Equilibrium:Bu hafta izlediğim en güzel filmdi. Matrix'e benzeyen çok yönü var. Özellikle umutsuz atmosferi ve dövüş sahneleri. Dezavantajı Matrix'ten daha sonra vizyona girmiş olması. Gene karşılaştırma yaptım ama filmi izleyenler mutlaka benzetecektir. Ben daha çok, okurken ve okuduktan sonra da ruhumu felce uğratan George Orwell'in 1984 adlı kitabına benzettim filmin umutsuz havasını ve faşist atmosferini. Filmin konusu ise şöyle özetlenebilir; Libria diye bir ülkede, savaşları engellemek ve öfkeyle acıyı durdurmak için insanların hissedebilme yetileri yasaklanır ve sanata, kitaba, hislerine "yenik" düşen insanları durdurmak için "rahip" denilen ajanlar görevlendirilir. Hergün insanlar kendilerine bir ilaç zerketmek zorundadırlar hislerini uyuşturmak için. Ancak daha sonra, son zamanların en iyi oyuncularından biri olarak gördüğüm Christian Bale'in canlandırdığı ajan değişmeye ve isyan etmeye başlar...
Filmde tempo hiç durmuyor ve sürekli şaşırtıyor. Yine de Emily Watson'ın canlandırdığı karaktere keşke daha fazla yer verilseymiş diye düşündemen de edemedim.
Allegro:
Cnbc-e'de izlediğim filmin David Lynch'vari bir konusu ve sürrealizmi vardı. Ama birşeyler eksik geldi filmde bana. Başrolde piyanisti canlandıran oyuncu soğuk ve itici geldi. Helena Christensen da güzel kadındı ama çok da iyi bir oyunculuğunu göremedim. Filmdeki piyanist sevgilisinden ayrıldıktan sonra hafızası silinir. Belleği şehrin bir kısmında "bölge" adıyla hapsolur. Geçmişiyle ilgili hiçbirşey hatırlamaz ancak daha sonra bir trajediye neden olduğu ortaya çıkar...
Ağır ilerliyordu ve birşeyler eksikti sonuç olarak.
Alfie:
Jude Law zampara bir limuzin şoförünü canlandırıyor. Kimi komik yanlar barındıran, kimi zaman da "yeter artık uslansın bu adam" dedirten, sonunu da didaktik bulduğum filmdi. Tamam kimi zaman Coupling dizisini anımsatan anlamlı esprileri de vardı ama kadın düşmanı gelen bölümleri de vardı.
New york Stories:
Yine Cnbc-e'de izlediğim film üç ünlü yönetmenin kısa filmlerinden oluşuyor. En izlenebilir olanı Martin Scorsese'ninkiydi. Şehir hayatında insanların kalabalıklar içindeki yalnızlığını bir ressamla asistanının ekseninde anlatıyordu. Biraz sıksa da diğerlerinden iyiydi.
Diğer iki kısa filmden Coppola'nın bölümü bana uzaktı. Saha doğrusu o hikayeye bir türlü konsantre olamadım desem daha doğru olur.
Woody Allen'ınki de absürd, ana kuzusu bir adamı anlatıyordu. Bu bölümü izleyince meşhur "Eroooööööl" reklamında gökyüzünden konuşan annenin nerden ilham alındığını da görmüş olduk.
Dreaming Of Julia/Cuba Libre:
Bir çocuğun gözünden Kübalıları, Che'yi ve küçük bir kasabadaki insanları anlatıyordu. Che'yi ilginç bir biçimde Harvey Keitel canlandırıyor. Gael Garcia Bernal de vardı filmde ama rolü çok azdı maalesef. Filmin ilk yarısında biraz sıkıldım. İkinci yarısı daha izlenesiydi.
Love Actually:
Keira Knightley'den Colin Firth'e, Liam Neeson'dan Hugh Grant'e, Emma Thompson'dan Alan Rickman'a, Larua Linney'den Bill Nighy'e ünlüler geçidi, "herkes eninde sonunda aşkı bulur" temalı film. Yine hem sevdiğim hem de bana anlamsız ve gereksiz gelen bölümleri vardı bu filmin de.
Sevdiğim yanları, giriş kısmındaki "kendinizi kötü hissettiğinizde terminallerde insanların sevdiklerine kavuştuğu anları düşünün" şeklindeki açılışı; Keira Knightley'nin iki aşk arasındaki yeni evli bir kadın canlandırdığı öykü; Laura Linney'in akıl hastası erkek kardeşi yüzünden hayatını yaşayamadığını anlatan öykü; Alan Rickman'ın çocuklarının annesi eşini canlandıran Emma Thompson'ı aldatışının anlatıldığı öyküydü. Bir de İngiltere başbakanını canlandıran Hugh Grant'in esprileri filmin mizahi yanlarındandı. Düşünsenize Hugh Grant gibi birinin ülkenin başkanı olduğunu!
Sevmediğim yanlarına gelince: İngiltere ve Amerika başkanları arasındaki diyalog çok gereksizdi bana kalırsa. Filmin geneline uymayan ve garip kaçan bir sahneydi. Siyasi mesaj anlamlıydı belki ama bu filmde sırıtıyordu.
Sonra Amerikan kızlarını seks düşkünü ve her an sekse hazır kızlar gibi göstermeleri ve şapşal görünümlü İngiliz gencinin İngiliz aksanına bayıldıkları sahneler saçma geldi.
Colin Firth'ün aşkı için Portekizce öğrenmesi güzeldi belki ama ilan-ı aşk sahnesinde sıkıldım. Birçok kişiye romantik gelebilir bu tür sahneler ama bana klişe geldi, üzgünüm.
Son olarak, iğrenç Noel şarkısıyla 1 numara olan Bill Nighy'nin oynadığı sansasyonel şarkıcının gösterildiği yerlerde sıkıldım. Ancak özellikle şarkının klibine bakıldığında nasıl bir medya eleştirisi yapıldığı da gözden kaçmamalıdır.
İşte böyle. Kötü bir film değildi ama kesinlikle. Sadece burada yazdığım şekilde hoşuma gitmeyen yanları oldu ama bir "kendini iyi hisset" filmi olduğu söylenebilir genel olarak. Zaten sırf oyuncu kadrosu için bile izlenmelidir.
2 yorum:
Equilibrum:
Yönetmen Kurt Wimmer pek haşarı bir abimiz, aksiyonun her türlüsüne varım diyenlerin yolundan gidiyor. Milla Jovovich'in hatrına izleyeceğim Ultraviolat'te, zamanında D. Hoffman uğruna gittiğim fakat sadece kürenin kendisini sevebildiğim Sphere'de de parmağı var.
Geçen ya izlemiştim filmi, aynı kanıdayım: 1984, big brother ve matrixvari. Önce Blade, sonra Matrix öyle bir girdi ki hayatımıza bu filmdeki en hızlı sahneler yavan kalıyor. Dvd'lerimin arasında bir daha izlemeyi düşünmediklerimin arasında kendine iyi bir yer edindi.
Jude Law: Jude Law'in kanımca kariyerindeki en özellikli film existenz'dir. İzlemediysen tavsiye ederim. "yan odadan gelen müzik" gibi bir filmde de oynamıştı.
Jude Law hayranı olduğum söylenemez, söylediğin filmi de izlemedim ama güzelse listeye alırım.
Kurt Wimmer'ın diğer filmlerini de sevdiğim söylenemez ama bunu sevdim.
Yorum Gönder