
The Nines
The Nines oldukça özgün bir film. Bir de baş oyuncu olarak Ryan Reynolds seçilmeseymiş daha çok insanı kendisine çekeceği kesinmiş. Esasında üç ayrı hikayeye, hatta finalinde sonsuz hikayelere bölünen filmin ilk bölümündeki "boş kafa Amerikalı" rolüne cuk oturuyor. Ev hapsi cezasına çarptırılan dandik bir tv aktörünün olduğu ve bir parça da gizem havası veren ilk bölümün ardından, filmin yazarı ve yönetmeninin kendi hayatından da kesitler taşıyan ikinci bölüme geçiliyor. İkinci bölümde yapımcılar, yazarlar, oyuncular arasındaki perde arkası diyebileceğimiz ilişkiler, anlaşma çabaları, yazarların ya da yönetmenlerin umutsuzca kendilerinden taviz vermeme çabaları anlatılıyor. Filmin en sıkıcı bölümü burasıydı bence. En gerçekçi bölümü de bu bölümdü aynı zamanda. Üçüncü bölümde bir bilgisayar oyunu tasarımcısının ormanda eşi ve çocuğuyla kaybolması ve karşısına yine çıkan sarışın kadın aracılığıyla "gerçeği" bulması anlatılıyor. Sonsuz hayat seçenekleriyle filmin finali bazılarını tatmin etmeyebilir ama o final olmasaydı kendi açımdan filmi boşuna izlemişim diyecektim.
Filmin üçüncü bölümü favorim diyebilirim sonuç olarak. Her üç hikayenin de birbiriyle kesiştiği anlar var. Üç ana karakter de her seferinde farklı rollerle karşımıza çıkıyorlar. Oyunculardan özellikle Melissa McCarthy filmin en iyisiydi diye düşünüyorum. Kendisi Gilmore Girls dizisinde oynuyormuş ve filmin ikinci bölümünde bu diziye göndermeler yapılıyor. Yönetmen John August, Big Fish, Corpse Bride ve Charlie and The Chocolate Factory'nin de senaristi olunca enteresan işler bekleyebileceğimiz kanaatine varabiliriz kendisinden. Sinir bozucu da bulabilirsiniz filmi, farklı bir sinema yolculuğu gözüyle de bakabilirsiniz.

Good Night
Elde çarçur edilmiş enteresan bir hikaye var. Her gece yattığında rüyasına kaldığı yerden devam eden, rüyasında gördüğü ilham perisiyle "gerçek dünyada" da karşılaşan, sıkıcı bir işi, iticiliklerden iticilik beğenen Gwyneth Paltrow'un oynadığı sıkıcı bir kız arkadaşı olan eski bir müzisyenin hikayesi (Martin Freeman). Rüya kızı olarak Penelope Cruz da yönetmenin yüzeysel karakter anlatımından nasibini alırken, demin de söylediğim gibi filmin en itici iki karakterinden biri kız arkadaş rolündeki Gwyneth, diğeri eski grubunun megaloman ve içi boş vokalistini oynayan Simon Pegg. Simon Pegg'i itici bulamıyorum istesem de. Aklıma Shaun of The Dead ve Hot Fuzz'daki süper eğlenceli ve alaycı halleri geliyor, kendimi tutuyorum. Filmin yönetmeni de Gwyneth'in erkek kardeşi Jake Paltrow. (Ailece fethedelim Holivud'u. Heeeyt!). Rüya kontrolü, rüyaların gizemi, rüyalar alemi konusu deyince aklıma Michel Gondry falan geliyor, beklentilerim yükseliyor. Bu kadar oyuncu filmin rüya ikilemine tav olmuş olsa gerek.

Chop Shop
Adı gibi sade, çocuk işçiler gibi hüzünlü, arka sokaklar gibi kasvetli.
Bağımsız film kontenjanından yalın bir anlatımının olması filmi daha da gerçekçi yapıyor beklendiği üzere. Şahane sürükleyici bir harika çocuk öyküsü değil bu. Arka sokaklardan ve tıkılıp kaldıkları sanayi bölgesinden bir şekilde "yırtmaya" çalışan iki kardeşin hikayesinde bir parça belgesel tadı da var. Sömürücü bir istismar öyküsü de değil. Cilalı değil mütevazi. Başyapıt beklentisine de gerek görmüyor, "ben buyum" diyor.
2 yorum:
Evet beklenen The Nines yazısı geldi.Ve başlıkları güzelce ortaya koymuşsun; bu da, bana ışık oldu.Şimdi kafamdakileri toparlayıp filmin günlük hayattaki ve modern çağla ilgili ortaya koydukları üzerine yazmaya...Ben filmin güzel bir film olduğu tarafındayım;ve müziklerini de atlamamak gerekir diye düşünüyorum:))
kimisi çok sevmiş, kimisi hiç beğenmemiş Nines'ı. senden de yazı bekliyorum bununla ilgili. :))
Yorum Gönder