Son zamanlarda izlediğim dizilerin günümüz - özellikle Amerikan- sinemasına fark atması üzerine seçtiğim bir başlık değil yalnızca "TV is the New Cinema". Genel olarak bakıldığında, televizyonda daha özgürce ve cesurca yapılan işlerin artması malumumuz. Mutlaka izleyin dediğim dizilerin 3'ü yer alıyor aşağıda.
The Hour
Newsroom'a bir türlü ısınamazken çareyi The Hour'da bulmak. Düşünce ve ifade özgürlüğü, sansür, otosansür, hükümetin baskısı altında gerçek habercilik yapmaya çalışan bir ekip (öhöm), 50'ler İngilteresi, şahane görüntü yönetimi ve süper oyuncu kadrosu, The Hour'ı izlemeniz için sayabileceğim sebeplerden yalnızca birkaçı. İşin içine cinayetler, mafya, yasak aşklar ve casus gerilimi de girince, leziz bir seyirlik çıkıyor ortaya. Başarısı buna benzer birçok dizi gibi klasik hatlardan modern bir seyirlik çıkarabilmesinde saklı biraz da. Bazı sahnelerde Hitchcock etkisi yakalayabilirsiniz. Bir kısım izleyicinin Mad Men'e benzettiği dizi Mad Men'den çok daha kolayca izleyiciyi avucunun içine alıyor ve sırf Mad Men'in geçtiği döneme yakın bir zamanda geçen bir dönem dizisi diye Mad Men özentisi diye yaftalamak çok büyük haksızlık olacaktır, zira Mad Men'i sevemeyip de The Hour'a bayılacak tonlarca insan bulabilirim. (Bunları yazanın aynı zamanda bir Mad Men izleyicisi olduğu da unutulmasın)
Gelelim oyuncu kadrosuna. Öncelikle Ben Whishaw faktöründen bahsetmek durumundayım. Whishaw gözüpek, egosu yüksek, hırslı ve inatçı muhabir Freddie Lyon'ı canlandırıyor. The Hour Freddie Lyon karakterine borçlu biraz da başarısını ve sırf Whishaw'un döktürdüğü Freddie Lyon karakteri için bile izleyebilirsiniz diziyi. Ülkemizdeki "iktidar yalakası" ifadesinin bile yetersiz kalacağı domuzcuk gazeteciler izlesin özellikle. En güzel diyaloglar da ona yazılmış.
Dizinin baş kadın karakteri olan Bel Rowley, The Hour programının haber müdürü ve dönemin bağımsız kadın figürlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Çoğunluğun Atonement filmi, dikkatli izleyicilerinse Emma ve The Crimson Petal and the White dizilerinden tanıdığı Romola Garai Bel Rowley olarak pek şahaneyken, acaba o dönemde bir kadının bu denli çok yetkiyi elinde bulundurarak bir haber programı yapması mümkün müydü sorusunu sorduruyor yine de canlandırdığı karakter ancak her istediğini yaptırmıyorlar tabii kendisine. Bel Rowley oldukça maskülen ve agresif bir ortamda feminenliğini yitirmeden ayakta kalabilmeyi başarıyor ve yaşadığı aşklar hususunda da başına buyrukluğunu sürdürüyor. Rowley'nin mükemmel bir kadın figür klişesinde çizilmediğini, özellikle The Wire'dan tanıyabileceğiniz Dominic West'in canlandırdığı (biraz Don Draper havası olsa da West'in burada canlandırdığı karakter daha oyunbaz) karizmatik ve çapkın "anchorman" Hector Madden'la yakınlaşmasında ve çalıştığı televizyonun kulisinde yaşadığı zorluklar ve çelişkilerde görülebilir. Fakat Bel ve Freddie ilişkisinin izleyicinin daha çok dikkatini çekmesi kaçınılmaz. Bazen iki kardeş, bazen gizli platonik aşıklar, bazen ise ruh ikizleri gibiler Bel ile Freddie ve sonuçta iki karakterin arasında geçen sahneler dizinin unutulmazları arasına girdi bile şimdiden. Saydığım bu üç oyuncunun yanında, dizinin yan karakterlerinin de öylesine görünüp kaybolan ve zaman dolsun diye araya sıkıştırılan karakterler olmaması dizinin artılarından (HBO'da bile çok sık görüyoruz bu vakit doldurma olayını). Oyuncu kadrosundaki Oona Chaplin, Anna Chancellor, Peter Capaldi gibi tanıdık İngiliz oyuncuları izlemek de, en az Dominic West-Romola Garai-Ben Whishaw üçlüsünü izlemek kadar keyifli.
Topu topuna iki sezondan ve toplam 12 bölümden oluşan BBC dizisi maalesef 3.sezonunu göremeden haksız yere yayından kaldırıldı. Sevenleri şurada diziyi geri getirmek için bir kampanya yürütmekte. Bu yazı en sevdiğim dizilerden birine dönüşen The Hour'a bir güzelleme ve ağıt olarak da okunabilir bu nedenle.
The Americans
Çok iyi çekilmiş, iyi oynanmış ve her daim merak unsurunu ayakta tutan seksi ve sürükleyici bir casus-dram dizisi The Americans. Elizabeth ve Philip Jennings, 80'lerin ilk yarısında banliyöde yaşayan tipik bir Amerikan ailesi imajı verirlerken, arka planda neler olur neler. Hayır bu bir Mr & Mrs. Smith değil. Sıradan bir soğuk savaş casus dizisi hiç değil. Elizabeth ve Philip'in arasındaki ilişki çok daha karmaşık ve dizinin tavrı da bilindik Amerikan casus dizilerinin çok ötesinde. Esasında Rus ajanları olan Elizabeth ve Philip'in gerçek kimlikleriyle görünen kimlikleri arasında sıkışmış olmaları, gerçek kimliklerini çocuklarından bile saklamak zorunda oluşları, dizinin teknolojiden çok aksiyona ve drama sırtını yaslaması, Keri Russell ile Matthew Rhys'ın arasındaki uyum, flashbackler, 80'ler ruhunu iyi yansıtan müzikler ve atmosfer, diğer karakterlerin getirdiği incelikler ve sürprizlere açık bir kurgusunun oluşu, The Americans'ın Homeland kadar çok izlenmesi dileğini getiriyor beraberinde. Eğer -özellikle Ruslara karşı- hep böyle istikrarlı bir bakış açısıyla ilerlerse, çok sağlam bir diziye dönüşecektir. Emmy'lerde hakkı yenen Keri Russell'ın hakkını en azından izleyiciler versin. İlk sezonun ardından ikinci sezon onayını çoktan aldı.
Orphan Black
Daha çok klonlarla ilgili bir bilim kurgu dizisi olarak lanse edilen Orphan Black, gücünü Tatiana Maslany'nin çok başarılı oyunculuğundan ve klonların dramatik öykülerinden alıyor esas olarak. Zor şartlarda yaşayan ve başı beladan kurtulmayan punk Sarah, bir gün kendisiyle tıpatıp aynı görüntüde bir kadının kendini trenin önüne atmasına tanık oluyor ve olaylar gelişiyor, şeklinde özetlenebilir Orphan Black. Sarah'nın, peşindeki belalısından kaçmak için gözünün önünde intihar eden polis dedektifi olan klonu Beth'in yerine geçerek onun hayatını "ödünç alması" ve daha başka birçok klonunun olduğunu öğrenmesiyle aksiyon tavan yapıyor ve aynı zamanda müthiş bir karakter gelişimine tanık oluyoruz. Banliyö annesi Alison, bilim insanı Cosima, psikopat Helena derken kendi başındaki belalarla klon sorunları arasında bocalıyor Sarah.
Özellikle dikkat edilmesi gereken sahneler, klonların zaman zaman birbirlerinin yerine geçip diğer klon gibi davranmaya çalıştığı bölümler. Kulağa klasik gibi gelse de çok eğlenceli ve yaratıcı bir şekilde işleniyor bu sahneler dizide. Klon olmalarına rağmen hepsi birbirinden farklı kişiliklere sahip ve olaylar karşısındaki tavırlarının farklılığı diziyi enteresan kılan asıl unsur olarak da görülebilir. Beth'in kılığına giren Sarah, Sarah'nın kılığına giren Alison, Beth ve Sarah'nın kılığına giren Helena'yı izlerken bir oyuncunun sınırlarının dışına çıkarak oyunculuğun nerelere gidebileceğini görüyoruz. Tatiana Maslany'nin örneğin Sarah'ymış gibi yapan Alison'da, Alison'ın tavırlarından bir şey yitirmeden Sarah olarak rol yapmasını izlemek çok keyifli. Beth kılığında gizlice polis merkezine gelen psikopat Helena'nın da aslında Beth değil, Beth gibi görünen Helena olduğunu hiç zorlanmadan görebiliyoruz izleyiciler olarak. Birçok oyuncunun bunu başarabilmesi çok zorken, dizi sırf bilimkurgu imajında diye oyunculuğu es geçilenlerden biri oluyor Tatiana Maslany ödül törenlerinde.(Nolmuş Özgü Namal'a benziyorsa yani :p) Bu ödülleri çok önemsemeseniz bile keşke demeden geçemiyorsunuz. Ayrıca hiçbir klonun dizideki yerinin garanti olmadığını ve her an her şeyin gerçekleşebileceğini de belirteyim.
Orphan Black gereksiz mantık hatalarına sapmazsa, temposu aynı bu hızda ilerlerse ve karakterlerin gelişimini ön plana çıkarmaya devam ederse kült haline gelecektir kısa zamanda. Kadın karakter odaklı dizileri hala mumla aradığımız düşünüldüğünde, Orphan Black'in yerinin ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
... devam edebilir de etmeyebilir de...

2 yorum:
beni orphan black'ten haberdar ettiğin için teşekkürü borç bilirim, 4 günde tüm bölümleri yalanıp yutuldu bizim hanede :) ne şahane diziymiş, tatiana maslany de ne şahane oyuncuymuş.
senin de beğenmene sevindim ve beğendiğine hiç şaşırmadım :) şimdi ise aylarca bekleme sezonu ./
Yorum Gönder