Çarşamba, Haziran 03, 2009

sense and sensibility ve austen klişeleri


Sense And Sensibility, Pride and Prejudice'le birlikte en sevdiğim Jane Austen uyarlaması oldu. Jane Austen düşkünü olmaktan oldukça uzak biri olmama rağmen hem de. Çıtır zamanlarından Kate Winslet'iyle, en iyi performanslarından biriyle Emma Thompson'ıyla ve sessiz ve derinden gelen Alan Rickman'ıyla oyuncular açısından bir sorun çekmiyoruz izlerken. Hugh Grant bir filmin başlarında bir de ileriki bölümlerde çıkıyor ve onu hayranlarına havale ediyorum. Sempatik İngiliz romantik rolleriyle parsayı götürmüştü bi aralar kendileri. 4 Nikah 1 Cenaze en güzeliydi ama tabii ki.

Yönetmen Ang Lee'nin filmi uyarlarkenki tercihi sınıf çatışmalarını öne çıkarmak olmuş ve bunun ne kadar da isabetli bir karar olduğunu görüyoruz pekçok sahnede. Yine evlilik öncesi muhabbetler bolca dönse de, sınıf ayrımcılığının yol açtıklarını daha çok görmüş oluyoruz bu filmle.

Jane Austen hiçbir zaman favori yazarlarımdan biri olmadı. Üst sınıflar, alt sınıflar, evlilik öncesi muhabbetler ve entrikalar gibi konular benim okuma zevkimi kamçılamaz. Daha çok o dönemdeki kadınların toplumda bir birey olarak kabul edilebilmek için hangi sınıftan olursa olsunlar iyi bir evlilik yapma mecburiyetleri ve çevrelerindeki onca insana rağmen ne kadar yalnız olduklarına takılırım.

Jane Austen'ı pek severim diyenler de kişiden kişiye değişiyor. Kendi edebi zevkleri için tüm Austen kitaplarını hatmetmiş ya da bir şekilde bu kitapları sevenler var ve okuma zevklerine Austen'ı bu anlamda dahil edenlere bir itirazım yok. Bir de Jane Austen okuyunca kendilerinin edebi anlamda sınıf atladığını sananlar var. Ayrıca yazar deyince aklına Jane Austen ve ekürilerinden başka yazar gelmeyen tipler var ki işte onları görünce arkama bakmadan kaçmak isterim. Beyaz atlı prens hayallerinin yansımasını bu kitaplarda bulanlar vardır ki, Jane Austen da dişi okurlarına bu malzemeyi bolca vermektedir. Bir yandan bakınca, o dönemlerin kadınlarının hayatlarını edebiyata aktarma konusunda usta olan bir yazardır Jane Austen. Bir yandan da, alttan alta, "herkes birgün mutlaka beyaz atlı prensiyle karşılaşır, umudunuzu yitirmeyin" mesajı vermektedir kitaplarındaki evlenmesi en umutsuz kadınların bile karşısına süper kişilikli erkekler çıkartarak. Kırsaldaki şatomsu şahane evler, pırıltılı elbiseler, flört dansları, mutlaka iki erkek arasında kalan kadın karakterler ya da iki kadın arasında kalan erkek karakterler ve etkileri günümüzün televizyon dizilerine kadar gelen bir türlü kavuşamayan aşıklar dişi kısmına çekici gelir ve hep de böyle devam edecektir. Acaba bu işin sırrı nedir, çoğu insan karşılarına çıkan en "kabul edilebilir" insanla hayatını geçirirken, Austen karakterlerinin etrafında mutlaka birkaç seçeneğin olmasının ne kadar fantastik ve adaletsiz bir durum olduğunu kaç kişi fark etmektedir?

Sense And Sensibility'de örneğin Kate Winslet, kendisini beyaz atlı prens edasıyla kurtaran zengin gençten etkilenip neredeyse evlenecekken, adamımızın Kate kızımıza kazık atarak gidip zengin bir kızla evlenmesiyle derin üzüntülere gark oluyor zavallı genç kızımız. Tam o sırada ise, tüm karizmasıyla ve güvenilirliğiyle Alan Rickman çıkıyor karşısına. Belki klasik prens tanımına uymuyor ama bundan iyisi can sağlığı değil mi kızımız için? Ama kızımız 2 buçuk saatlik filmin sonlarına doğru fark edebiliyor canımızın içi Rickman'ın "gerçek sevgisini".

Bir de Emma Thompson var Winslet'ın ablası rolünde evde kalmış bir kız denerek, üstelik de maddi durumlarının pek de iyi olmamasının getirdiği durumlarla alay konusu olurken, bir de ne görelim; filinta tipiyle üstelik de zengin mi zengin, kibar mı kibar Hugh Grant kendisine ilgi duymuyor mu? Alemsin Austen! Kavuşamayan aşıklar teması da bu noktada işin içine giriyor tabi. Tabii ki itiraz edeceğim, aval aval izleyecek ya da saf saf okuyacak değilim.

Benim romantizm tercihim ise Austen değil Emily Bronte'dir. Wuthering Heights'dır. Michel Gondry'dir. Richard Linklater'dır. Tim Burton filmlerindeki hüzünlü ve karanlık çiftlerdir. Pride and Prejudice and Zombies nedir onu merak ederim bir de.

6 yorum:

selen dedi ki...

ben de jane austin hayrani pek sayilmam. bu filmi izlemedim ama benim gonlumde taht kuran 90larin sonlarinda BBC'de 6 bolum halinde yayinlanan Pride and Prejudice'tir. Sense and Sensibility romanini da seneye Turkiye'de diziye uyarlayacaklarini okudum gecenlerde bir yerlerde. Dizi yapimcilari, Halit Ziya, Resat Nuri, Halide Edip, Ayse Kulin kitaplarinin dizilere uyarlanmasinin ardindan siranin yabanci yazarlara geldigine karar vermis olsa gerek :)

a. dedi ki...

Çok katı eleştiriler var yazıda, insan kimi yerlerinde sinirlenirken kimi yerlerde orta yolu tutturuşunuza takılıp kalıyor. Becoming Jane ile yazarın neden hep aynı tür şeyler yazdığını, neden hep karakterlerini mutlu sona ulaştırdığını anlayabiliriz bir parça. Yazar kendi hayatından çok fazla şey katmış kitaplarına, her kitapta kendi hayatının bir kesitini görmek mümkün. Kitaplarını çok fazla sevdiğimi söyleyemem ama uyarlama filmlerini istekle izlediğimi söyleyebilirim. Belki söylediğiniz gibi klişedir ama güzeldir. Çekici sayılmasa da samimidir.Herkese hitap etmek zorunda da değil zaten:) Ama bu bir basitlik göstergesi de olmamalı.

Sera dedi ki...

zsa: hiç şaşırmadım buralarda da uyarlanacak olmasına. :)

bbc'nin uyarlamaları güzel olur genelde ama maalesef birçok bbc uyarlamasını izleme fırsatım olmadı.

a.nur: aslında daha çok austen kitaplarına ve uyarlamalarına karşı olan tavırdan rahatsızım yoksa kimi zaman benim de çok eğlendiğim oluyor. belli keyifli anlar için klişelere katlanılabiliyor :) yani abartılmasına karşıyım sonuç olarak.

Damlo dedi ki...

hugh grant çok masum amaa

Adsız dedi ki...

Jane Austen'ın yazılarında setting olarak hep kendi yaşadığı zamanın ve mekanın izlerini görürüz. Dolayısıyla eleştirirken o dönemin o zamanki şartlarını ve değerlerini de düşünmek gerekir diye düşünüyorum. Evlilik meraklısı genç kızlar ve onları zengin erkeklerle evlendirmeye can atan ebeveynler beni de sıkça sinirlendirir onun romanlarında ama o dönemin gerçekleri bunlar, göz ardı edilemez. Bence Austen'ın yazarlığı öyle bir ortamı bire bir yansıtırken içindeki tezatları da ustaca ön plana çıkarabilmesinde saklı. İnce bir zekayla karakterleri oturtması, süslemesi. Austen'ın yazılarında Wilde'dakine benzer bir 'ironi'nin varlığı hoşuma gidiyor benim. Bu da onun yazılarını, sıkıcı atmosferine rağmen farklı kılıyor. Bu tarz kitaplar tarzım olmamasına rağmen, Austen'ı keyifle okuduğumu söylemeliyim.

Sera dedi ki...

eğreltiotu: Hugh Grant'ten ziyade onun imajı ve karakterleri masumdu. Bir keresinde arabasında bir fahişeyle yakalanmıştı ve birçok insanı hayal kırıklığına uğratmıştı. neyse dedikodu bizim işimiz değil :)

spell: Austen'ın o ironisi ve mizahı olmasa benim de uzak duracağım yazarlardan olurdu. Yazıda da belirttiğim gibi, o dönemin kadınlarının ruh hallerini ve toplumun yapısını bize en iyi gösteren yazarlardan biriydi ve günümüzde de hala bazı insanların evlilik ve ilişkiler söz konusu oldu mu gözlerinin bir şeyi görmemesi konusunda da düşündürmüştür. yine de bu Austen hastalığını anlayabildiğimi söyleyemeyeceğim, ne de Austen kitaplarının hep "kadınlara hitap eden tür" olarak anılmasını.