Pazartesi, Aralık 29, 2008

Auster, Ay Sarayı ve Leviathan

Paul Auster'ın Ay Sarayı romanı üç bölüme ayrılıyor.

İlk bölümde genç Marco Stanley Fogg'un toplumsal hayata uyum sağlayamaması, daha doğrusu uyum sağlamaya çalışmaması ve çaba göstermeyişi, yalnızlığı, aşkı ve sokaklardaki yaşamı anlatılıyor.

İkinci bölümde Fogg'un yaşlı bir adamın evinde çalışmaya başlamasıyla, yaşlı adamın uzun ve sürprizlerle dolu yaşamına yolculuk ederiz. Auster'ın "hikaye içinde hikaye" şeklindeki üslubu yine odak noktasındadır ve kitabın en enteresan bölümü de bu ikinci bölümde anlatılanlardır. Amerikan çöllerinden Nikola Tesla'ya uzanan ilginç olaylar dizisi ve yaşlı adamın zor ama ilgi çekici kişiliği kitabın en sürükleyici bölümleri.

Üçüncü bölümde ise Auster'a özgü ve kimi zaman da artık basmakalıp olmaya başlayan tesadüfleri gelip bulur bizi. Fogg'un babasını bulmasına ve ikisi arasındaki hüzünlü ilişkiye tanık oluruz.

Leviathan Auster'ın en mesafeli bulduğum kitabı oldu. Benjamin Sachs karakterini kitabı okuyan diğer arkadaşlar gibi inanılmaz ve çarpıcı bulmadım ve diğer karakterler de kitaba mesafeli yaklaşmama neden oldu. Sözgelimi kendisi de bir yazar olan anlatıcıyı sadece bir gözlemci olarak okuyoruz. Pek ilginç bir yönü olmadığı için arkadaşı Sachs'ı anlatıyor o da bolca. Ayrıca kadın karakterlerin betimlenmesinde de eksiklikler olduğu izlenimine kapıldım. Benjamin Sachs'ın kimi ünlü heykelleri bombalaması ve sonunda da kendini havaya uçurmasındaki sebepler de inandırıcı gelmedi. (Bu bir spoiler değil çünkü kitabın ilk cümlelerinde Sachs'ın kendini havaya uçurduğu belirtiliyor.) En sevdiğim Auster kitaplarından olduğunu söyleyemesem de, farklı ve karanlık bir öyküydü bazı açılardan ve etkileyici bölümleri de yok değildi. Sonunda Auster'ın çeviri olmayan, özgün dilinde bir kitabını bulabilmenin verdiği haz da cabası.

Auster'ın bir iki kitabı hariç kitaplarının büyük bir kısmını okumuş bulunuyorum böylece. Bir sıralama yapacak olursam, Vertigo hala bir numara benim için. Vertigo'nun hikaye yapısı bambaşkaydı. İkinci sıraya Yanılsamalar Kitabı, Ay Sarayı ve Son Şeyler Ülkesinde olmak üzere üç kitabı ekleyebilirim. Yanılsamalar Kitabı ve Ay Sarayı daha bilindik Auster temalarını işliyor. Son Şeyler Ülkesinde'nin ana karakteri ise bir kadın ve hikaye New York'ta değil bambaşka bir ülkede, bütünüyle bir umutsuzluk ortamında geçiyor ve Auster bu kitaptaki üslubu keşke daha çok kullansa dedirtiyor. Üçüncü sıraya New York üçlemesini, Leviathan'ı ve Timbuktu'yu ekleyebilirim şimdilik. Timbuktu'nun ana karakterinin bir köpek olması, Auster'ın kimi zaman farklı yaklaşımlara açık olduğunu gösteriyor ve yine zevkle okunan bir kitap haline geliyor.

Daha birkaç kitap daha kaldığı için bu liste değişebilir ama bir süre Auster'a ara vermek istiyorum.

2 yorum:

nurvenur dedi ki...

Paul Auster'in ben ilk Yanilsamalar Kitabini okumustum ve tarzini cok sevmistim. Daha sonra da hepsini yalayip yuttum. Ay sarayi'ndaki col yolculugunu okurken cok sevmistim. Hatta bir arabaya atlayip col yolculugu yapacagim gunun birinde ABD'den ayrilmadan.
Leviathan konusunda sana katiliyorum. Okurken cok bunaltmisti beni de. Bir bitseydi de kurtulsaydim diye dusunmustum.

Her kitabini sevmesem de Auster'un son yazis seklini cok seviyorum ve o sonundaki sasirma duygusu icin bitiriyorum tum kitaplari:)

Sera dedi ki...

Ay Sarayı'ndaki çöl yolculuğu benim de en sevdiğim bölümdü kitapta.
Bir de ,demek ki Leviathan'da bunalan bir tek ben değilim :)