Çarşamba, Kasım 07, 2007

Danny Boyle olmadı, Coen verelim

DANNY BOYLE

Shallow Grave


"utanmıyorum...
sevgiyi tanıdım, reddedilmeyi tanıdım. duygularımı açıklamaktan korkmuyorum. örneğin güven ya da dostluk...bunlar bir insanın hayatındaki önemli şeylerdir: önemi olan, size hayatınız boyunca yardımcı olan şeyler. dostlarınıza da güvenemeyecekseniz, kime güveneceksiniz?
kime güveneceksiniz?
bu herhangi bir şehir olabilir: hepsi birbirinin aynısı.
"

Zamanında ülkemizde "Mezarını Derin Kaz" adıyla gösterilen bu Danny Boyle filmi, Trainspotting'in meşhur başlangıç iç sesine benzer şekilde (choose a life...diye başlar gider), iç sesin yukarıdaki cümleleriyle açılıyor. Filmin konusu, yeni gelen ev arkadaşlarının cesedinin yanında bir çanta dolusu parayı görünce, kafadarların cesedi parçalara ayırıp gömmeleri, akabinde parayı saklayıp parayla neler yapabileceklerini düşünmeleri şeklinde özetlenebilir. Filmin en önemli numaraları başta ve sonda yer almakta. Günümüzde dostluk kavramının ne kadar basite indirgendiğini ve arkadaşlığın en kolay satılıp vazgeçilecek şey olduğunu görüyoruz bir kez daha, özellikle sonlarda.
Eğer Danny Boyle, üç arkadaşın ilişkisini daha derinden ele alıp karakterlerin değişimini "ani" biçimde gözler önüne sermeseydi, film daha gerçekçi olurdu diye düşünmeden de edemediğimi belirtmek isterim son söz olarak.

A Life Less Ordinary

Film biraz soygun ve kaçırma filmleri parodisi gibi duruyor. Romantik komedi unsurlarını görmemek de kaçınılmaz; Cameron Diaz ve yine Ewan McGregor'ın "yol arkadaşlığını" görünce birbirlerine tutuacaklarını tahmin etmemek için ne olmak lazımdır bilemiyorum. Ewan McGregor'ın şapşal halleriyle Cameron Diaz'ın cadaloz karakteri birbirini dengeliyor. Yine de ben filmden daha farklı bir şeyler bekliyordum. Bi de Cameron Diaz'ı hiç sevmem, ondan herhalde. Bir de cennet ve erosvari meleklere gerek yoktu bence. Aklıma en çok takılan ve en çok eğlendiğim sahne, Cameron Diaz'ın (kendisini sevmesem de hakkını teslim etme gereği duydum) telefona deli gibi bağırdığı sahneydi.

COENLER

Daha önce 5 adet Coen filmi izlemişim. Bunlar, Blood Simple, Barton Fink, Hudsucker Proxy, Fargo ve The Man Who Wasn't There idi. Hatta Raising Arizona'yı da küçükken izlemişliğim vardı ama Nicolas Cage ve bebek kaçırma hadisesi dışında pek bir şey hatırlamadığım için tekrar izlemek istedim. The Big Lebowski'ye de birkaç kez televizyonda rastgelmişliğim vardı, ama dublaj her seferinde berbattı, bir türlü sonuna kadar izleyemiyordum (sürekli "lanet olsun, lanet olsun" diye giden çevirilerdense, ne kadar iğrenç ve rezil olursa olsun orijinal "fucking"li cümleleri duymayı tercih ettiğimi itiraf ediyorum sayın yargıç!).
İzlediklerim arasında Fargo'nun hep ayrı bir yeri olacaktı. Hudsucker Proxy'deki enteresan mizahı ise unutamam yine kaç yıl önce izlemiş olduğum halde. Gelelim son izlediğim Coen filmlerine;

The Big Lebowski

Ben bunu defalarca izlemek istiyorum. Başına gelenlerle pişmiş tavuktan farkı kalmayan Dude'un gevşek ve rahat ötesi tavırlarıdır en çok Hollywood "kahramanlarına" nanik yapan. Diyaloglar desen, "aşmış Coen kardeşler" sıfatını fazlasıyla hak ediyor. Karakterler birbirinden antika. Ben bu konuda susup, tekrar izleyip tekrar gülmek istiyorum. Daha önce kaçırdığım zamanları telafi etmek istiyorum. Jeff Bridges neden filmlerde daha çok oynamaz bilmek istiyorum.

Miller's Crossing

Coenler usulü bir mafya nasıl olur merak ediyorsanız izleyin."Kara film" desek daha doğru olur sanıyorum.
Yine olaylardan kopuk görünen ve boşvermiş triplerine giren bir Coen karakteri olarak Gabriel Byrne, Usual Suspects'teki karizmasını aynen koruyor. Film başlarda ağır ilerleyecekmiş gibi duruyor, ama kazın ayağı hiç de öyle olmuyor ve habire infazlar gerçekleşiyor, gangsterler birbirlerini sırtlarından vuruyor, şapka oradan oraya fırlayıp duruyor.
Filmle ilgili dikkatimi çeken bir ayrıntı, otel isimlerinden birinin "Barton" ismiyle başlamasıydı. Acaba hınzır kardeşlerin göndermelerinden biri değildi de neydi bu. (bkz. Barton Fink)

Coenler birkaç tane filmle birden sinemalara geri dönüyor. Bunun haberini de sevenlerine iletmek boynumun borcu.

6 yorum:

Ludmilla dedi ki...

Bu yazındaki hiç bir filmi izlemediğim için yorum yapamıyorum :P
zaten sana yetişmem için her gün 3 film izlemem lazım, o devasa liste hala aklımdan çıkmıyor. :)

mayksisman dedi ki...

sera naptın hocam ya, ben de izleyemedim bitanesini bile yukardakilerden allah allah :)

bu arada koku'nun filmini buldum nihayet onu çok merak ediyodum kavuştum sonunda ama da ne alaka şimdi, ben de çözemedim :))

nurvenur dedi ki...

Ben de Coen kardeslerin cogu filmini izlemisimdir. Ama en cok Barton Fink etkiledi beni. Nedeni belki ABD'deki ilk gunlerime denk gelmesi.

Sera, ben kendimi cok film seyrediyor sanirdim, ama senin hizina yetismek ne mumkun:)

Sevgiler, Nurvenur

Sera dedi ki...

ludmilla: sen 3.10 yumayı izlerken biz birşey demiyoruz :p
yok her gün 3 film izlemen değil de benim yaşıma yetişmen lazım belki. hem benim de daha izleme şansına nail olamadığım bergmanlar, antonioniler, felliniler varken kendime sinefil diyemiyorum :)

triancula: izle bakalım kokuyu. ama kitabını okumadıysan önce kitabı okusan daha iyi olurdu.
coenleri de seveceğinden eminim :)

nurvenur: Barton Fink enteresan bir Coen filmiydi. Diğer Coen filmlerinden farklı bi havası vardı. sevmene şaşırmadım.
o kadar çok film izliyor gibi görmüyorum aslında kendimi ama sağol :)

mayksisman dedi ki...

kokuyu çoktan okudum bile :) ama hakikaten sana teşekkür borçluyum, kitaplara sayende tekrar dönüş yaptım baya uzun bi zamandır ciddi ciddi kitap okuyamadığımı farkettim senin o yapıtğın listenden sonra :)

Sera dedi ki...

listenin bi işe yaradığına sevindim :)