Tim O'Brien'ın Taşıdıkları Şeyler adlı romanını henüz okumadım ve Paris Yolunda'ya da sahaflardan birine rastlayınca, ilk seçimim bu oldu. Paris Yolunda, asıl adıyla "Going After Cacciato", Er Ryan'ı Kurtarmak ile İnce Kırmızı Hat arasında bir kıvam tutturan bir Vietnam Savaşı, asker, yolculuk romanı. Cacciato adlı kaçak bir askerin geri getirilme yolculuğuna çıkan, fakat çıktıkları yolculukla amaçlarını aşan bir grup askerin içsel yolculuğunu anlatıyor da diyebiliriz Paris Yolunda için. Geçtikleri tüm o ülkeler, karşılaştıkları insanlar, özellikle İran'da yaşadıkları rahatsız edici deneyimler ve en son Paris'te ipin koptuğu an'dan sonra, yazar, gerçekle hayalin iç içe geçtiği bir romana dönüştürüyor Paris Yolunda'yı ve böyle bir tavır takınmasaydı, bu denli iyi yazılmış bir kitabı daha çok severdim. Varılan son değil, yolculuksa eğer önemli olan, son sayfalara takılmamam gerekirdi ama elimde değil. Şımarık bir okura dönüştüm son zamanlarda belli ki.
Anlatıcı Paul Berlin'in tavşan deliğine düşmüş bir Alice'i de anımsattığı romanın, yukarıda yazdığım gibi, yalnızca bir Vietnam Savaşı romanı olmadığını, aynı zamanda savaşın anlamsızlığının nefis bir üslupla kaleme alındığı bir yolculuk romanı olduğunu tekrar belirtmek isterim.
"Düşçü, bir insan değildir. Tarafsız bir yaratıktır. Bir varlıktan ziyade, bir gölge gibidir. Aydıınlıktan sakınan, izbe ve tenha yerlerde yaşayan bir gölge.Ya da kendi kabuğuna çekilmiş bir salyangoz veya bir kaplumbağa gibi bir şey."
Bir süredir erteliyorum Beyaz Geceler'i okumayı çünkü okunmayı bekleyen Dostoyevski kitapları giderek azalıyor. Benim açımdan Beyaz Geceler, yalnız bir düşçünün romanı. İmkansız aşk öyküsü ise işin yalnızca sosu. Büyük bir roman, bu denli yalın yazılmasına karşın, bir o kadar da derin ve içe işleyen bir etki bırakır insanda. Saint Petersburg'a gitme isteği de uyandırır bir yandan. Dostoyevski, Nabokov gibi biçimsel oyunlara başvurmaya gerek duymayan bir yazardı, ki onu da severim. Yine de, Orhan Pamuk'un Saf ve Düşünceli Romancı adlı denemesini okumadan önce, Dostoyevski'de tasvir kullanımının yok denecek kadar az olduğunu fark etmemiştim. Doludizgin diyaloglara ve insanı anlama açısından kilit romanlarına o denli büyülenerek odaklanıyor ki okur, gerisini düşünmeye bile çekiniyor. Beyaz Geceler'in ardından, bir o kadar içli Yufka Yürekli adlı öyküsü ile, o büyük, karanlık romanlarındaki etkiyi anımsatan Ev Sahibesi adlı öyküsünü de okudum. Özellikle ikincisinde, Cinler'le Karamazof Kardeşler'in rahatsız edici ve gizemli yanlarından çok şey yakalanabilir. Dostoyevski'yi ilk kez okuyan, okuyacak olanların ne kadar şanslı olduklarından bihaber oluşu ise, hayatın cilvelerinden biri.
Nabokov demişken, Nabokov'la Dostoyevski arasındaki o bitmek bilmeyen tartışmalar, karşılaştırmalar ve farklılıklar geliyor aklıma. Neden birini birine tercih etmek zorundaymışız gibi hissettirirler ki? Yaz sonunda nihayet okuduğum Lolita'nın ardından elime hangi kitabı alsam yavan gelmişti. Ne okusam boştu Lolita'nın ardından. Kubrick'in sinema versiyonunu da izlemiştim ve yönetmeni Kubrick bile olsa ve çoğu insan filmi başyapıt diye anmaktan bıkmasa da, özellikle kitabın okunuşunun ardından izlenince, bazı romanların sinemaya uyarlanamayacak oluşunun gerçek bir örneğini görmüştüm karşımda. Peter Sellers hariç, çünkü Humbert Humbert'i bile oynatabilirlermiş isteseler kendisine.
Bir romanı sevmek için ana karakteri sevmenin gerekli olmayışını vurgulayan romanlardan biri Lolita, tıpkı Celine'in Gecenin Sonuna Yolculuk'u gibi. Romanın kendisi de, ister istemez o muhteşem şiirsel diline rağmen çelişkili duygular uyandırıyor. Çok hüzünlü bir roman esasında Lolita. Humbert Humbert açısından değil, Dolores'in kayıp giden yaşamı açısından hüzünlü. Lolita, okura yaşattığı deneyimle, ölmeden önce mutlaka okunması gereken kitaplardan biri. Sanat bir Lolita romanıdır belki de.

4 yorum:
"Yaz sonunda nihayet okuduğum Lolita'nın ardından elime hangi kitabı alsam yavan gelmişti. Ne okusam boştu Lolita'nın ardından."
Lolita'dan sonra okuduğum Nabokov kitaplarının çoğundan Lolita'dan aldığım zevkin yarısı bile alamadım (Henüz Ada ya da Arzu ve Solgun Ateş'i okumadım ama). Bazen başyapıtı sona bırakmak gerek lazım diye düşünüyorum bu yüzden, Dostoyevski'nin ilk dönem romanlarını okurken mesela. Bazen de başyapıtı önce okumak iyi diyorum, Murakami'nin her yeni romanını elime aldığımda Zemberekkuşu'na yaklaşıp yaklaşamayacağını merak ederek heyecandan yerimde duramadığımda mesela.
Sebastian Knight'ı da sevmiştim ama Lolita'nın bıraktığı etkinin bambaşka olduğu da bir gerçek. Ayrıca seni burada görmek harika :)
"Ben hep buradayım Sevgili Sera, sen neredesin?" geyiğini yapmasam ölürüm şimdi. :))
Nabokov ve Dostoyevski'yi bir arada görünce dayanamadım. Ama asıl merak ettiğim Günday hakkında diyeceklerin. :) Yakın zamanda geri dönmeyi düşünüyorum yani. :P
"Buradaysan ben niye göremiyorum" diyesim geldi bak şimdi :))
Günday ya da Barış Bıçakçı hakkında bir yazı yazasım yok. Herkes her şeyi yazmış zaten. Yalnızca, Günday'ın romanındaki tesadüflerin biraz fazlaca kaçtığını ve keskin dilinin yer yer beni rahatsız ettiğini söyleyebilirim, yine de elimden bırakamadım Az'ı ve romanın ikinci yarısını (erkek olan Derda'nın öyküsünü) daha çok sevdiğimi ekleyim. Yüksek lisans dönemimde okumaya kalkıp pek de başarılı olamadığım Tutunamayanlar'ı da yeniden deneme isteği uyandırdı ama Tehlikeli Oyunlar'a pek ısınamadığımdan çekiniyorum yine de.
Barış Bıçakçı'yı ilk kez okudum Sinek Isırıklarının Müellifi'yle ve bol bol altını çizdim cümlelerinin, karakterin bekleme sürecinde ve birçok şeye bakış açısında kendimden çok şey buldum. Sonuçta her iki yazarın da diğer kitaplarına da bulaşmakta bir sakınca görmüyorum. :)
Yorum Gönder