Cormac McCarthy'nin romanından uyarlanan The Road için roman-film karşılaştırması yapma imkanımız yok maalesef. Bildiğim kadarıyla McCarthy ülkemizde kitapları bolca çevrilen bir yazar değil ve çoğumuz yazarı Coen kardeşlerin No Country for Old Men filminin romanının yazarı olarak tanıyoruz. The Road, kitabını daha önce okumadığım bir yazarı merak ettiren filmler arasında yerini aldı. Kapkaranlık bir dünyada geçen sert bir yol filmi diye etiketlenebilir rahatlıkla The Road ama her şey o kadarla bitmiyor. "Post apokaliptik" şeklinde süslü tabirlere de hiç gerek yok. Nick Cave videolarından tanıyabileceğimiz John Hillcoat'un yönettiği The Road sertliğini öyle kör gözüm parmağıma şeklinde gösteren provokatif filmlerden değil. Tüm kaynakların tükendiği, insanların yamyamlaştığı, dünyanın cehenneme döndüğü bir ortamda hayatta kalmaya çalışan bir baba oğulun hikayesi ve insanlığın nerede başlayıp nerede bittiği ya da bitebileceği üzerine sarsıcı bir film. Baba oğulun hikayesi de kör gözüm parmağıma duygusallıkta değil. Babanın hayatta kalma mücadelesi için gösterdiği bazı tavırları oğulun sorguladığını görüyoruz ve düşünüyoruz biz olsak ne yapardık diye. Yamyamlardan kaçan ikilinin mücadelesinde de kimi diken üstünde sahnelerin dışında çeşitli kan-revan-sömürü görüntülerine yer verilmemesi de filmi gözümde daha da yüceltiyor.Diğer insanlara ve dünyanın geri kalanına ne olduğu konusu ise üstü kapalı bir şekilde izleyiciye hissettirilse de, yönetmen sadece baba-0ğul nezdinde bir insanlık-kıyamet öyküsü anlatmayı seçmiş. Sert ve rahatsız edici görüntüsünün altında öylesine duygusal bir film ki aslında, Oscarlarda es geçilmesi büyük haksızlık. Viggo Mortensen'in kendini paralamasını geçtim, çocuk oyuncu Kodi Smith McPhee, arada bir görünen ve pek sevemesem de oynadığı bazı filmlerde döktürdüğünü düşündüğüm Charlize Theron, kısa ve etkili rolleriyle Robert Duvall ve Guy Pearce'la birlikte oyunculuğun da üst düzey olduğu, ya seveceğiniz ya rahatsız olup kaçacağınız bir film. Ama sertlik iyidir bazen...
Michael Haneke sessiz ve derinden giderek vurup kaçan bir film yapmış yine. İzlediğim diğer 3 Haneke filmi içinden en unutulmazı Das Weisse Band/White Ribbon olacak diye tahmin ediyorum. Benny's Video ve Funny Games'in allak bullak edici etkileri hala hatırımdayken, Yedinci Kıta'yı ise pek hatırlayamazken, bahsedeceğim Beyaz Bant sert sahneleri ve mizansenlerinden ziyade, altmetinleriyle, karakterleriyle, ezici ve çaresiz muhafazakarlık eleştirisiyle sert olarak nitelenmesi gereken bir film. Köy öğretmeninin gözünden anlatılan olaylar ve kollarına masumiyeti simgeleyen beyaz bant takılı çocuklar, iktidarı elinde tutarak kadınlara baskı kuran erkekler, asla değişmeyeceği belli olan muhafazakar toplum ve İkinci Dünya Savaşı'nın temelleriyle kötülüğün kaynağını çok uzaklarda aramamamız gerektiğini açıkça dile getiren bir film Beyaz Bant. Faşizmi yalnızca devlet yönetimlerinde aramamak gerektiğini, insan ilişkilerinin de fazlasıyla faşizmle ilişkilendirilebileceğini anlattığı için etkili olan filmlerden. Ağır ilerlediğini sandığınız bir anda tüylerinizi ürperten ve sarsıp giden bir film ve yönetmen. Haneke çocuk oyuncu seçimleri konusunda da ayrıca tebrik edilmeli.
2 yorum:
The Road ve Das Weisse merak ettiklerimden. Alman filminin çıktı da, The Road'un hala gelemedi HD sunumu. :(
Bir şekilde izlemek lazım :D
Yorum Gönder