Pazar, Kasım 19, 2006

Filmler/14-18 Kasım 2006

Birbirine zıt iki film izledim bu hafta.

Baraka:
Sözcüklerin olmadığı, yalnızca görüntülerden, müzikten ve doğanın seslerinden oluşan bir belgesel.
Dünyanın "kenarda kalmış bölgeleri" ile "kenarda kalmış insanlarını" izlerken, ağır ilerlemesine karşın, etkileniyor insan.
İnançlar, yaşayışlar ve doğanın muazzamlığı...

Match Point:

Son derece sıradan bir konusu var ama Woody Allen çekince "enteresan" bulunuyor demek ki.
Sınıf atlamaya çalışan iki gencin, kendi burjuva sevgililerini birbirleriyle aldatmaları, erkek olanın zengin karısının ailesi sayesinde gittikçe yükselmesi, kadının ise daha çok dibe vurması vs.
Zengin tipler arasındaki diyaloglar, birbirleriyle ilişkileri, güya sosyal görünen hayatları son derece yapmacık ve kof. Bu açıdan filmin anlamlı ve eleştirel bir tavır takındığı söylenebilir.
Karakterlerin hiçbirine de sempati duymuyoruz seyirci olarak film boyunca ve yönetmen belli ki bunu kasıtlı yapmış. Aslında böyle olması da anlamlı denilebilir. Mesela tipik Amerikan yükseliş öykülerinin anlatıldığı romantik komedilerden biri olsaydı daha kötü olurdu.
Aldatılan eşin aklını bebek yapmakla bozması ve kocasının isteklerinden bihaber olması, ailece sadece kendi istediklerini kabul ettirmeye çalışmaları, damadımızın da yeterince kişilikli olmaması ve hiçbir şeye itiraz etmemesi, para ve mevki için eşini ve ailesini kullanması, bir yandan da Scarlet Johansson'ın canlandırdığı karakterin cinsel çekiciliğine kapılıp onu da bu şekilde kullanması, iş ciddiye binip de kızımız hamile kalınca "ben aslında aşık değilim" modunda işi cinayete kadar götürmesi...
Filmin bir sahnesinde çiftlerin sinemaya gitmek için seçtikleri filmin, Che'nin gençliğini anlatan "Motorcycle Diaries" olması baya ironikti. Gönül isterdi ki Woody Allen ironisini daha fazla görelim; ama filmin yeni birşey söylediğini iddia etmek zor. Yönetmenin büyük bir hayranı olmadım hiçbir zaman kimi filmlerini eğlenceli bulsam da. Bu filminde kendi absürd tarzından uzaklaşıp, üstelik New York'undan ayrılıp Londra'yı mekan seçmesi yenilikçi olsa da, filmin geneli için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.

5 yorum:

Adsız dedi ki...

spoiler..spoiler..spoiler..

match point:
top son anda fileye çarpar ve kendi sahana düşer

yüzük son anda korkuluğa çarpar ve denize değil asfalta düşer

yüzük sahnesini görünce, işte bu maçın kırıldığı an dedim belki de herkes gibi ben de: yüzük bulunacak ve cinayet aydınlanacak. oysa tam tersi olmadı mı işler?

inci küpeli, soluk benizli kül kedisi scarlett ile yaşanılan o tutkulu aşkı unutmak mümkün değil; sanırım w.allen filmin sonunda boğazımıza yumruğu hakkıyla oturtabilmek için tutkuyu dibine kadar içimize enjekte ediyor.

film bittiğinde gün içinde yaptığımız hangi hareket topu filede bırakıyor diye düşünmeden edemiyor insan.

woody allen sineması hakkında başka bir yazıda daha uzun uzadıya konuşmak üzere...

tekrar izleyesim geldi şimdi...

woody allen sineması hakkında başka bir yazıda daha uzun uzadıya konuşmak üzere...

Sera dedi ki...

Scarlet Johansson son zamanlarda çok abartıldı gibi geliyor bana. en çok Lost in Translation'da sevmiştim ama onun dışında itici geliyor. Sanki yaşından 10 yaş büyük göstermek için çırpınıyor kendisi.
Bu filmdeki rolünü yadırgamadım ama. İyiydi diyebilirim.

Sera dedi ki...

evet sıkıcı bi de.

mayksisman dedi ki...

pardon?

Match Point'e ben bayıldım gayet de lütfen laf söylemeyin. Tam anlmayıla Ters Köşe bi durum var o filmde, ben hiç bi şekilde adamın böle bi seçim yapıcanı düşünmemiştim, bence otyuncular da konu da kurgu da mekanlar da baya başarılıydı. woody allen'ı çok takdir ettim çok...

Sera dedi ki...

işte "zevk meselesi" şeklindeki klişeyi tekrarlamak istemem ama sevmedim.