Pazartesi, Kasım 21, 2011

Kıstırılmış Çocuklar

Arka planında sosyal bir gerçekliğe dokunduran filmlerin ana karakteri çocuksa, o filmler çoğunlukla hayal kırıklığı yaratmıyor. Ben de bu yazıyla, geçen aylarda izlediğim filmlerin arasından, yaşamın en özgür dönemi olması gereken çocukluklarını kıstırılmış bir şekilde yaşamak zorunda kalan çocukları konu edinen filmlerden ufak bir derleme yaptım.

A Brand New Life/Yepyeni Bir Hayat

Koreli yönetmen Ounie Lecomte, babası tarafından yetimhaneye bırakılıp terk edilen bir kız çocuğunun öyküsünü anlatıyor. Filmin çok büyük bir kısmı yetimhanede geçiyor ama aklınıza, Oliver Twist, Jane Eyre tarzı buram buram bir melodram havası gelmesin. Evet, o sevdiğimiz klasiklere benzeyen bir melodram melodram olmasına ama, daha çok psikolojik açıdan anlatıldığı için küçük kızın ve yetimhanedeki diğer kızların evlat edilmelerine kadar olan öyküleri, daha çok sarsıyor insanı. Bir çocuğun terk edilmişlikle, acıyla baş edebilme ve uyum sağlamaya çalışma öyküsü olmasının yanısıra, batılı zenginlerin doğuyu, doğunun muhtaç çocukları üzerinden sömürmesini de mesafeli bir dille eleştiriyor. Fakir çocuklara lütuf yaptığını düşünen zengin, çocuksuz, batılı çiftler o kadar da masum değiller. Aralarından en sevimli çocuğu seçmenin ardındaki o kokuşmuşluk vuruyor insanı. Belki yönetmenin kendisi de, evlat edinilip Fransa'ya götürülen o çocuklardan biriydi, kimbilir.

Sin Nombre/İsimsiz

Meksika'daki çocuk çetelerinin ve kaçak göçmenlerin öyküsünü anlatan Sin Nombre, Cidade de Deus (Tanrıkent) ile Amores Perros (Paramparça Aşklar Köpekler) gibi başyapıtları anımsatıyor. Çocukluğunu yaşayamama kavramı, çocuk çeteleriyle bambaşka bir anlam kazanıyor. Çetenin kabulüyle ergenliğe giriş arasındaki o bağlantı, kendilerince bir çocuk krallığı yarattığını sanan çocukların ancak şiddetle var olabildiği bir ortamda geçiyor. Önce iki öykü paralel olarak anlatılırken, karakterlerin yollarının kesişmesinin ardından buruk bir kaçış yolculuğuna dönüşüyor Sin Nombre. Filmin beni asıl etkileyen yanıysa, kaçınılmaz bir biçimde birçok rahatsız edici sahneye sahip çetedeki çocukların mücadelesinden çok, ABD'ye yasadışı yollardan girmeye çalışan kaçak göçmenlerin öyküsüydü. Winterbottom'ın In This World'ünü de akla getiriyor bu açıdan. Gidecekleri yerde neyle karşılaşacaklarını bilmeden, büyük ihtimalle vardıklarında daha da çok sömürüleceklerini bile bile, buruk bir umut beslemeye devam ediyor insanlar ve izlerken tek yapabildiğimiz ise, tüm bu sisteme küfürü basmaktan başka bir şey olmuyor. Kaçak bir göçmen kız olmanın zorlukları ise çok daha fazla. Bir hayatta kalma yolculuğu, üstüne bir de etkileyici bir sinematografiyle anlatıılıyor. Yönetmen Cary Fukunaga, denilen o ki, iki yıl boyunca göçmenlerle tren yolculukları gerçekleştirmiş. Bu filmin ardından, enteresan bir biçimde Jane Eyre'ın yeni sinema versiyonu kendisine emanet edildi. Bir City of God olmasa da, işlediği konuların hakkını veren bir yapım Sin Nombre.

Tomboy/Erkek Fatma

Tomboy, çocukluktaki cinsiyet rolleri üzerine gerçekçi ve yalın bir film. Yeni taşındıkları mahallede, erkek gibi giyinip kendisini bir erkek olarak tanıtan Laura'nın kıstırılmışlığı izleyiciyi düşündürüyor. Çocukların oyunları, birbirlerinden beklentileri ve aralarındaki diyaloglar hepimizin çocukken yaşadıklarına benziyor. Ailenin ve çocukların tepkileri, iki kız kardeşin ilişkisi hep olması gerektiği biçimde anlatılmış. Laura'nın erkek gibi davranma çabası, futbol oynama isteğiyle başlıyor. Kızlar futbol oynamaz, erkekler bebeklerle oynamaz şeklindeki yazılı olmayan kurallar, ötekileştirmeyi daha çocukken başlatıyor. Yönetmen Céline Sciamma, Laura'nın ileride nasıl bir kimlik bunalımına düşeceği ya da olası cinsel tercihleri üzerinde durmadan filmin ucunu açık bırakıyor ve iyi ki öyle yapıyor bence yalnızca çocuk olma özgürlüğüne odaklanarak.


Rosso Come Il Cielo/Gökyüzü Kadar Kırmızı

Bir ev kazasının ardından görme yetisini büyük ölçüde yitiren bir çocuğun, kendisi gibi görme engelli çocukların okuduğu bir okula gönderilmesi, her açıdan sınırlı bir ortam olan bu okulda yaratıcılığını kullanarak kendine bir yer açma, kişiliğini ortaya koyma ve çocukluğun getirdiği o çok sevdiğimiz bakış açısını yansıtma çabasını anlatan Rosso Come Il Cielo, İtalyan yapımı ve gerçek bir hikayeden uyarlama. Bir çocuğun kıstırılmışlığı, yaratıcılığının yok sayıldığı, o her yerde karşımıza çıkan önyargılı ve tutucu yaşlı rahip karakterinin karşısındaki inadı, görme engeli düşünüldüğünde daha çok etkiliyor insanı. "Fiziksel engel nedir ki, sosyal engellerin, sosyal baskıların karşısında" demeye getiren bir film var karşımızda. 70'lerin İtalyası ile sinema sevgisi de arka planda dikkat çeken diğer unsurlar. O sinema sevgisinden unutulmaz bir öykü çıkıyor görme engelli çocukların projesi sayesinde. Bunların dışında, çok fazla ispiyon vermeden başka türlü nasıl anlatılır bu film, bilemedim. Tüm çocuk oyuncuların harika oynadığını ve aldığı tüm ödülleri de hak ettiğini ekleyim.

3 yorum:

pelinpembesi dedi ki...

tomboy'u seyrettim yalnızca. çocuklardaki gerçeklik oöldukça acı verici geliyor bana. diğerlerini de bulup seyredeceğim.

CuRock dedi ki...

Başlığı görünce ilk aklıma dogtooth geldi. Tamamen kıstırılmışlardı. Genç olmalarına rağmen çocuksu davranışları da vardı diyerek zorlayarak bu kategoriye sokuyorum dogtooth'u :)Eklemeden edemeyeceğim bir diğer film ise Grave of the butterflies. İzlememin üzerinden onca zaman geçmesine rağmen kızın sesi hala kulaklarımda :(
Yazdıgın filmlerden Sin nombre yi listeme ekliyorum. teşekkürler

Sera dedi ki...

Buket: İşte o çocuklar yüzünden bu filmlerden de daha fazla etkileniyoruz.

CuRock: Dogtooth çok rahatsız edici gelmişti ve sinema dili olarak da pek bana hitap etmemişti. Zaten sonuna kadar dayanamamıştım. Grave of The Fireflies en sevdiğim animasyonlardan biridir. Çok hüzünlü ve o ateşböceklerinin arasında kalan kızı ben de hiç unutamam.