Perşembe, Mayıs 27, 2010

A Single Man ve Dreamers

"Eşcinselliğin filmi" değil, sanıldığı ya da sanılabileceği gibi. Yalnızlığın filmi. Gören gözlerin, gören gönüllerin filmi. Böyle giderse yakın planlar ve zoomlarla özdeşleşecek olan Tom Ford'dan bir ilk film olarak pek bi dokunaklı, pek bi incelikli, pek bi hüzünlü film. Şahane oyuncuların resmi geçit yapmasını geçtim, bir tek Julianne Moore'u yadırgadım çünkü her filmde sevemiyorum onu, görsel şölen etkisinin hikayeyi gölgelemediği ya da estetik kaygısının filmin içselliğini geri planda bırakmadığı bir film olarak da takdirimi kazandı A Single Man. Colin Firth'ün belki de en iyi performansını izlediğimiz, Matthew Goode ve Nicholas Hoult'un da "biz geliyoruz" naraları attığı, bazı eşcinsel temalı filmlerle dizilerde olduğu gibi ille de "göstere göstere" bir tavır takınmayan, kimi zaman da yönetmeninin modacı olması etkisini biraz fazla hissettirse de ve stilize bir hava taşısa da, bir insanın bir günde tüm hayatını özetlemesi ve kendisiyle, geçmişiyle, aşklarıyla, yaşamla, ölümle hesaplaşmasını içli bir şekilde anlatan bir filmdi ve beklentilerimi karşıladı bu vesileyle.
The Dreamers fazlasıyla "göstere göstere" bir tavır takınan bir film. Gerçi Bertolucci söz konusu olunca çok şaşırmamak lazım bu tavra ya da filmin iki erkek kahramanı "derin mevzulara" girerken, kadın kahramanın arada sadece oyunbazlıklarıyla ve hileleriyle ortalarda sere serpe dolaşma işlevi görmesine. A Bout de Souffle, Bande a Part ve Freaks gibi filmlere yapılan göndermeleriyle, evin içinde sonsuza dek uzayıp gidiyormuş hissi veren kitaplıklarıyla ve fondaki Jimi Hendrix melodisiyle daha çok aklımda kalan bir film oldu Dreamers, Louis Garrel ve Eva Green ikilisi dışında tabi. "Oyuncular bahane gerisi şahane" diyenler için bir şey diyemeyeceğim ama 68 olaylarıyla devrim tartışmalarının geri planda kaldığı bir gerçek. "Ensest" denen zorlu temanın düşündürücülüğü de cabası. İlle de "bir kadın-iki erkek ve yaşasın devrim" temalı bir film arıyorsanız Edukators çok daha iyiydi bu konuda.

8 yorum:

komposto dedi ki...

a single man, gözlerin filmiydi. sana da öyle geldi mi bilmiyorum ama müzikleri de gerçekten muhteşemdi.

Sera dedi ki...

gözlere ayrı bir önem verdiği bir gerçek Tom Ford'un. Müzikleri de dikkatimi çekmişti evet.

cagin dedi ki...

Dreamers'i bes sene kadar once ilk izledigimde ne kadar heyecanlandigimi hatirliyorum; sonrasinda da belli donemlerde tekrar tekrar dondum bu filme...

En iyisi bende iz birakan bazi karelerden bahsediyim: aklima ilk geleni, Isabelle'le Matthew mutfakta, yerde sevisirken Theo'nun yumurta kirma sahnesi ve bu sahnenin absurdlugu... Absurd simdiye kadar gordugum kadariyla verilmesi/aktarilmasi guc bir duygu (ya da kavram, her neyse); kolayca yapayliga kayma tehlikesinin yaninda absurd/sacma ile salakca olanin arasindaki ince ayrim bunun baslica nedeni (bence) ve o sahne bu yuzden cok basarili (Coffee and Cigarettes'i de bu yuzden sevmistim)...

Sonra tabi, 60larda yasayan insanlarin sinema tutkusu var: bu, surekli film indirip onlari evde izleyenler icin birsey ifade etmeyebilir ama Onat Kutlar'in Turkiye'deki ilk sinematek'i acma hikayesini okuyanlar/bilenler seveceklerdir (sevmeyedebilirler tabi, kesin yargilardan kacinmak lazim)...

Bende en cok etki birakan kismi, Theo'yla Isabelle'in oynadiklari "What film?" oyunu; insanlari analiz eden, bize hayati anlatan kitaplar, filmler her yerdedir ama yeni, yepyeni bir yasam tarzi oneren/gosterenler cok azdir. Iste Theo'yla Isabelle'in yasami da boylesi bir yasam onerisi'dir ve degerlidir. "New York Herald Tribune", "we accept him, one of us" ve muzedeki kosma sahneleri zaten asmistir ve benim ovgume ihtiyaclari yok tabi ki...

Gelelim bir kadin-iki erkek hikayesine... Edukators (aklimda kaldigi oranda) devrimsel yonu agir basan bir filmdi, en azindan beni heyecanlandiran yani oydu ve insan iliskileri acisindan cok bir etkileyici tarafi yoktu... Jules ve Jim artik klasiktir ve onu ornek vermek abes kacacaktir; ama mesela Francois Ozon'un Havuz'unu sevmistim o acidan (bir erkek-iki kadin)... Dreamers'taki iliski baska bir kategoridedir bence; iyi analiz edecegimi dusunmedigimden es gecelim...

Son olarak, Matthew o kadar iticiydi ki filmde, Theo'yla olan books/a book tartismasinda Matthew'in hakli oldugunu bildigim halde inatla Theo'nun tarafini tutmustum... son sahnede, Isabelle Theo'yla gidince yine bir mutluluk tabi...oyle iste...

Sera dedi ki...

Sinemasal açıdan 60'lı yılların büyüsü maalesef bir daha asla geri gelmeyecek. Dünya sürekli değişiyor, insanlar yemek-içecek tüketir gibi tüketiyorlar filmleri de. Dreamers'ın en çok aklımda kalan yanının üçünün oynadıkları sinema oyunları ve göndermeleri olduğunu bu yüzden belirtmiştim.

Coffee and Cigarettes'i ben de çok sevmiştim ama Dreamers'daki bahsettiğiniz sahne benim için absürdlükten çok provoke ediciydi. Filmde sevdiğim "an"lar çoktu ama söylediğiniz kadar etkilemedi beni bir bütün olarak. Jules ve Jim'in dışında Bande A Part ve Kadın Kadındır da favori klasiklerimdendir.

Matthew bence de iticiydi gerçekten. Son sahne bir zafer anıydı bu açıdan ama ikilinin politik eyleme bakış açısı tartışılır tabi.

Lou dedi ki...

Yazımda blogunuzun adı geçiyor..

http://april-ls.blogspot.com/2010/07/kultur-sanat-bloglar-lounun-en.html

Sera dedi ki...

teşekkür ederim. pek aktif değilim gerçi bu aralar.

ahmet dedi ki...

sera niye yazmıyorsunuz uzun zamandır? özledik valla. kpss mağduru musunuz yoksa benim gibi?

Sera dedi ki...

öyleyim evet. ayrıca hiç yazasım yok.