve yazarlarla ilişkisi, okumanın getirdiği zihinsel yolculuklara verdiği önem, resim sanatına dair büyülendiği örnekler kendi okuma ve seyir dünyamla ilişkim üzerine düşündürdü beni. Kendisini salt batıya doğuyu anlatan bir yazar klişesine sıkıştırmaya çalışanlara aslında tam bir bibliyofil olduğunu gösterir nitelikte buradaki yazıları ve düşünceleri. Kitap kapaklarıyla ilgili yazdıklarının altına da imzamı atarım.

Bir hayat biçimi olarak okumak, resimlerle ve sanatçılarla ilgilenmek toplumumuzda genelde burun kıvırılan bir tavır olduğundan, yayınevinin bu kitabı yayınlama sebebi ister ticari olsun ister edebi kaygılardan ötürü olsun, hayatta kitapları, kültürü, sanatı, var oluş üzerine düşünmeyi önemseyen insanlara bir saygı duruşu gibi gördüm okurken. Orhan Pamuk'un Paul Auster, Umberto Eco, Nazım Hikmet, Ara Güler, Pirosmani üzerine yazdıkları, bu yazarlarla ve sanatçılarla anıları ve eserlerine bakış açısı da bende tüm bunlarla ilgili daha fazla okuma isteği uyandırdı. Paul Auster bölümünde yüreğim sızlamadı değil. Kara Kitap'ın ilham kaynaklarıyla ilgili ne okusam kitaptan zamanında nasıl büyülendiğim geliyor aklıma. Yeniden okumak istediğim kitapların başında geliyor Kara Kitap. 

Sanatla ilgili bölümde en çok Pirosmani, Dayanita Singh'in fotoğraflarına bakışı ve sanata erişimin kolaylaştığı günümüzde yıllarca sanat kitaplarının peşinde koşmasıyla ilgili yazılarından etkilendim. Mürekkep Evi başlıklı yazı da bu bölümün en özel yazılarından. 

Son bölümlere geldiğimizde, başta da belirttiğim gibi, Masumiyet Müzesi hayranı olmadığım için ve bazı röportajları daha önce gördüğümden dolayı bu bölümler kişisel olarak ilgimi çekmedi pek. "Türkiye'de aşık olan erkek kadınla değil, kendi aşk söylemiyle ilgilidir" lafı için kendisine  teşekkürlerimi iletmek isterim yine de. Kemal karakteri ekseninde edebiyattaki kötü karakterler üzerine düşündürüyor. Müzeler üzerine yazdıklarının daha çok dikkate alınması gerektiği kanaatindeyim ama tabii. Özellikle kişisel müzeler, Georges Perec gibi nesnelerin hikayelerinin peşinde koşanların onurlandırılması, herkesin kendi küçük yaşamının birer harikalar odasına dönüşebileceğini vurgulaması anlamlı. 

Genel olarak severek okuduğum yazılardan oluşan bir kitap Kelimeler ve Resimler. Bazı yazılarını başucu yazıları ilan edebilirim. Kitaplarını severek okuduğum bir yazarın anılarını ve düşüncelerini okumayı seviyorum. Kendisinin farklı yerlerde yayınlanan yazıların kaybolmadan bir kitap haline getirilmesi de güzel. 

Pazar, Mayıs 31, 2026

Mayıs 2026 Okuma ve Seyir Güncesi


 --KİTAPLAR---

Bu ay bayıla bayıla okuduğum kitap sayısı daha az. Clarice Lispector ve Laszlo Krasznahorkai gibi özel yanlarıyla sevdiren yazarlar yine üzmediler. Violaine Huisman çetrefilli bir anne kız ilişkisini çok iyi irdeleyip yazmış. Gospodinov bildiğimiz hinliklerle öykülerinde de sevdirdi. Ayın özeti için buyrunuz. 

Kate Atkinson - Hayat Sil Baştan: Hayatımızı sil baştan yaşasaydık nasıl olurdu sorusunu inanılmaz yaratıcı bir kurguyla romana dönüştürmüş Kate Atkinson. Ursula aynı hayata tekrar tekrar yeniden gelirken her seferinde yeni detaylar karşılıyor okuru. Fakat itirazım şu ki, her bölümde Ursula hayatına yeni baştan başlarken bazı bölümler doludizgin ilerliyor, bazı bölümler ise aşırı durağan bir akışta. Bölümler arasında bir dengesizlik vardı bence. 1910'lu yıllardan 2.Dünya Savaşı sonrasına kadar geçen dönemde yaşayan insanların kaygılarını, dönemin portresini, kadınlara yapılan dayatmaları, iki dünya arasındaki psikolojiyi başarıyla işlemesi romanın iyi yanları. Ursula'nın iç dünyasına giremememiz yazarın bu karakteri daha çok hayatının ve o dönemin bir tanığı şeklinde portrelemesinden kaynaklanıyor olsa gerek ama ben karakterin psikolojik gelgitlerini daha çok görmek isterdim. Onun yerine ailesi ve çevresindekilerle arasında geçen ve hepsi de pek bir yere varmayan durağan diyaloglarla geçen bölümler var. Tekrarlı anlatımı da abarttığını düşünüyorum. Çok daha heyecan verici bir kurmaca eser olabilirdi elimizdeki ama ben her bölümü şevkle okuyamadım. Özetle, ilgiyle okuduğum ama aradığımı bu sebeplerden dolayı tam olarak bulamadığım bir roman Hayat Sil Baştan. 

Laszlo Krasznahorkai - Yeşaya Geldi: Savaş ve Savaş romanının öncülü bir monolog anlatısı Yeşaya Geldi. Yazarı sevenlerin daha çok seveceği bir anlatı. Dünyanın çürümüşlüğü, insanların yozlaşmış halleri, nihilizmi 55 sayfada sorgulayan bir yapı. Tek mekandaki sarhoş bir karakterin sayıklamaları gibi görünen bu uzun iç gözlem ve monolog serisi herkese hitap etmeyebilir. Yazarı sevenlerden, Savaş ve Savaş romanına bayılanlardan biri olarak yazarın edebiyata kattıklarına bir kez daha hayran oldum ben okurken. Dünyanın kıyısındaki araf gibi hissettiren o tek mekanda çevresindekilere dair gözlemleri de felsefi sorgulamalarla birlikte okuyoruz. Çevirinin başarısı yazarın dehası kadar övülmeli. 

Ann Patchett - Bel Canto: Uzun zamandır yarım bıraktığım bir kitap olmamıştı. Bir rehine krizindeki bir grup insanın tecrit içinde geçirdikleri belli bir süre boyunca aralarındaki etkileşim, sanatsal duyarlılıklar ve paylaşımlar aslında yeterince incelik barındırsa da aradığımı bulamadığım bir kitaptı. Kitabı okuyanların bazılarının finalden memnun kalmadığını gördüm. Çok ani gelen bir son olduğundan bahsediliyor. Fazla durağan ilerleyen bir romanın sert bir şekilde gelen finali de bana uymazdı zaten. Karakter portreleri varmış gibi görünürken terörist diye anılan protestocularla ayrıcalıklı kodaman kesim ve opera sanatçısı arasındaki çatışma ya da bağ arasında inandırıcılık sorunu da vardı ve yazarın karakterler arasında yaratmaya çalıştığı bu ikilemlere ikna olamadım. Roman bir türlü ilerlemedi benim açımdan. 

Violaine Huisman - Annenin Kitabı: Psikolojik gelgitleri olan sanatçı ruhlu bir anneyle büyümenin nasıl bir şey olduğunu çok iyi yazmış ve irdelemiş yazar. Otokurmaca olduğu söylenen bu kitabın çocukların bakış açısıyla ilerleyen ilk bölümünün ardından ikinci bölümde annenin yani Catherine'in bakış açısını yaşamının tüm detaylarıyla okuyoruz. Aslında üç kuşağın travmaları söz konusu bu anlatıda. Anneannenin cinsel travmasıyla başlayan bir döngü, sevgiyle veya mesafeli bir anneyle büyümek, bir kadının inişli çıkışlı ilişkileri, bipolar psikoljisiyle şekillenen yaşamı, erkek manipülasyonlarıyla geldiği nokta ve çocukların bu ikinci bölümde bir gözlemci gibi oluşu sarsıcı bir okuma deneyimi yaşatıyor. Anne ve eş rollerini haliyle sorgulatan bir kitap. Çocukların son bölümdeki bir yetişkin olarak vedasının burukluğu da malum. Karanlığın da aydınlığın da en uç noktalarına varan bir kadının hikayesi bu aslında. Bu ay en çok etkilendiğim kitaplardan biriydi Annenin Kitabı. 

Annie Ernaux - Işıklara Bak Canım: Annie Ernaux alışveriş listesi yazsa okurum diyen benim gibilerin gerçek anlamda bu dileklerini karşılayan kitap bu. Ne dilediğinize dikkat edin diyor sanki. Okumasam da olurmuş diye düşünüyorum. Aslında kapitalizm eleştirisi ve tüketim toplumunun girdiği hallere dair düşündüren gözlemlerini okumak iyiydi ama yazarın bir an önce basılmasını istediğim kitaplarından biri bu değildi. Bir blog, substack, gazete-dergi yazısı, tweet serisi gibi de okunabilecek yazıları kitapta okuduk. Bunu da küçümsemek için söylemiyorum, Ernaux'nun gözlemleri hep çok değerlidir fakat daha derinlemesine analiz arayanların beklentilerini karşılayacak kitap bu değil. Bir süpermarket gözlemleri derlemesi daha çok.

Clarice Lispector'ın Bir Öğrenme Ya Da Hazlar Kitabı'nı ne kadar çok sevdiğimden önceki blog yazımda, yani burada bahsetmiştim. Kuşatılmış Kent uzun zamandır okumayı beklediğim bir Lispector romanıydı. Her ikisini de arka arkaya okumak bir edebiyat cennetine ışınlanmak gibiydi. Yine de, Kuşatılmış Kent'i Lispector'ın sevdiğim diğer kitapları kadar benimseyebildiğimi söyleyemeyeceğim. Bir kentin dönüşümüyle bir kadının dönüşümünün bütünleşmiş bir anlatısı söz konusu. Olaylardan çok atmosfer önemli Kuşatılmış Kent'te. Lispector'ın edebi dehası, kendine has gözlemciliği, içe bakışının yoğunluğu ve edebiyata kattığı üslup güzelliğiyle bilinç akışı burada da karşımızda olmasına rağmen karakterin içe bakışının yoğunluğunu beklediğimden daha az buldum. Karaktere en mesafeli kaldığım anlatılarından biriydi Lispector yazını içerisinde. Lucrecia'nın edilgen görünen halleri illaki bana da geçmek zorunda değil tabii ama meramımı anlatabildiğimi umuyorum. 

Georgi Gospodinov - Ve Her Şey Aya Büründü: Şu ana kadar sevmediğim kitabı yok Gospodinov'un. Kendine özgü kurmaca tercihlerini Ve Her Şey Aya Büründü adlı öykü derlemesinde de görüyoruz. Mizahla melankoliyi deneysel kurmacaya çok zekice yerleştirmiş. Bilim kurgudan sürrealizme uzanan bir yelpaze  mevcut bu öykülerde. Yaşam ve ölüm, göç ve memleket acıları, gün batımı uzmanlığı, muzip tesadüfler, ahir zamanlardaki ruhlar ve dünyanın çehresini değiştiren bilimsel gelişmelerin etkileri öykülerin temalarından bazıları. Çoğu öyküyü sevdim, belki iki üç öykü beklediğim verimi vermedi ama bir bütün olarak baktığımda edebiyattaki hem hayatın tam içinden gerçekleri hem de başka dünyalara götürme havasını birleştirmesini ve detaylarla leziz tatlar yakalamamızı sağlamasını sevdim yine. Gospodinov'u nüanslarını yakalayan çok iyi bir çeviriden okuduğumuz için de şanslıyız.

Agota Kristof - Neredesin Mathias: Agota Kristof'un 2 öyküsünün yer aldığı bu kitapta kitaba adını veren öyküde Büyük Defter'deki ikizler anlatısının izlerini görüyoruz. Erkek kardeşlerin yıllara yayılan bağını zamanın geçişini detaylara yansıtarak kısacık anlatıya yerleştirmiş. Edebi kaygıları bu öyküden hissediliyor hemen yazarı tanıyanlar ve sevenler için. Fazla kısaydı diye eleştireceğim sadece. İkinci öyküde aralarında 10 yaş bulunan bir genç kızla bir erkek arasındaki diyaloglarda muziplik de var, melankoli de. Yazarın tebessüm ettiren diyalog seçimleri var bu öyküde ama mutlaka okumanız gerekir diyemeyeceğim. 

Edouard Louis - Monique Kaçıyor: Şefkatli ve içten bir Edouard Louis kitabı bu. Annesinin baskıcı eşinden kaçıp kendine yeni bir hayat kurduğu, kendi evine yerleştiği ve kendini gerçekleştirme yolunda çok önemli adımlar attığı dönemi anlatıyor. Ekonomik özgürlüğün bir kadın için her şey olduğunu vurguluyor. Virginia Woolf'a, çokça andığı Didier Eribon'a atıfta bulunuyor. Bir Kadının Hayatı ve Dönüşümleri'nden daha hafif bir anlatı aslında. Kendi açısından özeleştirisini de aralara sıkıştırmış Louis. 

---SİNEMA---


Let's Scare Jessica To Death

1970'lerden gerçeklerle hayaller arasında kalmış bir kadın karakterin ekseninde atmosferi öne çıkaran bir korku-gerilim filmi. Folk horror havasını, küçük kasaba gerilimi gibi çekilmiş olmasını, bir yandan da psikolojik korkuya odaklanmasını, ani ürkütücü anlara pek yüz vermemesini sevdim. Vampirler var mıdır, yok mudur sorunsalıyla doğaüstünü olduğu gibi kabul edemeyen ve sorgulayan bir tekinsiz anlatı olması izleyenlerin beklentilerine göre klişe de bulunabilir ama atmosferik korkunun iyi bir örneği bence bu film. 


Mamma Roma

Oğlunun düze çıkması, sınıf atlaması ve hayatını kurtarması için küçük kentten şehre gelen bir kadının hayat mücadelesi olarak İtalyan Yeni Gerçekçiliğinin hakkını veriyor bu Pasolini klasiği. Yeni izlediğim bu filmde Pasolini'nin görsel tercihleri ve kamera kullanımı, yollarda, toz toprak içinde ve kenar mahallelerde çıkışsız hisseden karakterlerin sistemden kopamayışını etkili bir dille anlatılmasını sağlamış. Seks işçiliğini bırakıp pazarcılık yapan bir anne olarak Anna Magnani çocuğu için güçlü kalmaya çalışan anne prototipinde çarpıcı bir portre sunuyor. Filmi çok iyi taşıyor Magnani'nin dinamik performansı. Mizahla karışık dram havasını da bu güçlü kadın karakterin mimiklerinde olduğu gibi görebiliyoruz. Şefkatli bir melodrama dönüşen filmde anne oğulun çabaları sosyalist sistem eleştirisine katkıda bulunuyor. Etkilenmeden izlemek zordu. 


Drop Dead Gorgeous

Güzellik yarışmalarını ti'ye alan bu filmin 1990'lardan deneysel bir mockumentary havasında çekildiğini bilmiyordum. İzleyince öğrendim ve güzel bir sürpriz oldu filmin bu tarzı. Yer yer illaki abartılı seçimler var senaryoda fakat ABD'nin temsil ettiği adaletsizliklere de dokundurmayı ihmal etmemiş eğlendirirken. Kadro da sürprizlerle dolu. Amy Adams'ın saf kızıl aday rolünde şaşırttığı, Kirsten Dunst'ın ilk gençliğinde rolünü başarıyla kotardığı, diğer karakterlerin de filmin absürt yapısına katkıda bulunduğu bir eğlencelik. Amerika'nın küçük kasabalarındaki tutucu gerzekliklerden epey alaycı hikayeler çıkıyor. Drop Dead Gorgeous da bunun eğlenceli örneklerinden biri. Güzellik yarışmalarının kadın bedenine karşı dayatmalarından ziyade bir sınıf çatışması gibi ele alındığı bir film olması da enteresan bence. Anoreksiyaya dair sahneler ofansif gelebilir. 


Fay Grim

Hal Hartley özlemimi daha önce izlediğim Henry Fool'un devam filmleriyle giderdim. Henry'i arayan arayana bu filmde. Henry'nin peşindeki Fay Grim'in yolu İstanbul'a kadar düşüyor, kaldığı otelde Sibel Kekili'ye bile rastlıyoruz hatta. Filmin güzel sürprizlerindendi bu. Ajanlık komedisiyle ilişki komedisini ve aile dramını kendine has Hal Hartley mizahıyla ve yine karamsar bakış açısıyla izliyoruz. Parker Posey döktürmüş sağ olsun her zamanki gibi. Kadrodaki tanıdık Hal Hartley konuklarının da ondan aşağı kalır yanları yok. 11 Eylül'den sonra çekilmiş bir film için Amerikan paranoyalarını didikleyen, kah çaktırmadan kah alenen tüm o paranoyalarla dalga geçen bir film. Olayların aşırı dallanıp budaklanması yorabilir ama Hal Hartley sevenleri mutlu eder. 


Ned Rifle

Henry Fool üçlemesinin son filmi bu kez Henry'nin oğlunun babasını arayışı, yaşamına dair sorgulamaları ve hayattaki yönelimiyle ilerliyor. Aubrey Plaza Hal Hartley evrenine cuk oturmuş fakat karakterinin fazla objeleştirilmesini sevemedim .Femme fatale'lerle dalga geçen bir havası da var, kendini çok ciddiye aldığı yerler de. Kara komedi yine had safhada bu filmde de. Tanıdık yüzler  karşımıza çıkmaya devam ediyor. Finali ise çok ani geliyor. Bu seriye daha etkili bir final yakışırdı dedirtiyor. Yine de, Hartley karamsarlığından ve absürtlüğünden nasibini almış. Entelektüel mizahla kara mizahı başarıyla birleştirmiş genel olarak.  


The Red Shoes

Etkisini başka filmlerde gördüğüm, orijinalini ise hiç izlemediğim bir filmdi The Red Shoes. Daralıp bunalacağım bir melodram sanıyordum filmi daha çok. Basbayağı başyapıt muazzam görselliğiyle, sinema ve bale sanatlarını birleştirmesiyle, kadınların içine sokuldukları ikilemi çarpıcı bir üslupla işlemesiyle ve teknik tercihleriyle. Kamera ve sinemada dansın kullanımı açısından ders gibi bir klasik. Sahnedeki Kırmızı Pabuçlar temsiliyle balerin Victoria Page'in yaşamındaki paralellik nasıl da şairane. Oyuncuların sessiz film oyuncuları gibi yer yer abartılı mimikler yapması da, senaryonun melodramla romansı yenilikçi bir şekilde dönüştürmesi de senaryodaki vurguları artıran özellikler. Yükseliş anından ve sahnedeki fantastik dokunuşlardan sonra gittikçe karanlık ve ürpertici bir noktaya varan filmi çekildiği dönemde deneyimlemek lazımmış. Bazı sahneleri sarıp sarıp tekrar izlemek şart olacak. 

 

Un Poeta

Tam bir kaybeden öyküsü. İşsiz, boşanmış, kızının üniversite eğitimi için para biriktirmeye çalışan bir şairin öyküsünü Kolombiya'daki toplumsal gerçekleri arka planına alarak anlatan film trajikomik bir seyir izliyor. Bir lisede işe girince şiir ve çizim yeteneği olan bir kız öğrencisine destek oluyor. Diyaloglar da mizahtan nasibini almış ama son kertede hüzünlü bir hikaye bu. Duygusal yükten nasbimizi alıyoruz izlerken. Tam klişeye bağlayacak bir mentor-çırak ilişkisine dönüşecekken yanlış anlamalardan ve linççilikten nasibini alan twistlerle devam ederek şaşırtıyor film. Tek odada koca bir ailenin yaşadığı, kız çocukların erken yaşta hamile kaldığı, paralı eğitimin yarattığı umutsuzluğun diz boyu olduğu, belli bir sosyal sınıftan olan insanların seçeneksizliği, ana karakterin Latin Amerikalı şairler ve yazarlar hakkında atıp tuttuğu eğlenceli anekdotlar filmi güçlü hale getirmiş. Hayallerle gerçekler arasında kalan karakterlerin iç dünyalarını ve mücadelelerini yansıtan filmlerin en iyilerinden son dönemde. Epeydir bir filmde ağlamamıştım. Son örnek bu oldu. 

--- BELGESEL---


Powaqqatsi

Godfrey Reggio'nun diyalogsuz, deneysel, etnik, elektronik ve piyanolu müziklerle ve Philip Glass etkisiyle yerel kültürler ve sanayi çatışmasını gözler önüne serdiği Koyaanisqatsi belgeselinin sonrasında bu belgeselde de benzer nüanslar göze çarpıyor. Yerel kültürlerin, yoksulluğun, emperyalizmin etkilerinin endüstrinin getirip götürdükleri, gelişmek veya gelişmemek üzerine düşündürdüğü, görüntüleriyle yine büyülediği çok özel bir belgesel. Müzik ilk belgeselde yer yer yorucu gelmişti. Bu kez daha ölçülü geçişler var. 

---DİZİLER---


Daredevil: Born Again 2.Sezon

Charlie Cox'u Daredevil olarak izlemeyi seviyorum. Karen de iyidir kim ne derse desin. (Kim ne diyor demiyor, bu tür süper kahramanlı dizilerde çok kulak asmıyorum, hatta genel olarak dizilerde kendi keyfime bakmayı tercih ediyorum artık zira internetteki her kafadan sesin arasından çıkan trol, zorba, üsttenci, saygısız yorumlar bıktırdı.) Diziye dönersek Fisk'le mücadelenin yorduğunu, sonunun yine de makul bağlandığını ve en azından ilk sezona göre daha dişe dokunur bir yerlere doğru gittiğini düşünüyorum. Fisk konusunda içim tam soğumasa da spoiler veremeyeceğim nedenlerle içim bir yandan da soğudu, öyle diyeyim. Aksiyon sahneleriyle karakter dinamikleri dengeli işlenmiş 2.sezonda. Daredevil'ın yeri ayrı dedirten senaryo tercihlerini de seviyorum. Mahkeme sahneleri en az aksiyon sahneleri kadar hop oturup hop kaldırdı. Jessica Jones'u yeniden görmek güzeldi, yetmedi, o da dönsün, teşekkürler. 


Hacks 5.Sezon Devam-Final Bölümleri

Deborah'nın Madison Square Garden'da sahne almaya hazırlandığı, Ava'yla ortaklıklarının ve dostluklarının artık iyice bütünleştiği, sektörün ikiyüzlü tavırlarına ağzına geleni söylerken eğlendirmeye devam ettiği, diğer karakterlerin de hakkının verilerek önemsizleştirilmeden mücadelelerinin sunulduğu pek şahane bir final sezonuyla karşımızdaydı Hacks. Deborah'nın her seferinde dibe vurup anka kuşu gibi ayağa kalktığı, Ava'nın yeni nesli temsil ederken kuşaklar arasında bir köprü gibi kendisine yazılan diyaloglarla eğlendirdiği ve ikisinin arasındaki dinamiği çok özleyeceğim bir sezondu. Ava'nın kendi yolunu bulmaya çalışırken girdiği depresif ve şaşkın haller 2000'ler ve 2010'larda gençlik buhranlarını, mesleki kaygılarını veya ilişki gelgitlerini yaşayan nesle çok tanıdık gelecektir, geliyordur. Final bölümüne gelince hem tahmin ettiğim hüznü, hem umudu gördüm. Çok özleyeceğim bu ikiliyi ve dizinin mizahını. 


The House of The Spirits (Ruhlar Evi)

Ruhlar Evi'nin Prime'daki uyarlaması bir edebiyat uyarlamasından bekleyebileceğimiz her şeyi sunuyor. Kitaba tematik olarak, karakter portreleri açısından ve atmosfer bağlamında çok sadık bir uyarlama karşımızda. Allende hayranları için bulunmaz bir nimet bile olabilir bu uyarlama. Büyülü gerçekçiliği görsel tercihleri ve atmosfere verdiği önemle de seyirciye geçirmeyi başarıyor. Oyuncu seçimleri de fevkalade. Kitap uyarlamaları konusunda İngilizlerden sonra Güney Amerikalılara da güvenebiliriz artık diye düşünüyorum (Diğer örnekler için bkz: Ölü Kızlar ve Yüz Yıllık Yalnızlık). Esteban'a olan nefretim dizide de ayyuka çıktı. Üç kuşağın dramatik hikayesi bir yana, siyasi çalkantıları, protestoları, diktatörlüğü de en az aile draması ve kadınlara yapılan zorbalıklar kadar iyi işlemişler dizide. Büyülenerek izledim. 


Good Omens Finali

Bir kıyamet komedisi diye başladığım dizi Aziraphale ve Crowley'nin dostluk, düşmanlık ve aşk ilişkisine dönüştü. Ben memnunum. David Tennant ve Michael Sheen'i bir arada izlemek hep keyifli. Bir pandemi dizisi olarak çekilen Staged'in yerlere yatıran gerçekle kurgu iç içeliğinin ne kadar keyifle izlendiğini burada tekrar hatırlatayım. Good Omens finali tek bölümle geldi. Yetti diyemesem de bu ikiliye biraz buruk biraz da makul sayılabilecek bir akıbet yazmışlar. Dünyanın akıbeti de haliyle ikilinin akıbetiyle bir arada. Bunu izlerken Supernatural'daki kıyamet, iblisler, melekler, Castiel vs. gibi unsurları özledim. Ben finali beğendim özetle. Artık cennet-cehennem bürokrasisinden de sıkılmıştım zaten. 


The Lost Room

The Lost Room tam aradığım gizem dizisiymiş meğerse. Hep listemdeydi, yeni izledim. Peter Krause, Julianna Margulies, çocuk haliyle Elle Fanning, Kevin Pollak, Peter Jacobson dizideki en tanıdık isimler. Gizli bir odanın fantastik varlığıyla gizemli objelerin peşinde gittikçe ivme kazanan bir senaryo. Heyecanı yüksek bir mini dizi. Finalde açık kapı bırakılsa da aslında tadında bırakılmış. Uzasaydı benzer başka gizem dizileri gibi saçma bir yöne sapabilirdi. Gizli örgütler, kayıp nesneler, gerçekliğin eğilip bükülmesi, baba kız hikayesi, şaibeli karakterler dozunda işlenmiş. Comfort dizilerime bir yenisi daha eklendiği için sevinçliyim.

Okuyan ve takip eden herkese iyi bayramlar dilerim.