KİTAPLAR
Bu ayın kitaplarının ilki aslında kasım ayında okumaya başladığım, sonrasında aralıklı okuyarak devam ettiğim John Fowles'ın Güncelerinin 2.cildi. Yazarın yaşamının ikinci yarısıyla, belli bir tanınmışlığa ulaştığı, Hollywood'dan yaka silktiği, eşiyle de sıkıntılarının ve depresyonunun arttığı dönemden günlüklerini içeriyor. İlk günlükleri kadar heyecan vermedi bana daha buhranlı olduğundan ve zaman zaman kendi tanıdıklarından ama bizim tanımadıklarımızdan da bahsettiğinden. Bu yazıyı tamamlarken günceleri okumayı henüz tamamlamamıştım. Yıl başına kadar bitirmeyi umuyorum.
Gündüz Vassaf'ın anlatıcısının kendi hikayesiyle değil de, sanat ve dünya tarihine yolculuğuna dair notlarıyla, düşünceleriyle, sorgulamalarıyla geçen cümleleriyle daha çok ilgilendim.
Murat Gülsoy'dan Bu Filmin Kötü Adamı Benim'in ana karakterinin kendini fazlasıyla belli eden bir eril bakışlı anlatıcı olması, gerçekle kurmacanın ve hayallerin fazlasıyla iç içe girdiği, deneysel kurmacasıyla öne çıkan romanını yazardan favori kitaplarımdan biri sayamayacağım ama sinematik tatlar da barındırması açısından iyiydi. Eril bakışa, "kötü adam" tavırlarına bürünen yazar anlatıcısıyla kendi hicvini getirmesi de okuru düşündürmeye aday.
Barış Bıçakçı'nın Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin adlı roman ve öykü derlemesi arasında gidip gelen tarzı, Seray Şahiner'in Vatan Millet Samatya ile yepyeni trajikomik kadın karakterler yaratırken sosyopolitik çevreye dair gözlemler yapmaktan imtina etmemesi, Fatma Nur Kaptanoğlu'nun baba travmalarıyla queer kimlik bilinci arasında gidip gelen temalara yer verdiği Babam Ev ve Yumurta Kabukları adlı pek sevdiğim novellası, Annie Ernaux'nun yazma günlüklerini içeren Karanlık Atölye'si genel olarak severek okuduğum kitaplardı bu ay. Yılın son kurmaca kitabı Kefaret'te yazarın güvenilmez anlatıcı olayını iyi kotarması şapka çıkarılası olsa da çok fazla zorba ergen karaktere yer vermesiyle ve birkaç türü birleştirirken fazla dağılmasıyla beni yoran bir romandı.
SİNEMA
Yılın son ayını güncel filmlerle geçirdim genelde. Sevdiklerim aşağıda.
The Baltimoronsİnsanı gerzek yerine koymayan Noel filmi arayışımda bu tek bir günde geçen, diyaloglu, iki karakterin yaşamlarını sorgulamalarına ve arayış süreçlerine odaklanan kendi halinde filme rastladım. Jay Duplass'in Amerikan bağımsızı havasındaki filmi komedyen olamayan eski bir komedyenle boşandığı eşinin tekrar evlenmesini hazmetmeye çalışan 45+ yaşında dişçisinin yaşamlarının özetini sunuyor bize walk and talk tarzında. Tek bir gecede iki hayatın özüne dokunuyor. Dostlukla romantizmin iç içe olması, Noel ışıkları, karlar ve makul ilerleyen yapısıyla sevgimi kazandı. Zamanla daha da değerlenecektir.
Winter in SokchoUyarlandığı kitabından daha iyi, genç kadın karakterin çelişkilerini gayet başarılı yansıtan, zengin denebilecek iç dünyasıyla dış dünyadan beklentileri arasında gidip gelmesini, genç bir insanın hayattaki arayışını kör göze parmak şeklinde işlemeyen, görsel anlatısıyla da kendini sevdiren, sakin, huzurlu ve hüznü ve travmaları abartmayan bir film. Kasabaya gelen Fransız çizerin varlığının bir amaç değil araç oluşu unutulmamış, kolaya kaçan klişe bir romansa yüz verilmemiş. Çizimlerini de animasyon şeklinde görmemiz filmin en güzel bonusu.
No Other Choice
Park Chan-Wook'un görece zayıf filmlerinden aslında. Kara mizahla sistem eleştirisi yapma biçimi, her karede yönetmenlikteki ustalığını konuşturması ve sonuna kadar şaşırtarak ekrana bağlaması takdir edilesi özellikleri. Finalin daha kafkaesk olmasını tercih ederdim. İlk dönem filmleri kadar iyi bulmadım. Decision to Leave'den daha çok sevdim öte yandan. En vasat görülebilecek Park Chan-Wook filmi bile sinematik açıdan doyurucudur diye düşünüyorum.
Sentimental ValueBergman mezarından kalkıp yeni film çekmiş gibiydi. Kızlarına pek de babalık yap(a)mayan bir babanın, ailede eksik büyüdüğünü hissetmenin, sinemaya yansıyan gerçek hayatın, en çok da kız kardeşliğin dürüstçe çekilmiş, içsel hikayesi. Joachim Trier'in en samimi filmlerinden biri. Dünyanın en şaşırtıcı işlevsiz aile filmi değil ama diyalogları, oyunculukları ve senaryodaki tercihleriyle yılın en iyilerinden. Ünlü bir yönetmen olan bir babanın sevgiyi hissedememiş kızlarının iki farklı yöndeki etkisini çok iyi yakalamış, irdelemiş. Nesiller boyu travmalar da eksik değil filmde. Aile içi iletişimsizlik hikayeleri hep kazanır gözümde. Renate Reinsve'nin karakterinin niyeyse bazı seyirciler tarafından küçümsenen yalnızlık hissi ise derinden vurdu. Film içinde film kurgusuyla da akıp gitti.
Sonsİntikam soğuk yenen bir yemektir ama ne dilediğinize dikkat edin diyen, adalet ve intikam, suç ve ceza üzerine düşündüren bir hapishane filmi. Zaman zaman bu minvaldeki çelişkileri karşımıza çıkaran yapımlardan. Klostrofobik dış atmosferle kadın gardiyan Eva'nın içine attığı acısını, ikilemlerini ve öfkesini bütünleştirmiş. Sidse Babett Knudse çok iyi. Müthiş film değil ama sıkı performans. Zaten çok severim kendisini (bkz. Borgen). En azından gardiyanın da suçlunun da sosyal arka planını görebiliyoruz. Yine de sistem eleştirisinden ziyade daha çok bir karakter ikilemleri filmi bu. Eva'nın çocuğuyla ilişki kuramaması, çocuğunun suç işlemesini engelleyememesinin yankıları ve sonuçlarına dair bir dram olduğu da söylenebilir.
Wake Up Dead Man: A Knives Out Mystery
Rian Johnson'ın cinai serisi Knives Out'ın son filmi ilk film kadar dinamik değil ama en azından ikinci filmden daha iyi. Eski usul Agatha Christie, Mary Higgins Clark, John Dickson Carr, Edgar Allan Poe romanlarından ve öykülerinden alan ilhamını iyi kullanmış. Kasaba gizemini de, şaşırtıcılık unsurunu da, kapalı mekandaki çözümsüz görünen katakulliyi de iyi işlemiş. Daniel Craig esprili karakteriyle yine tebessüm ettirirken filmin asıl yıldızı Josh O'Connor şüphesiz. Herkesten rol çalıyor ve filmi çok iyi sırtlıyor O'Connor. Twistler iyi kullanılmış. Heyecansız bulmadım. Din eleştirisi de beklemediğim bir sürprizdi. Bazı karakterler ve maalesef kendilerini canlandıran oyuncular kabız performans sergilese de tolere edilebilir.
La Ultima Azul/The Blue Trail
Brezilya yapımı filmi yılın en iyilerinden sayacağım. Filmdeki yaşlılık distopyası günümüz dünyasına da çok uzak değil. Belli bir yaşın üstündeki insanlara kayyum atanması, kolonilere gönderilmeleri, çocuklarından ve vasilerinden izinsiz hiçbir adım atamamaları trajikomik bir şekilde perdeye yansımış. Nutuk çekmeden durum tespiti yapmasının güzelliği bir yana, tüm bunlara kafa tutan orta yaş üstü bir kadının nehir boyu kaçış yolculuğunu izlemek iyi geldi. O yaştaki bir kadından beklenenlere de kafa tutan bir film olması şahane. Brezilya nehirlerinin ve doğa manzaralarının etinden sütünden faydalanmış yönetmen. Sinematografik açıdan da, senaryodaki sürprizlerle de keyifli bir seyirlik. Bir yol filmi gibi de izlenmesini ayrıca beğendiğimi eklemeliyim.
Where to Land
Hal Hartley'nin güçbela, niyeyse çok az destekle çektiği son filmi orta yaş krizindeki bir romantik komedi yönetmeninin yaşamına farklı bir yön verme çabasını, çevresindeki kadınları, trajikomik mezarcıyı ve genç sinemacıları karşımıza getiriyor. Yönetmenin en iyilerinden denemez ama özlemişim Hartley mizahını, çaktırmadan hissettirdiği duyarlılıkları. Mezarlık görevlisi olmaya karar veren adamın trajikomik maceraları olarak da devam etme potansiyelini hayal ettim.
The Snowman
Bir kedi kaybı yaşadığım dönemde bu hüznü kaçınılmaz animasyonu izlemekle iyi mi ettim bilmiyorum. Yine de iyi geldi. 25 dakikalık bir elle çizim harikuladeliği çocukların hayal gücüne hitap ettiği kadar yetişkinlere de bazı şeylerin kıymetini bilmeyi hatırlatıyor.
BELGESELLER
The Beatles Anthology
Grubun en kapsamlı belgesellerinden birini izlerken neden asla eskimediklerini, dinlerken mutlu ettiklerini bir kez daha görüyoruz. Beatlemania çılgınlığından son çatı konserine çok sayıda detaya yer veren bir yapım. John Lennon'ın isyankar ruhu, haç olayıyla 60'larda günümüzdekine benzer bir linççiliğe maruz kalması, Yoko Ono'nun "gruba adım atışı", Paul McCartney'nin patron havası, George Harrison'ın mütevazılığı ve hep kendi dünyasındaymışçasına takılması, Ringo Starr'ın keyfilikle ağırbaşlılık arasınaki havası en başından beri görülüyor. Köklü müzik gruplarındaki hem bir aile gibi olma hem de birbirlerine tahammül edememe arasında gidip geliş The Beatles'ta da var tabii. Yine de dost kalmaları, nezaketi ve saygıyı elden bırakmamaları takdir edilesi. Grup dinamiklerini en son Get Back belgeselinde alenen görmüştük sahne arkasında. Atışmalarını ve bir araya gelince nasıl döktürdüklerini de tabii. Paul McCartney'nin tekne sürerken, ateşi karıştırırken röportaj vermesi gülümsetti. Harrison'ı ve Lennon'ı özletti. Bazı şarkıların daha ilk tınısında kendimi kaybetmeye devam ettim. 8 bölüm dopdoluydu. Grup üyelerinin daha sonraki solo günlerini de görmek isterdim, ayrı bir belgesel olarak değil de bu belgeselin devamı olarak görsek daha iyi olurdu.
Grubun nasıl tanındığını, ilk 2 albümün çıkış hikayesini, ilk şöhret ve Amerika fetihlerini anlatan bir belgesel. Dişimin kovuğuna gittiğini söyleyemem. Sahne arkasını göremememiz, grubun nasıl bir bombaya dönüştüğü sonraki yıllarını, kişisel hayatla sahne hayatı ikilemlerini ele almaması hayal kırıklığı yarattı biraz. Page, Plant ve Martin'in nasıl müzik dehası olduklarını vurguluyor. Röportajlarla yaşayan efsaneleri izliyoruz, dinliyoruz da eksik bir belgesel işte bence. 1969 sonrası çok daha alengirli değil miydi grup için?
DİZİLER
The X-Files 7.Sezonun 2. Yarısı ve 8.Sezon7.sezonun 2. yarısı çok iyiydi. Ta ki Mulder gidinceye kadar. Mulder gidince tadım kaçtı. Ajan Doggett yeni Scully, Scully de yeni Mulder oluyor bu sezon. David Duchovny rolünden ve diziden bıkınca ayrılmıştı diziden. Scully'i de hamile yapmışlar. Neden diziyi bıraktığımı hatırlatan bir sezon. Kendi başına izlenebilecek gizem çözümü bölümlerinin bazıları fena sayılmaz ama onca UFOlu, komplolu, Cancer Man'li, iki ana karakterinin kişisel dramlarını da işin içine katan bölümden sonra yavan geliyor. Bu kez dizinin sonunu getirmeye çalışacağım ama tabii, kararlıyım. Gillian Anderson'ı Dana Scully olarak izlemenin keyfi bambaşka.
Pluribus 1.Sezonun Devamı ve 1.Sezon Finali
Huysuz Carol Sturka'nın dünya dışı robotik tektip varlıklarla sınavı olarak başlayan Pluribus Vince Gilligan'ın daha önceki başarılı dizilerine benzer minvalde karakter çelişkilerini de eklemeyi ihmal etmedi. Dünyanın geri kalanının dönüşüme uğradığı virüsün etkilerine dair her bölümde ufak ufak detaylarda bazı gerçekler açığa çıkmaya başladı. Bazen dingin, bazen bıçak sırtı anlarıyla ve yine Gilligan'ın kara mizahından nasibini almasıyla sezon finalinde de yılın en iyilerinden olduğunu kanıtladı bana göre. Carol Sturka'yı bir antikahraman olarak yazdığını söyleyen Gilligan'ın sezonlar ilerledikçe yükselen tarzda senaryolar karşımıza çıkardığını izleyenler bilir. Diziyi sevmek için Carol'ın her hareketini tasvip etmemiz gerekmiyor. Kimseye şüphelerini dinletemeyen ve fazla yalnız kalan bir karakterin aslında var olmayan bir karakterle yakınlaşması trajikti bence ama şaşırtıcı değil tabii. Manousos karakteri şimdiden diziye çok şey kattı. Pluribus'un Mike Ehrmentraut'u olmaya aday kısa ve öz konuşmasıyla, doğru bildiğinden şaşmamasıyla ve iyi gözlemleriyle. Kolektif zeka üzerine çeşitli okumalara da açık bir dizi şimdiden. 2.sezonu merakla bekleyeceğim.

It: Welcome To Derry 1.Sezonun Devamı ve 1.Sezon Finali
Orijinal romana yeni boyutlar, farklı zamanlar, evrenlerin etkilerini katan, son bölümlerde heyecanı ve gerilimi arşa çıkaran bir dizi olarak yeni korku-gerilim dizisi favorim olabilir. Bir dönem dizisi olarak da işlevini iyi kullandı. Dünya dışı kötücül bir varlığın insanların içindeki kötülükten beslendiği fikri başarıyla yedirilmiş öyküye. Batılı beyazların Amerikan yerlilerini dinlememesinin sonuçları ağır olacaktı elbette. King'in kallavi eserini daha da derinleştirdi bu açıdan. Çocuk karakterlerin bazıları başta çekilmezdi, ilerledikçe sevdirdiler kendilerini. Pennywise olarak Bill Skarsgard çok iyi. 2.sezona gerek yoktu, bence mini dizi olarak kalmalıydı ama hikayeye katılan yeni boyutlarla zenginleşmeye devam mı edecek, çorbaya mı dönecek göreceğiz.
Buraya Stranger Things'in 5.sezonunun 2.bölümünü de ekleyecektim ama finali görmeden yorum yapmak istemiyorum. Yıl sonu derlemesinde ve Ocak 2026 sonunda görüşmek üzere.
4 yorum:
Yazılarını okurken iç sesim hep şunu söyledi: Sera iyi ki var. O olmasa dünyanın önemli bir kısmından, sanattan bi haber olacaktın dedi iç sesim. O halde ben de bangır bangır söylemeliyim ki iyi ki Sera var. Onun sayesinde kuru bir toprak olmaktan kurtuluyorum. İyi yıllar kadim arkadaş, bi kez daha altını çiziyorum ve tekrar ediyorum: İyi ki varsın, mutlu yıllar:)
Ah nasıl da mutlu ettin anlatamam. Asıl sen iyi ki varsın. Hiç bırakmadan yıllardır benim yazdıklarımı takip ediyorsun ve güzel yorumlar bırakıyorsun. Motivasyon kelimesinin eşanlamlısısın resmen. Ben senin yazdıklarının yeterince hakkını veremedim her zaman. Özür dilerim o yüzden. Çok çok mutlu yıllar dilerim. Hep var ol :)
merhaba çok iyimiş burası
Merhaba, bloguma hoş geldiniz. Teşekkür ederim.
Yorum Gönder