Geleneksel serinin Eylül serisi ne zaman sona erdi, hiç anlayamadım gerçekten de.
Bu ay izlediğim filmlerden, çok güzel, şahane, dediğim bir film olmadı.
Arada Amores Perros, Usual Suspects, Almost Famous, hatta Amelie gibi tekrardan izlediğim filmler oldu.
Scary Movie 1/Korkunç Bir Film 1:
Pek ciddiye almadığım bir seri oldu her zaman Korkunç bir film serisi.
İzleyince de bu konuda haklı olduğumu gördüm ve sonuna kadar zor dayandım.
Daha doğrusu yarısında bıraktım. Madem popüler korku-gerilim filmlerinin eleştirisine girişmişler, daha zekice espriler ve daha enteresan karakterler konulabilirdi. Belden aşağı esprilerle belli bir yere kadar anca ilerliyor.
Godsend:
Robert De Niro'nun çılgın bir doktoru oynadığı filmde kimi gerilimli anlar var ama bunlar da can sıkmaktan öteye gidemiyor. Çocuklarını kaybeden bir ailenin, ölen oğullarının genlerini kullanarak aynı oğullarını yeniden dünyaya getirmeleri, sonrasındaysa çocuğun öldüğü yaşa gelince gördüğü kabuslar vs. Doğaüstü mü, bilim mi sorununu gündeme getirmeye çalışan, annelik-babalık açısından ise hüzünlü yanları barındıran bir film. Sonunu toparlayabildiklerini söyleyemem.
The Final Cut/Son Kurgu:
Aslında konusu enteresan. Ölen kişinin yakınlarının, ölen kişinin hafızalarını değiştirmeleri ve hoşlarına gitmeyen anların yerine kendi istedikleri anıları oluşturmaları gibi bir konusu var. Robin Williams'ı içine kapanık ve mesafeli kurgucu rolünde yadırgamadım ama Mira Sorvino ile filmde yakınlaşmalarını garipsedim. Pek kimyaları tutmamıştı sanki. Sonra filmin konusu da giderek kopuklaşmaya başladı ve başlangıçtaki ilginç ve anlamlı konseptini yitirdi.
Monster House/Canavar Ev:
İdare eder bir animasyon. Çilli kıza bayıldım. Sonlara doğru evin içine girmeleriyle iyice abartılı bir hale büründüyse de, izlenebilir bir animasyon.
Murder on the Orient Express/Doğu Ekspresinde Cinayet:
Bu 1974 yapımı filmi izlememin en önemli nedeni, Agatha Christie'nin meşhur dedektifi Hercule Poirot'nun perdede nasıl aktarıldığını merak etmemdi. Albert Finney'in oynadığı bu çevrimi yadırgamadım. Ayrıca filmdeki diğer ünlüleri görünce ağzım açık kaldı. Lauren Bacall, Ingrid Bergman, Sean Connery, Jacqueline Bisset,Vanessa Redgrave, Anthony Perkins gibi dönemin ünlü oyuncuları bu Agatha Christie yapımında biraraya gelmişler. Şimdi bu kadar ünlü oyuncuya aynı filmde anca Oceans 11 gibi vasat soygun filmlerinde rastlanabiliyor.
Filmin temposu ise kitap kadar sürükleyici değildi.
Murder By Death:
Bu da bir dedektif öyküsü. Daha doğrusu bir hiciv. Ünlü dedektifleri rezil edip dalga geçiyor ve çok zekice. Gerçekten komik bir film. Yazar Truman Capote'nin kendisi bile filmde oynuyor. Bir de türe biraz aşinaysanız, ayrıntıları daha iyi yakalayabilirsiniz.
Romance&Cigarettes/Aşk ve Sigara:
Filmin Türkçe adına "Aşk ve Sigara" demişler ama "Seks ve Sigara" deselermiş daha mantıklı olacakmış! Kendi adıma hayal kırıklığına uğradım filmde. Çok ağır şeyler yazmamak için kısa kesiyorum.
En eğlenceli yanları şarkılı bölümleriydi. Bir de Kate Winslet her zamanki gibi harikaydı ama en şaşırtıcı hali bu filmdeydi denebilir.
The Illusionist/Sihirbaz:
Bu ay en beğendiğim film olur kendisi. Edward Norton'ın etkisi büyük tabi. :p
Kadın oyuncuyu pek beğenmedim. Biraz mesafeliydi rolüne sanki.
Polis müfettişi rolündeki Paul Giamatti de rolüne yakışmıştı.
Onca sihri, daha doğrusu ilüzyonu izlemek keyifliydi.
Sonundaki "aa aslında böyleymiş" hissi biraz can sıkıntısı yarattı ama neyse...
Gerçekten de hiçbirşey göründüğü gibi değil!
The Lake House/Göl Evi:
Başta biraz dudak bükerek yaklaştığım filmi o kadar da kötü bulmadım. Böyle tipik romantik komedi gibi birşey bekliyordum ama son derece hüzünlü bir aşk öyküsü çıktı. Bir de Keanu Reeves'i sevsem de, bu filmde Sandra Bullock daha etkileyiciydi. Modern yaşamda, başka bir zamandaki biriyle mektuplaşırken, aslında ne kadar da yalnız olduklarını keşfediyorlardı filmin karakterleri...Sonu konusunda pek birşey diyemeyeceğim ama filmdeki aşk hikayesinden çok, özellikle filmdeki yabancılaşma ve yalnızlık duygularının aktarılışını sevdim.
Four Rooms/Dört Oda:
4 yönetmenin 4 ayrı odada geçen, farklı karakterli, 4 ayrı öyküsü. Ortak noktaları, Tim Roth'un oynadığı bellboy. Tim Roth rolünü fazla karikatürize etmiş. Çok daha iyi oyunculuklarını gördüğüm için pek iyi gelmedi buradaki rolü.
İlk iki öyküyü sevmedim. İlki cadılı madılı, Madonna'nın da oynadığı, abartılı birşeydi.
İkincisi psikopat bir çiftin bellboya nasıl işkence ettiklerini anlatıyordu ve o da pek bana hitap etmedi.
Robert Rodriguez'in yönettiği 3. öykü süperdi. "Misbehaviours" öyküsünde Antonio Banderas da vardı ama çocuklar daha süperdi. Özellikle kız çocuk tam bir küçük şeytani veletti. Bayıldım.
Son hikaye, Tarantino'nun yönettiği, tipik sıkıcı Tarantino repliklerinin olduğu, sonundaki şiddet sahnesinin ise şaşırtıcı olmadığı bir öyküydü. Tarantino'nun uzun metraj filmlerini severim aslında ama bu bana sıkıcı geldi. Bi de ufak bir rolde Bruce Willis de vardı. Aslında öyküde Tarantino kendisini de ti'ye alıyordu ve o açıdan iyiydi.
Pi:
Deli dahi bir matematikçinin öyküsü. Doğada 314 sayısını şekillerde ararken, paranoyalarıyla ve etrafındakilerde de baş etmeye çalışıyor. Kaotik bir film. İlginç başlıyor ama belli bir süre sonra sıkıyor. Sıkmasının nedeni ise, doğadaki ilginç matematiksel özellikler yerine matematikçinin delirmelerini abartarak anlatmasıydı kanımca. Bir süre sonra ise sadece deli bir matematikçiyi ve hangisi sanrı hangisi gerçek pek anlaşılamayan olayları izliyoruz.
Bu kadar şimdilik.
Önümüzdeki günlerde Lost dizisinin en nihayet başlayacak olan 3.sezonuyla karşınızda olacağım!
10 yorum:
bu izlediklerinden sadece romance and cigaratte'i izledim. sanırım senin de en begenmediklerinden biri o olmuş. müzikli kısımları güzeldi, zaten müzikaller hep ilgimi çekmiştir. en hüzünlü anda, insanların şarkı söyleyip dans etmeye başlaması hoşuma gidiyor.
ama o film büyük ölçüde seksle ilgliydi, hatta sonundaki o iki cümleye kadar, nerede sigara nerede aşk var bu filmde diye sinirlendim ben. hele başları çok sıkıcıydı sanki...
evet ben de aynen böyle düşündüm. aşktan anladıkları sadece seks demek ki...
arsen lupen
ben buna bayildim
onu izlemedim. kimbilir ne zaman...
who's keyser soze?
erhan: malum kişi : )
sihirbaz... diğerleri arasından rahatlıkla sıyrılır ;) gerçekten gzl bir film!
evet bence de aralarında en iyisi o ;)
Evet en sonunda lost başladı değil mi :)))
pek heyecanlı başlamadı ya bakalım.
Yorum Gönder