
Somewhere
Sofia Coppola'nın yeni filmini izlerken, elimde olmayarak bir parça hayal kırıklığına uğradım. Coppola'nın Lost In Translation'daki "kalabalıklar içindeki yalnızlıklar" hissiyatındaki havasına dönmesine sevinmeme rağmen. Günlük hayatın basit detaylarına odaklanmasındaki çarpıcılık güzeldi güzel olmasına, ünlü bir aktörün ikiyüzlülükler içindeki yalnızlığını ve otel odalarının soğukluğunu vurgulaması da, fakat bir şey eksikti işte. Filmin son derece ağır temposu da, bir Lost In Translation-sever olmama rağmen bu kez tuz biber ekti. Ağır tempolu film var, ağır tempolu film var sanki? Elle Fanning'le Stephen Dorff'a bayıldığımı söylemem lazım ama. Stephen Dorff'un çok fazla bilinmeyen bir iyi oyuncu olduğuna inanmışımdır öteden beri. Elle Fanning'in duruluğu da geleceğinin parlak olduğunu haber veriyor bize. Resimdeki sahne açık ara farkla favorim.

Last Night
Tanınmış oyuncularından güç almaya çalışan bir "ilişkiler yumağı" filmi. Closer olmaya çalışıyor ama başaramıyor. Aldatmayı şık ve sıradan göstermesi de cabası. Evet, film iyi ki ahlakçı bir yöne sapmıyor ve sadakat kavramını sorguluyor ama, "acaba diğer adamla kalsaydı her şey daha mı farklı olurdu" şeklindeki sorgulamalar bir süre sonra kabak tadı veriyor. Dediğim gibi, Closer gibi keskin bir filmden sonra yeni bir şey söylediğini iddia edemeyiz Last Night'ın. Filmin artıları ise, az mekanda ve kısa bir sürede geçmesi ile oyuncuların ellerinden geleni yapması diyebiliriz. Yine de can sıkıcı bir film ve kadınla erkeğin aldatma şeklini gösterişini cinsiyetçi bulanlar da olacaktır. Keira Knightley'nin oyunculuğu gitgide ilerliyor. Sam Worthington'ın özel bir yanı yok ama rolüne uyduğunu söyleyebiliriz. Eva Mendes hep aynı aşüfte rollerinden sıkılmamış gibi görünüyor. Guillaume Canet güzel gülüyor ve çok güzel ağlıyor.

Red Road
Andrea Arnold'ın Fish Tank'ten önceki filmi olan Red Road'u Fish Tank kadar sevdiğimi söyleyemem ama insanda rahatsız edicilikle sıkıntı, çarpıcılıkla duygusallık arasında gidip gelen değişik duygular uyandırıyor. Red Road biraz İskandinav filmlerini andırıyor. Glasgow'un soğuk atmosferi hikayeye ve karakterlere de yansıyor. Filmin ikinci yarısındaki ahlaki ikilem ve vicdan ilişkisi tartışmalı denebilir. Andrea Arnold'ın ana karakterine olan mesafeli yaklaşımı aslında doğal karşılanmalı, çünkü soğuk Kuzey Avrupalıların ruh halini yansıtmak bunu gerektiriyor belki de. Yine de insan, kadının eskiden yaşadığı acının intikamını garip bir yöntemle alışının nedenlerini ve hissiyatını daha yakından görmek, anlamak istiyor. Kadının intikam biçimi fazla dolambaçlı ve gereksiz ayrıntılarla dolu.
2 yorum:
Bu Fanning kardeşleri çok beğeniyorum ben.
ben de küçüğünü daha çok sevmeye başladım ama ikisi de oldukça yetenekli.
Yorum Gönder