Çarşamba, Şubat 20, 2008

Sabahattin Ali Külliyatı

Sabahattin Ali kitaplarının büyük bir kısmını okumuş bulunmaktayım ve biçeminden, temalarından ve karakterlerinden gördüğüm kadarıyla şuna karar verdim: Okuduğum en içten yazar. Hiç lafı dolandırmayan, derin bir üslup tutturacağım diye kasvetli olmayan, buna karşın topluma karşı olan karamsarlığını da elden bırakmayan, aynı zamanda hem eleştirel hem hoşgörülü bir şekilde karakterlerini betimleyen, hüznü melodrama dönüştürmeyen bir yazar olduğu için seviyorum onu.

Kürk Mantolu Madonna'da göklere çıkarılan ve içinde bir parça soyutluk da barındıran aşk, İçimizdeki Şeytan'da daha farklı bir biçimde irdeleniyor. Çevrelerindeki insanların yüzeyselliklerinden, inatçı muhafazakarlıklarından, ikiyüzlülüklerinden bunalan iki insan önce birbirlerini buldukları için seviniyorlar. Zaman geçtikçe aslında birbirlerinden çok farklı olduklarını görerek hayal kırıklığına uğrarken bir türlü iletişim kuramıyorlar gerçek anlamda. Macide ve Ömer karakterlerinin iç seslerine ve aslında içlerinden neler geçtiğine odaklanan Sabahattin Ali, roman ilerledikçe kadından yana taraf oluyor açık şekilde. Ömer'in ilk baştaki tumturaklı ve kendinden emin konuşmasından eser kalmıyor, zaman geçtikçe aslında ne denli zayıf karakterli ve iradesiz olduğunu görerek şaşırıyor Macide de okuyucu da. Ömer'in iç seslerinden incir çekirdeğini doldurmayan kimi gündelik olayları kafasına taktığını, Macide'ye karşı sürekli bir kuruntu içinde olduğunu görüyoruz. Macide'nin iç seslerinden de karşısındakine karşı hisettiği kuşku görülürken, kendi hayatını kurma konusunda bocaladığını görüyoruz. Her ikisinde de aslında "kendini bulamama" hissiyatı mevcut kitaptaki her cümlede. Çevrelerindeki diğer insanların, özellikle aydın görünen kesimin ikiyüzlülüğü de yeriliyor ayrıca romanda.

Kuyucaklı Yusuf'taki aşk daha naif, daha kırılgan olmakla beraber taşralı bakış açısı irdeleniyor bu kez. Kimi yazarların kolaylıkla melodrama dönüştürebilecekleri Kuyucaklı Yusuf romanı, Sabahattin Ali'nin anlatımıyla yalnızca sözcüklere değil, satır aralarına da sinen bıçak gibi bir hüzünle kaplı. Toplum eleştirisi de gözden kaçmıyor romanda, üst sınıfla alt sınıf arasındaki sömürü ilişkisi, menfaatçilik, despotluk en yalın haliyle anlatılıyor.

Değirmen kitabındaki öykülerin hepsi birbirinden güzel ve her biri koskoca romanlardan daha sarsıcı bir etkiye sahip diyebilirim en basit tabirle. İlk bölümdeki öykülerde "imkansız aşk" ve "insan sevgisi" konu ediliyor. Kırlangıçlar, Viyolonsel, Değirmen öykülerini unutabileceğimi sanmıyorum. İkinci bölümdeki öykülerde toplumsal sınıflarla ilgili öyküler var daha çok. Gemici Hikayesi ayaklanan gemicileri konu ederken, Orman Hikayesi ormanların betonlaştırılmasına bir ağıt. Kazlar ve Bir Firar öyküleri ise adaletsizlikle ilgili. Üçüncü bölümde yer alan Bir Siyah Fanila'da kaymakamlığı bırakıp kafasına göre takılmayı seçen bir adamın trajikomik öyküsü var. Son hikaye Komik-i Şehir ise en hüzünlüleri arasında yer alıyor. Sirk müdürü ile güzel çalışanı arasındaki sevginin Kuyucaklı Yusuf'takine benzer biçimde toplumun elinde nasıl oyuncak olduğunu görünce içi burkuluyor insanın. En çok dikkatimi çeken öykülerinden biri ise Birdenbire Sönen Kandilin hikayesi oldu. Kitaptaki diğer öykülerden farklı biçimde, ürkütücü ve tekinsiz bir öykü oluşu ister istemez Poe'yu getirdi aklıma. Bu öyküyü Poe'nun öyküleri arasında görsem hiç şaşırmazdım açıkçası.

Öykülerinin genelinde sürpriz sonların oluşu da kitabı daha sarsıcı hale getiriyor. Bunun yanında karakterlerinin çoğunda topluma uyum sağlayamama, yalnızlık ve melankoli duyguları hakim. Sabahattin Ali'nin kitaplarını bitirdikten sonra, acaba her yazdığı öyküye kendi ruhundan bir parça üfledi mi diye merak ediyor insan.

5 yorum:

Unknown dedi ki...

Sabahattin Ali'den sadece Kuyucaklı Yusuf'u okudum.Ama çok beğendiğim, bir solukta bitirdiğim bir kitap olmuştu.
Diğer kitaplarını da okumalıyım anlaşılan.
En çok "Değirmen" kitabını merak ettim.Umarım ben de sizin gibi beğenirim :)

nurvenur dedi ki...

Ben de su anda Sabahattin Ali'den Sırca Kosk adli hikaye kitabini okuyorum. Bazi oykuler cok siyasi, bazi oykuler de sadece aniya ve gozleme dayali. Muthis bir kurgu yok. O yuzden Sabahattin Ali'nin oykuculugunden kuskulanmistim. Ama senin Degirmen kitabi uzerine ovgulerin, kitabi merak etmeme sebep oldu. Turkiye'den alinacaklar listeme ekledim bile.

Sera dedi ki...

vişne ağacı: kısa öykülere pek sıcak bakan biri olmadığım halde, Değirmen'deki öyküleri çok sevdim. daha çok uzun öyküleri -nam ı diğer romanları- seviyorum aslında.

nurvenur: Sırça Köşk'ü okumadım ama Değirmen'den hayal kırıklığına uğrayacağını sanmıyorum. Gerçi sadece ben de beğenmiş olabilirim Değirmen'i. Okursan ne yorum yapacaksın merak ediyorum.

Unknown dedi ki...

:-) merhaba, Sabahattin Ali severi olarak sormuşsun bana onu neden sevmediğimi. bloğumda yazdım nedenini. ama külliyatını okusaydım senin gibi, sanırım beğenirdim edebi açıdan yazarlığını. Çok güzel bir yazı olmuş, açıklayıcı ve bilgilendirici.teşekkürler.
sevgiler...

Sera dedi ki...

merhaba, kitaplarını okusan seversin büyük ihtimalle. yazımı beğenip yorum bıraktığın için teşekkürler :)