Deux Jours, Une Nuit
Dardenne'ler Marion Cotillard'la film çekiyor ve biz de koşarak geliyoruz. Filmlerinde ünlü oyuncuları pek kullanmamayı tercih eden yönetmen kardeşler, bu kez sırf ünlü bir oyuncuyu başrole aldılar diye çizgilerinden taviz vermemişler ve yine sosyal adaletsizliğin neden olduğu can sıkıcı bir durumla karşı karşıya kalan karakterlerinin hikayesinde gözlemci tavırlarını korumuşlar. Yine de, filmin konusu ve Sandra'nın maruz kaldığı durum biraz zorlama bir konu seçildiğini düşündürmüyor değil. Sandra iş arkadaşlarının onayıyla ya işe devam edecek ya da işten atılacak. Sandra'nın iş arkadaşlarının verdiği tepkileri görünce, aslında Dardenne Kardeşlerin az bile söylediğini, bizim buralarda olsa kimsenin Sandra'nın gözünün yaşına bakmayacağının ve herkesin kendi menfaatlerini tercih edeceğinin bariz olduğunu düşündüm ister istemez. Sandra'nın filmde günah keçisi olarak kullanılmaması da, Avrupalıların insan hayatındaki refahı göz ardı etmemelerinin bir göstergesi belki de. Bu filmi Trier yönetseydi sonuç çok başka olurdu (iyi ki yönetmemiş, neyse o konuya hiç girmeyelim!) İş arkadaşlarının tek tek kapısını çalarken, aslında birileri için değerli olduğunu hissetmenin peşinde Sandra çünkü bu sistemde bireylerin varlığı hiçbir şekilde önemsenmiyor.
Boyhood
Boyhood'u filmden ziyade belgesel olarak gördüm. Richard Linklater'ın 12 yılda, oyuncuların yaşlarıyla eşzamanlı çektiği filminin başyapıt olduğunu düşünmesem de, Linklater'ın bu adanmışlığının her şeyin daha da çerezlik bir ürüncüğe dönüştüğü bir dünyada saygı duyulması gereken bir durum olduğunu düşünüyorum. Elbette 12-13 senede çekilen bir filmden daha özgün bir kurgu bekliyor insan, ailenin hikayesini geçtim. 12 yılda çekilmesinin dışında, konu itibariyle herhangi bir Amerikan bağımsızından pek farkı yok. Ödül sezonunda, 12 yılda çekildiği için aday göstermezsek ayıp olur mantığının hakim olduğu da aşikar.
Linklater aslında bildiğimiz gibi: karakter ve diyalog ağırlıklı sahneler geçidi var Boyhood'da da. Önceki filmlerindeki diyalogların çarpıcılığını aradım yine de. Yalnızca hayatın içinden kesitler izlediğimiz hissi yetmiyor. Hisleri epey ön plana çıkarırken gerçekçi ve dürüst tavrını koruyor ve belki de önemli olan budur diyelim.
Blind
Norveç'ten ajitasyonsuz bir körlük filmi izleceyeceğimiz belliydi zaten. Böyle bir durumda yaratılan mizah ise pek tahmin edemeyeceğimiz bir durum. Bir anda görme yeteneğini yitiren bir kadının evden dışarı adım atmak istemeyişi, görememenin yarattığı korkular, eşiyle yaşadığı uyum sorunları Ingrid'in hayal dünyasına ve hayal dünyasında şekillendirdiği yazılarına daha da çok sarılmasına neden oluyor. Ingrid ve mimar eşinin dışında Elin ve Einar adlı iki yalnız karakterin öyküleri de paralel olarak anlatılırken, bir süre sonra her birinin yaşamlarının iç içe geçtiği absürd durumlar izlemeye başlıyoruz. Bu noktadan sonra, psikolojik atmosferin yerini gerçeklik algımızla oynayan absürdlükler komedisi alıyor. Reprise ve Oslo 31st August'un senaryolarıyla adından söz ettiren Eskil Vogt'un ilk yönetmenlik denemesindeki bu tercihi izleyici olarak kişisel bir tercihim olmasa bile, beyazperdede çoğu kez karşımıza çıkan körlüğün yarattığı dramatik durumlar yerine ana karakterin sosyal fobilerinin gülünç durumlara yansıtılması hoşuma gitti.
Frank
Bir başka absürdlükler diyarı var sırada. Birbirinden itici karakterlere sahip olduğu kesin olsa da, mizah anlayışına, deliliğine, tuhaflığına ve akıllara zarar müziklerine bayıldım. Frank'in, "Ya sev, ya nefret et" tarzıyla yaklaşacağınız filmlerden biri olduğu ilk bakışta anlaşılıyor. Bir filmden ziyade tuhaf bir deneyim diye adlandırılabilecekler kategorisine giriyor. Tüm geyiğine rağmen karanlık ve hüzünlü bir tona sahip olması, bir kaybeden filmi olması, Fassbender'ın ne kadar başarılı bir oyuncu olduğunu zilyonuncu kez göstermesi - filme katkısı yadsınamayacak derecede önemli- Frank'i izlediğim en güzel saçma sapan film haline getiriyor. 2014'te en sevdiğim filmler listemde büyük ihtimalle ilk 5'e girecek.
Tracks
İnsanlardan kaçıp doğaya sığınan karakterleri anlatan hikayelere olan sevgim hiç bitmeyecek. Çöle giden yalnız kadının amacı hayatın anlamını bulmak falan değil; hiç değilse benzer filmlerdeki gibi sürekli gözümüze sokulmuyor bu tema. Robyn'in derdi belki de sadece yalnız kalmak. Yer yer fazla olaysız geçen filmin benim açımdan bir başka önemli yanı, yüzeysel ve yapmacık turizm anlayışını gerzek turistlerin varlığıyla ve insanların doğada-çölde yalnız bir kadın gördükleri zaman verdikleri tepkilerle vurgulamasıydı. Mia Wasikowska'ya da ilk kez bu kadar ısındım.
Dabba
Bir Hollywood masalına dönüşecekmiş gibi dursa da, iletişimsizliğe, insanlar arasındaki kopukluğa ve cinsiyet ayrımcılığına odaklanması açısından değerli bir film. Mektuplarla yakınlaşan iki insanın hayatlarını vasat bir aşk-yakınlaşma öyküsü tarzında değil, bir toplum panoraması sergileyerek veriyor. İki karakterin kendi yaşamlarına yabancılaşması ve hayatlarına bir anlam verme çabası üzerinden ilerliyor mektuplar. Bir kendini iyi hisset filminden beklediklerinizin fazlasını veren Sefertası'nda oyunculuklar,görsellik ve yiyeceklerin varlığının da önemli bir yer tuttuğunu söylememe gerek yoktur herhalde. Hindistan'dan buna benzer daha çok film izlemek dileğiyle.
2014 Film Güncesi 1


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder