Cuma, Temmuz 25, 2008

natalie, jim vs.


21

Rengarenk, ışıl ışıl bir filmdi. Sonuna kadar da oyalıyordu. Sonuna kadar klişelerle de doluydu ama eğlenmemizi engellemedi bu durum. Jim şahaneydi, Kevin Spacey de bildiğimiz hinliğini yaptı burada da. Kate Bosworth Evan Rachel Wood'dan sonra sönük geldi.

Sonuçta iyi vakit geçirtti Jim ve takımı. İki arada bocalayan üniversite öğrencilerinin gidişatı biraz ahlakçı bir bakış açısıyla yansıtılmış gibi gelse de, keyifli bir finali vardı.

The Other Boleyn Girl

Herhangi bir filmde gördüğüm en itici üçlü diyebilirim kendileri için. Scarlet yüzünden hepsi :p

Bi kere film tam anlamıyla bir Natalie Portman şovuna sahne oluyor. Eric Bana'nın burada tek yaptığı sürekli kadın değiştirmek ve etrafına emirler yağdırmaktan ibaret. Scarlet'ın da masum prenses haliyle pek bir çaba göstermesi gerekmiyor. Yük de Natalie'nin omuzlarına biniyor haliyle, ki filmdeki en entrikacı rol de ona ait zaten. Bir de amcaları var asıl entrikaları düzenleyen ama aynı sene içinde hem Mr.Magorium's Wonder Emporium'da kısa saçlı çocuk tipli haliyle hem de bir dönem filmi cadısı olarak görünmek kolay olmasa gerek. Filmde birkaç sahnede Jim Sturgess de görünüyor, daha doğrusu arada kaynıyor diyebiliriz.

Filmde sürekli entrika üstüne entrika oluyor ve izleyiciler bu entrikalarla oyalanıyorlar. Kraliyet ailesiyle aristokrat takımı eleştiriden nasibini alırken, oradan oraya satılan ve süs bebeği haline getirilerek çocuk yapma makinesine döndürülen kadınların günah keçisi haline getirildiği vurgulanıyor. Buna karşın filmin amacı dönem eleştirisi yapmak değil de, entrikalarla merak duygusu uyandırmakmış gibi görünüyor.

Goya's Ghosts

Gecikmeli de olsa Milos Forman'ın son filmini izleme fırsatı bulabildim sinema dergilerinden birinin verdiği DVD'si sayesinde.

Guguk Kuşu gibi zehir zemberek bir film bekliyordum, ki engizisyonu ve iktidar kavramını ele alışı gerçekten de öyleydi. Etkili bir başlangıcı da vardı. İkinci yarıda ise film Rosalinda'ya dönüştü maalesef. Oyuncular açısından bir sorun yok ama hikayenin gidişatına itirazım var. Abartılı trajedilerden mi sıkıldım yoksa dönem filmlerinden mi ona karar veremedim bir de.



Mr. Magorium's Wonder Emporium

Dünyayı terk etmeye hazırlanan 200 küsür yaşındaki sihirli oyuncakçı asistanına inanç aşılamaya çalışıyor film boyunca. Filmin en ilginç yanı ise tabii ki o cıvıl cıvıl, rengarenk, leziz oyuncaklar. Hikaye ise can sıkıcı bir sona ulaşıyor; kör gözüm parmağıma bir "inanırsan her şeyi yapabilirsin" düsturu.
Dustin Hoffman'ı çocukken Yağmur Adam'ı izlediğimden beri çok seviyorum. İlk izlediğim filmlerden biriydi Yağmur Adam ve orada Tom Cruise'u ne kadar itici bulduysam Hoffman'ı da o kadar çok sevmiştim ve ikisi hakkındaki düşüncelerim hala değişmedi. Cruise şimdi daha da itici. Hoffman ise en dandik filmlere bile ağırlığını koyuyor. Natalie'yi ise söylememe gerek yok herhalde. Çok geniş bir oyunculuk yelpazesi var ve daha sadece 26 yaşında. Filmin şeker çocuk oyuncu kontenjanını dolduran Zach Mills de hoştu, şapkalarıyla ve kepçe kulaklarıyla.

Bir film yazısının daha sonuna geldik sevgili okuyucular. Bu filmlerin hiçbiri başyapıt falan değidi ama sinema zevkimi solduran filmler de değildi. Bir de insanın blogunun olması ve saçmalıklarla doldurması güzel bir şey.

2 yorum:

mayksisman dedi ki...

öteki üç film de listemde ama ne zaman izlerim bilmiyorum ama goya's ghosts NATALIE PORTMAN'A RAĞMEN benim için iğrençti, inanılmaz hoş birşeyler beklerken "biraz bundan biraz şundan" bu filmi izleyip de "doğru film bu!" diyenin sinema algılayışından şüphe duyarım. natalie portman dışında at çöpe direk evet hiç acımıyorum! yani hiçbişe anlatmama çabasına girse daha çok hoşgörebilirdim de hani "biraz o biraz bu elde var bırak sıfırı eksi bir" mentaletitesi daha beter. evet evet!

Sera dedi ki...

geçen senenin en az beğenilen filmlerinden biriydi zaten Goya's Ghosts. Elde iyi bir malzeme varmış ama sadece o kadar.