Çarşamba, Mayıs 02, 2012

2012 Sinema Güncesi II

 The Descendants

Aslında bahsetmesem de olur dediğim bir filmdi The Descendants. George Clooney'nin oynadığı, ödül sezonunda popüler olan, sonra da bir çırpıda unutulan o balon filmlerden biri. Konu itibariyle çok kötü bir film olduğu söylenemez. Hawai'de yaşayan kapitalist bir Amerikalının aile hayatının ekseninde turizmin berbat yüzünü vurguluyor kıyısından köşesinden. Fakat üzerine bu kadar gürültü patırtı koparılacak bir film de değil The Descendants. Hani televizyonda rastlayacağınız, ailece izlenecek klasik aile filmlerinden biri gibi fakat Clooney'nin karakterinin finale doğru attığı tirad, "biz aslında şöyle yapmalıyız, değerlerimizi yitirdik" gibisinden yaptığı klasik Hollywood söylevi dışında bir sistem eleştirisi pek göremedim ben. Clooney desen gayet vasat oynuyordu.

 The Rum Diary

The Rum Diary, turizmin doğaya yaptığı eziyeti çok daha cesurca gösteren ve bildiğini okuyarak kimselere yaranmaya çalışmayan bir film. Bu açıdan Johnny Depp'in son zamanlarda oynadığı fazlaca popüler yapımlardan sonra, 90'lardaki bağımsız filmleri kadar iyi olmasa da, bir parça ilaç gibi geldiğini söyleyebilirim. Uyarlandığı roman nasıldır bilemem ama The Rum Diary'de gazeteciler ve turizmciler açısından daha gerçekçi karakterler ortaya çıkarılmış The Descendants'a göre. Bir süre sonra ne yapacağını şaşırmış kararsız bir filme dönüşse de, filmde ne pahasına olursa olsun doğru bildiğinden şaşmayan gazeteciler yok örneğin. Batılıların turizm ve kar amacıyla doğada yaptıkları tahribat da öylesine tanıdık geliyor ki, filmin diğer kusurlarını görmezden gelebiliyorum bu tavrı nedeniyle. Filmin ilk yarısı da ikinci yarısına nazaran daha eğlenceli ve komik.

Tyrannosaur

Tyrannosaur, yer yer izlemesi zor bir filme dönüşen tokat gibi bir film. Bıçak sırtı ahlaki ikilemler, kadına şiddet, intikamın sorgulanışı, sıradan insanların büyük dertleri kasvetli bir atmosferle ve etkileyici oyuncu performanslarıyla anlatılıyor. Karamsar atmosferiyle şiddet içeren konuyu çok iyi bir dengede tutturabilmesi, filmi başarılı bulmamın en önemli nedeni. Soğuk atmosferi ve içine kapanık karakterleriyle de tipik bir İngiliz filmi. En sevdiğim İngiliz filmlerinden biri diyemem belki ama Paddy Considine'ı takip etmek lazım.

 Les Geants

Stand By Me'nin ikizi sanki ama ondan biraz daha karanlık. Anneleri başlarında olmayan iki kardeş tatillerini doya doya yaşayacakları yerde uyuşturucu satıcılığı yapmaya kalkıyorlar para kazanmak için ama işler sarpa sarıyor tabii. Çocuklar o yaşta ot içip saçlarını sarıya boyatmak da dahil kendi kendilerine eğlenirlerken hayatın sertliğini de ilk elden yaşıyorlar. Kırsaldaki sahneler ve nehir manzaraları da ruhumuzu okşuyor tıpkı o şahane müzikleri gibi (ama maalesef bulamadım soundtracki.) Mesaj kaygısı gütmemesiyle de bir Avrupa filmi olduğunu hissettiriyor hemen. Göz açıp kapayana kadar bitiveriyor üstelik.

 Intouchables

Evet zıt karakterlerin komedisi bu film ve o açıdan klişe görülebilir fakat benzeri birçok film gibi samimiyetsiz bulmadım Intouchables'ı. Artık hiçbir filmde gülemiyorum. İyi komedilere rastlamak ve bir filmde kahkahalar atmak çok nadiren karşılaştığımız bir duruma dönüştü nedense. Uzun zamandır hiç bu kadar çok gülüp eğlenmemiştim hiçbir filmde, hele o klasik müzik yorumları beni benden aldı. Can sıkıcı filmlerin arasında pırlanta gibi bir film bu açıdan. Kendini iyi hisset filmlerine de fazlasıyla ihtiyacımız var samimi olmaları koşuluyla.

Monsieur Lazhar

Geçmişi acılarla dolu Cezayirli bir göçmenin Kanada'da bir okulda öğretmenlik yapmaya başlamasını anlatıyor film kabaca. Önceki öğretmenleri intihar etmiş bir sınıfta, önceki öğretmenin intiharının gölgesinde herkesin birbirine uyum sağlama çabası ince nüanslarla işleniyor. Şiddetten çok şiddetin etkileri konu alınıyor ve etkiliyor izleyeni. Hikayenin Kanada'da bir okulda geçiyor oluşu, çocukların aslında gayet rahat yaşamlarının olması, okulda gerçekleşen intiharın etkisiyle "aman çocukların psikolojisi bozulmasın, her şey ve herkes steril kalsın" modundaki okul müdürü ve diğer eğitmenlerle bu sterillik irdeleniyor. Öğrencilere tokat atmak kadar onlara dokunup sarılmak da yasak. Klasik bir kültür çatışması ve önyargı filmi olmaması önemli kılıyor filmi benim gözümde. Monsieur Lazhar'ın kendisinin de öğreneceği çok şey var çocuklardan. Les Choristes'le Entre Les Murs arasında bir yerde Monsieur Lazhar.

3 yorum:

vordven dedi ki...

Beynine sağlık.

İzlemediğim 'Les Geants' ve 'Monsieur Lazhar'ı en yakın zamanda aradan çıkartayım.

'The Rum Diary' ile alakalı etrafta dönen kötü eleştirilerin abartıldığını düşünüyorum. Filmin berduş tarafı epey keyifli bir seyirlik sunuyor. Bir süre sonra anlatılan diğer şeyler önemsiz hale geliyor. Ciddi şeylerden bahsediyor gibi görünüp aslında hiçbir şey anlatmama amacı taşıyor bence film. Bu arada, araba sahnesinde kahkahalarla güldüğümü belirteyim. Ucuz bir sahne ama öyle bir yerde patlak veriyor ki, istemsiz gülme tutuyor.

Sera dedi ki...

Sağol. İki filmi de beğenirsin büyük ihtimalle.
The Rum Diary'deki berduşluğu Fear and Loathing in Las Vegas'takinden daha çok beğendiğimi de ekleyim.

efe dedi ki...

ya işte onu demeyeydin iyiydi tam rum diary'i atlamıştım. fllv bağlantısı merak uyandırdı