Pazar, Nisan 19, 2009

ikisi de siyah beyaz


In Search of a Midnight Kiss

"Romantik" filmlere ya da o şekilde bir iddiası olan filmlere karşı hep şüpheyle yaklaşmışımdır; bunu bilen bilmektedir. In Search of a Midnight Kiss gibi şahane isimli bir filme karşı ise o kadar önyargıyla yaklaştığım söylenemez.

Before Sunrise/Before Sunset ikilisinin yeni bir versiyonu sanki bu bağımsız ve mütevazı film. Belli bir şehirde geçmesi, (bu seferki şehir Los Angeles) ve sınırlı bir zamanda geçiyor oluşu ile çiftin absürd başlayıp, öfkeli devam eden, yer yer komik anlara sahne olan konuşmaları ve kısacık zamanda yaşadıkları bana Richard Linklater'ın filmlerini hatırlattı. Ethan Hawke-Julie Delpy ikilisinin sempatisini mumla aratacak gibi görünen bir çift var diye düşünenler olabilir gerçi filmi izlerken. Özellikle filmin ilk yarım saatinde bu seferki ikilinin kaybedenler kulübünün acınası yalnızlığına mahkum olan iki insan olduğu bariz bir şekilde anlaşılıyor. Yalnızlığın dayanılmaz çaresizlik hissini üzerinden atmaya çalışan insanların internette acınası ilişkiler kurup, acınası duruma düştüklerini bildikleri halde acınası davranışlar sergilemeden duramadıkları şu yaşadığımız zamanın fotoğrafını çekmiş bir film. Çiftin internetten tanışıp buluşma hikayesinin güldürme potansiyeliyle az zamanda çok şey anlatan dokunaklılık, erkeğin şapşallaşması-kızın histerikleşmesi, kızın eski erkek arkadaşının yol açtığı trajikomik sorunlar, birlikte kısacık zamana dünyayı sığdıran ve o kısacık mutluluğun uzun buhran anlarını siliverdiği, fakat aynı zamanda da bu mutluluk anlarının çok sürmeyeceğinin farkında olduklarından boğazlarına dizilen, yüreklerine oturan burukluklar, sırasıyla önce erkeğin sonra kızın gözyaşları ve ayakkabıların kaybolan tekleri, Scorpions'ın Wind of Change'inin coverıyla biterek değişim rüzgarlarına işaret eden finali...

Renkli olsaydı aynı etkiyi verir miydi acaba diye düşünmeden edemedim. Masal olmaktan uzak bir anlatımının olması etkisini bu denli büyük kılan unsur asıl.



Somers Town

Shane Meadows'un This Is England filmini izleyip beğenip de bu filmi izlememek olmazdı sanıyorum. This Is England daha etkili bir filmdi ve favorim bu filmi izleyince de değişmedi ama bu filmdeki bazı anlar vardı ki...

Küçük anlar, küçük umutlar, küçük hevesler, küçük dostluklar, küçük insanların büyük hayalkırıklıkları. Göçmenlik, aile ilişkileri ve yoksulluk sorunlarından çok iki çocuğun arkadaşlığına odaklanmış yönetmen ve bu temalar daha çok arka planda kalmasına karşın iki çocuğun yaşadığı küçük anlar hoş bir seyirlik hale getiriyor filmi. Kıyafet çaldıkları sahnelerle sokakta buldukları tekerlekli sandalyeyi taksi haline getirmek suretiyle Fransız kızı gezdirdikleri anlar özellikle eğlenceliydi. Filmin sonunda mekan değiştirmeleriyle ortamın renklenmesi de ayrı bir güzellik katmıştı.

Büyük harflerle vurgulanan anlar ya da büyük beklentilerle yaklaşılmadığında daha çok keyif alınacak bir film Somers Town. 75 dakikalık küçük bir armağan. This Is England'da da yönetmenin kendisine rol verdiği Thomas Turgoose'un enteresan bir filmografiye doğru ilerlediğini de göstermektedir ayrıca. Zibidiliğinden bir şey yitirmiş değil burada da. Polonyalı çocuğun aksanı ve utangaçlığından da bahsedilmeden bitirilmemelidir bu yazı.

Yalnızlık paylaşıldığında ne güzel oluyor. Bu iki filmin siyah beyaz olmasından öte ortak yönleri bu cümleyi kurdurması izleyene.

Hiç yorum yok: