Pazartesi, Ocak 18, 2010

Ejderha Dövmeli Kız


Bir adamın nefretini kazanmanız için kadın olmanız yeterlidir. Bana bir tane kadın gösterin ki, hayatı boyunca bir kez olsun, sırf kadın olduğu için aşağılanmamış, küçümsenmemiş, ezilmemiş ya da ezilmeye çalışılmamış olsun. Bunları yazmamın nedeni, orijinal adı "Man Who Hates Woman" (Kadınlardan Nefret Eden Adam) olan bir kitabın uluslararası basımında "Ejderha Dövmeli Kız" adının kullanılması. Özgün adı korunsaydı, çok daha anlam ifade edebilirdi bu baş döndürücü kitapta gerçekleşen olaylar. Ejderha dövmeli kızın müsebbibini kitabın yarısından sonra görebiliyoruz ancak.

Stieg Larsson'ın ölmeden önce üçleme şeklinde yazdığı, yakınlarına söylediğine göre aslında 10 kitaplık bir seri olarak yazmayı planladığı serinin ilk romanı sürükleyici bir seri katil hikayesi, daha fazlası değil. Okurken kitaba ilişkin reklamlara ve bu kadar büyütülmesine kanmamak gerekeceğini bir kez daha anlayabileceğimiz bir"uluslararası best seller". O nevi şahsına münhasır kadın karakter Lisbeth Salander olmasa sonunu zor getirirdim, özellikle gazetecilerle kapitalist ekonomistler ve büyük şirketlerin perde arkasının anlatıldığı kısımları gereksiz buldum. İsveç'in kuzeyinde küçük bir kasabada zengin bir adamın özel bir işini kabul eden gazeteci Mikail Blomkvist'in kendi işinden kaynaklanan sorunlarla araştırdığı kayıp kız ve müphem geçmiş öyküsü ilgi çekici fakat daha fazlasını bekliyorsunuz bu kadar övülen bir kitaptan. Lisbeth Salander'la Blomkvist'in öyküsü paralel ilerlerken, tıpkı Adam Fawer ve benzerlerinin romanlarında olduğu gibi, ikisinin yollarının kesişeceğini görebiliyorsunuz. Seri katiller ve şüpheli zengin ailelerin perde arkasını bir gazeteci mantığıyla okuyoruz kitapta fakat daha fazlasını göremiyoruz.

3 yorum:

Çavlan dedi ki...

Daha dün gece filmini izledim. Film çok güzeldi, ama bir seri katil filmiydi, daha fazlası değil, sanırım biraz çok şey bekliyordum ben de. Heveslenip kitabının da siparişini vermiştim, yazını okuyunca okumasam mı diye düşünmeye başladım... Ama sanki "gece uykuya dalmadan 30 dakika kafa dağıtıcı" kitap olarak çok iyi gider gibi?

selen dedi ki...

Ben kitabi bir-iki ay once okudum. Thriller turunu sevdigim icin mi bilemiyorum, vuruldum kitaba. Elimden birakamamistim. Larsson'un kurguladigi kadin karakterini begendigimi itiraf etmeliyim. Hele hele kendisine guardian'lik eden avukattan intikam aldigi sayfalari neredeyse icimin yaglari eriyerek okudum. Bir de olayin Isvecte gecmesi, yazarin kimi bolum basliklarindan once yazdigi Isvecteki kadin olumlerine dair notlar da hosuma gitti. Sonucta Isvec avrupanin en demokratik, esitlikci, liberal sosyal devleti imajina sahip. Kadinlar her yerde olduruluyor, alin size en medenilerden birisi gibi bir mesaj aldim ben o kucuk notlardan. Bir de tabi, super zeki, uber yakisikli, her kosuldan basariliyla kurtulan bir erkek gazeteci/dedektif karakteri olmamasi, Blomkvist'in de normal zekaya sahip, sadece arastirma yapmayi bilen basarili bir gazeteci olarak kurgulanmasini begendim. Salander olmasa o isi kotaramayacagi gun gibi asikar bir gazeteci. Yani Larsson'in kadin karakterine erkegin yardimcisi rolunu vermek yerine onu erkek karakterle esit zeka ve guce sahip kurgulamasini begendim. Bir de ask hikayesini ince ince dokumasini cok ama cok sevdim. Yani kitabin sonlarina dogru ortaya cikan ve simdilik tek tarafli oldugunu gordugumuz ask asla hikayenin gizeminin onune gecmiyor. Velhasil, ben kitabi cok begendim :) Simdi serinin ikinci kitabini siparis ettim. Heyecanla bekliyorum :)

Sera dedi ki...

Çavlan: Filminden kitabı okuduktan sonra haberim oldu. Filmden kareleri araştırdım hemen ve Lisbeth Salander'ı oynayan oyuncuyu yakıştıramadım kafamdaki imgeye. İyi bir oyuncu olup olmadığını bilmem, filmi de izlemedim ama sanki daha genç biri oynamalıymış.
Kitap kafa dağıtma işlevini ziyadesiyle görür. Filmi sevdiysen kitabı da elinden bırakamazsın orası kesin. Ama insan daha farklı bir şeyler bekliyor evet.

ZSA: Lisbeth'in intikam yöntemleri ve zor durumlardan sıyrılma becerisi, zekası ve anoreksik betimlenmesine karşın bariz olan karizması şahane özelliklerdi. Olasılıksız'ın Nava'sına benzettim biraz. Orda da kadın karakter durumu kurtarıyordu pek çok bölümde. Blomkvist gibi karizmatik araştırmacı kişiliklere de her zaman açığımdır ama roman ve kurgu olarak daha farklı bir şeyler bekliyordum. İsveç gibi gelişmiş bir ülkeye içeriden bakış olayı da dediğin gibi şaşırtıcıydı ama daha fazla açılabilirdi o konu sanki. Belki devam kitaplarında görürüz.:)