Sherlock Holmes, Hercule Poirot, Mösyö Dupin, Miss Marple gibi aklınıza gelebilecek birçok dedektif hikayesine karşı yakınlık duymakta olduğundan bu bünye, büyük bir keyifle izler mi Guy Ritchie'nin Sherlock Holmes'ünü? İzler. Sherlock Holmes ile Dr. Watson arasındaki iğneleyici diyalogları izlerken kendi kendine eğlenir ve perendeler atar mı yerinde? Eğlenir ve perendeler atar. Filmin kurgusundan, atmosferinden ve bir aksiyon yıldızı olarak Robert Downey Jr'ı, -pardon Sherlock Holmes'ü demek istemiştim!- izlemek sonuç olarak eğlenceli bir deneyim mi olmuştur? Ona da evet. Peki film bittikten sonra ve bu satırları yazarken, yine bahsi geçen bu bünyede bir iz bıraktığı gözlenmiş midir aksiyon yıldızı-takıntılı dedektif portresinin? Hayır. Downey Jr ile Jude Law arasındaki kimya da pek bi kıvamındadır ve ille de bir dişli kadın karakter olsun da çamurdan olsun diye eklenen Irene Adler'ı canlandıran Rachel McAdams'a rağmen filmdeki karakter çalışması da beğenilmiştir. Rachel McAdams gerçekten iyi bir seçim midir bu rol için? Ya da şöyle söyleyim; mutlaka bir kadına karşı yakınlık duyması mı gerekir aksiyon filmi karakterlerinin? Öyle olması gerekmediğini anlamak için Kaptan Jack Sparrow'un maceraları kanıt olarak izlenebilir. Orada da Orlando Bloom-Keira Knightley sıkıntısı estiriyorlardı gerçi ama konumuz bu değil. Sahi bir de Sherlock Holmes mutlaka dövüşmek zorundadır tabi, o kadar izleyiciyi sinemaya çekeceksin vs.Yeni bir Karayip Korsanları hit serisi havası estirme babında devam filmine de ışık yakılmış. Üstelik de Brad Pitt oynayacakmış yeni filmin kötü adamı Moriarty'yi. "Yaşasın oyuncu kimyası" naraları atan Hollywood yapımcılarını durdurabilene aşk olsun. Tabii ki seviyorum ben de oyuncu kimyalarını, keyifli film izleme dakikalarını fakat bir iz bırakmayan, Guy Ritchie'nin filmografisinde de bence övgüleri oldukça abartılan bir film Sherlock Holmes. Snatch gibisi yok diyeceğim işte yine. Sherlock Holmes'ün maceralarını okuyalı baya oldu ve kitapların tıpatıp aynısı beklentisine kapılmamayı da uzun bir süre önce öğrendim film versiyonları söz konusu olduğunda, ayrıca aksiyon içerikli filmlerden çok büyük orijinallikler de beklemiyorum ama işin içine Sherlock Holmes girince "daha farklı olmalıydı" dediğimiz o izleyici kaprisi söz konusu oluyor mutlaka.
Holmes ile Watson değil de House ile Wilson izlediğim hissine filmin birçok dakikasında kapılan tek kişi de büyük ihtimalle ben değilimdir. House karakterinin Holmes'den esinlenilerek ortaya çıktığını bilmeme rağmen şaşırtıcı oldu bu durum.
6 yorum:
Bir ağabey çok övmüştü filmi ve ben temkinli durmuştum.
Snatch gibisi yok demişsin... Kadın oyuncular konusunda bir takıntım da olmadığına göre; film oturmuştur akılda bir yere:) Çok aydınlatıcı bir yazıydı yine... Eğlenerek ve beklentileri yüksek tutmayarak izleyeciğiz artık, çünkü rehber elimizde:))
Rehber olayım diye bir iddiam yok ve bolca da saçmaladım ama sağol :))
Kadın karakter takıntım vardır benim aslında. Bazı filmler, ki bazıları en sevdiklerim arasında olmasına rağmen, sağlam bir kadın karakter eksikliği hissedilebiliyor ve Sherlock Holmes de o konuda beklediğimi veremedi.
lütfen beni bağışlayın, buraya yorum olsun diye başladığım bir yazıyı daha sonra kendime ait kıldığım için...
http://verbumnonfacta.blogspot.com/2010/02/sherlock-holmes-2009.html
yine de yazılanlara bir 'zeyl' olsun diye: "filmi görenlerin diline doladıkları en önemli bahis dr. watson ve sherlock holmes arasındaki kıskançlık ile rekabet arasında paranteze alınmış duygu halleri. oysa guy ritchie’ nin yaptığı asıl devrim bu sayılmalı. çünkü sherlock holmes maceralarının latan eşcinsellik içerdiği neredeyse polisiyeye dair her incelemenin uğrak yerlerinden biridir. bunu sherlock holmes’ un kadınlardan uzak duruşu kadar, ilgi gösterdiği tek kadının aslında ulaşamayacağı, beraber olamayacağı bir suçlu olan irene adler oluşundan da anlamak mümkün. bu, bir manada dönemin muhafazakar okuyucusu için uydurulmuş bir kılıftır. (neden bilmem hakkında eşcinsel imaları çıkar çıkmaz yeni kız arkadaşarıyla kameralara yakalanan ünlüler geçidi geliyor aklıma)"
Eşcinsel altmetinlerin dikkat çekmemesi zor günümüzde. Sir Arthur Conan Doyle gerçekten böyle bir altmetine çaktırmadan gönderme yaptı mı yoksa bu günümüz insanının sıkıntıdan kendince yorumladığı bir husus mu bilemeyeceğiz hiç sanırım :)
Benim de dikkatimi çeken, dedektiflerin çoğunun özel hayatı pek olmaması. Kadınlara karşı düşkünlüğü olan noir dedektiflerinde bile istikrarlı bir ilişki göremiyoruz. Ayrı bir tartışma konusu tabi :)
tek oluş onları araştırmaya itmiş:)
iyi ki öyle olmuş :)
Yorum Gönder