Çarşamba, Şubat 17, 2010

İzlemesem de olurmuş

Yüzüklerin Efendisi efsanesini görselliğe muazzam bir şekilde döken bir yönetmenin kendini harcamasını görmek üzücü. The Lovely Bones'dan pek bir beklentim yoktu. Başıma gelecekleri de biliyordum aslında. Alice Sebold'un romanını bile sonuna kadar okuyamamıştım çünkü romanda pek bir şey görememiştim bolca betimlemeden ve ezici bir dramdan başka. Kitabı sevenleri anlayabilirim ama filme harika diyenleri anlamam mümkün değil. Peter Jackson'ın filminde öldürülen genç kızın ardından yaşanan aile dramı, genç kızın ruhunun arafta kalması ve intikam hisleri, "bir katilin anatomisi" şeklinde ilerleyen bir hikaye görüyoruz. Katil sanki filmin ana karakteri ve akıbeti o kadar sinir bozucu ki tırnaklarınızı yiyebilirsiniz. Anne-babayı acı çekerlerken görüyoruz sürekli ama annenin evini terk edip gidişindeki nedenleri göremiyoruz mesela. Ne de babanın intikamla yoluna devam etme arasındaki bocalayışı ile ilgi çekici bir karakter olması beklenen büyükanne karakterinin can sıkıcılığından başka bir şey. Fantastik unsurların ve cennet-araf görüntülerinin de photoshop efekti vermekten öteye gidemediğini görmek, kitabın en azından bana göre tek güçlü kısmının filme yansıyamadığını görmek daha da üzücü. Peter Jackson'ın Yüzüklerin Efendisi dışındaki işlerini de mutlaka görmeliyim diyorsanız, Heavenly Creatures izleyin daha iyi. Oyuncuların filmin eziciliğinde kaybolduğunu görmezsiniz en azından.

Up In The Air için küresel ekonomik krizin Hollywood'a yansıyış şekillerinden biri diyebiliriz. Bu filmle ilgili düşüncelerimi twittera dökmüştüm izler izlemez ve yılın en abartılmış filmi diyebilirim direkt olarak. İnsanlara kovulduklarını söyleme şeklinde tarif edilecek bir işe sahip, aile ve sevgi gibi kavramlara sahip olmayan George Clooney ile işe yeni giren ve "internet aracılığıyla insanlara kovulduklarını söylesek daha masrafsız" olur şeklindeki yeniyetme görüşünü şirkete satan genç kadın Anna Kendrick ile arada Clooney'le "aşk" yaşayan Vera Farmiga filmin karakterleri. Filmde oyunculuk namına gerçekten hiçbir şey yok ve özellikle Anna Kendrick öyle yapmacık ki ve Vera Farmiga öylesine "sadece güzel" ki, her ikisinin de oscar adaylığını kapması başka oyunculara yapılan en büyük haksızlıklardan biri. Sunshine Cleaning'le Amy Adams, Inglourious Basterds'la Melanie Laurent, hatta pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim Diane Kruger'ın oyunculuğu bile başyapıt şeklinde açıklanabilir bu filmdekilerin yanında. George Clooney cuk oturmuş rolüne fakat en iyi oyunculuklarından biri hiç değil. Clooney çok nüfuzlu biri olmalı, yoksa Sam Rockwell gibi genelde bağımsız filmlerde gördüğümüz bir oyuncunun kendini hırpaladığı ve yönetmenin de aday olsun diye çok uğraştığı Moon'la yine de aday olamamasını nasıl açıklayabiliriz? Clooney karşıtı değilim ama kaşını kaldırsa aday yapıyorlar.

Filmin işsizlik-yabancılaşma-yalnızlık gibi eğildiği konular etkileyici ve düşündürücü yanları da yok değil; kendi oluşturdukları sistemle dünyayı yerle bir eden ve insanların sömürüldükçe sömürüldüğü, insana karşı bakış açısının tüketici ve robot sözcüklerinden başka kavramlarla açıklanmadığı bir ülkeyi eleştirdiği anları gibi fakat filmin finali bu temaları da yerle bir ediyor. "Sistem bu, çarklar böyle, çalış didin senin de olur bir gün. Tek gerçekliğin sevgi-ailen olsun" şeklindeki mottosu çocuk kandırmacasından başka bir şey değil. Teknolojiyle insan ilişkileri arasındaki ilişki ya da ilişkisizlik olayına da şöyle bir dokunduruyor. Bence "şöyle bir dokundurulacak" bir konu değil o ya neyse.

Taking Woodstock hippi klişeleriyle ve uyuşturucu seansı etkisi yaratmasından başka bir özelliğinin olmamasıyla yazık olmuş bir filmdir Woodstock ve 68 kuşağı adına.
Woodstock Festivali'nin nasıl düzenlendiği anlatılıyor uzun uzun ve festivalin düzenlendiği arazinin sahibi ailenin hikayesi konu ediliyor. O döneme özgü pek bir olayı yok ve gereksiz sahneler çoğunlukta. Lafı çok uzatmayacağım bu film için; filmin en iyi yanı Liev Schreiber'ın karakteri. Ang Lee'nin sevdiğim filmleri Sense and Sensibility, Ice Storm ve Crouching Tiger, Hidden Dragon. Pi'nin Yaşamı'nı uyarlayacak bir yönetmenden hala umudum var ama edebiyat uyarlamalarından çok bir şey beklememek gerektiğini öğreneli çok oldu.

2 yorum:

Porco Rosso dedi ki...

valla taking woodstock hariç diğerlerini izleme demiştim (biliyorum sevmiyorsun "ben demiştim"li cümleleri)

gerçekten en zayıf halka lovely bones. up in the air'i eleştiren enrty'im ekşide zamanın ötesinde. demek ki millet sevmiş. hayır nesini seviyorsun kardeşim.

neyse. taking woodstock başka bişey. güzel değil. kötü de değil ama. dönemi biraz yansıtsa da sanrıım biraz daha belgeselimsi birşey bekliyorduk.

olsun kötü filmler iyi filmleri fark ettiriyor. sevmek lazım yine de.

Sera dedi ki...

söz bi daha seni dinleyeceğim :) kuzen de nefret etti lovely bones'tan bu arada.
up in the air'ı belki severim diye düşünmüştüm ve ilk yarım saati de umutlu başladı ama kararsız bir film olarak devam etti. bu kadar çok sevilmesine şaşırdığım filmler listesinde yerini sabitledi.