Melancholia
Lars von Trier hiç de öyle bayıldığım bir yönetmen değildir. Breaking The Waves'den çok etkilenmiştim etkilenmesine ama duygusal baskılarla iç içe işlenen sosyal sömürülerin ele alınışındaki rahatsız edicilik hissi, artık yeter dedirten hikaye gidişatları, buram buram aşırılık ve cinsiyetçilik kokan bir sinema demek Trier benim açımdan. Melancholia'yı iyi ki izlemişim diyorum bu açıdan, zira görselliğiyle ve finaliyle etkileyici bir sinema örneği. Aslında daha çok düğün sahnelerinden sonra gelen kısmı, Kristen Dunst'ın bölümünden çok Charlotte Gainsbourg'un bölümünü sevdim. Nevrotik ve anlaşılmaz Justine'i sevebilmek imkansız gibi bir şey zaten. Yine de, dünyanın sonunda ve yok oluşumuzun yaklaşmasında rahatlatıcı bir şeylerin olduğu fikrine zaman zaman kapılan biri olarak, Justine'in yaklaşan felakete olan tepkisini, Claire'in klasik tepkilerinden daha çok benimsediğimi de eklemem gerek. Bir kere daha içsel bir sinema örneği var karşımızda ve kör gözüm parmağıma diye bağırmıyor bu kez Trier. Dünyanın sonu da ancak bu kadar güzel gösterilebilirdi. Hugo ile birlikte, 2011 film listemde ilk 10'a girerdi daha önce izleyebilseydim.
Hugo
Hem sessiz sinema dönemini işleyeceksin, hem de her yaştan insanı sinemalara çekeceksin. Çocuk filmi görüntüsünde bir saygı duruşu. Hugo'nun Dickensvari öyküsü Georges Melies'in hüzünlü öyküsüyle çakışırken pek güzel set tasarımı, kütüphane, tren istasyonu, saatler, eski fotoğraflar, robotlar, çizimler ve daha bir sürü incelikle ruhumuzu doyurmayı da başardı Scorsese. Aya Yolculuk'un da içinde bulunduğu Melies filmlerini, aşırılıklarla dolu böyle bir zamanda bu kadar insana izletip sevdirebilmek nereden baksan çok zor. O denli kısıtlı bir ortamda o denli yaratıcı filmler çekebilmiş olan Melies'in, her tür imkana sahip olduğumuz halde aynılıktan boğulduğumuz günümüzde örnek alınması dileğiyle. Beni tek rahatsız eden, Hugo'yla istasyon görevlisinin kaç-kovala sahnelerinin ve ikisi arasındaki Dickensvari mücadelenin fazla uzamasıydı fakat 3 boyutlu ve
çocukları da sinemaya çekmek için tasarlanmış bir filmin böyle sonuçları
da oluyor demek ki maalesef. Çocuk oyuncular Asa Butterfield ve Chloe Moretz filmdeki tüm yetişkin oyunculardan daha iyi performanslar çıkarıyorlar.
Young Adult
Gerek Jason Reitman gerek Diablo Cody tek atımlık barut benim gözümde ve Young Adult'ı izleyince bu düşüncem daha da pekişti. Reitman'ın önceki filmi Up in the Air'da hiç değilse kıyısından köşesinden kapitalist sistemde işsizlik konusu irdeleniyordu her ne kadar film daha çok George Clooney'nin varlığı yüzünden pompalanıp şişirilmiş olsa da.Young Adult'ta ise Diablo Cody'nin etkisiyle lise döneminde sıkışıp kalmış can sıkıcı ve gereksiz bir yazarın hikayesinden başka bir şey bulmak zor. Ergenliğini çoktan devirmiş ama tam anlamıyla bir yetişkin de olamamış, eski sevgilisinin hayatına yeniden girmeye çalışan, pek de başarılı olduğu söylenemeyecek ve egosunu büyüdüğü kasabaya gelip caka satmaya çalışarak tatmin etmeye çalışan bir ilk gençlik kitapları yazarının saçmalıklarını izliyoruz film boyunca ve bu saçma sapan karakterle empati kurmaya çalışmak da nafile bir çaba haline geliyor. Charlize Theron desen zaten bir türlü ısınamamışımdır.. Diablo Cody belli ki lise dönemine takmış kafayı ama bu saplantısını bize de bulaştırmak zorunda değil.
50/50
Kanser olduğunu öğrenen ana karakterimiz, iyi gün dostlarıyla kötü gün dostlarını ilk elden test ediyor bu vesileyle. Kanseri bile bir fırsatçılık aracına dönüştüren batı medeniyetine ilişkin günlük hayat ayrıntılarıydı beni etkileyen filmin duygusal yönünün yanında. Joseph Gordon Levitt'in bundan çok daha iyi bağımsız film performanslarını gördüğümüzden (bkz: Mysterious Skin, Brick, 500 Days of Summer-ki bu sonuncusu bildiğin ana akım oldu art) burada biraz vasat kalmış sanki performansı. Seth Rogen'i de, karakterini de o kadar itici buldum ki, filmde olmasa daha iyi olurdu belki.
A Better Life
Sade anlatımlı bu baba-oğul filmi göçmenliği konu edinen bir dram. Meksikalı baba içimizi dağlıyor kendisi ve oğlu için daha iyi bir hayat uğruna canını dişine takıp insanların ve hayatın kalleşlikleriyle boğuşurken. Oscar'a da hakkıyla aday gösterilen Demian Bichir Soderbergh'in Che'sinden anımsanabilir. Benim kendisiyle tanışıklığım ise Weeds dizisine dayanıyor. Weeds'de buradaki karakterinden o denli taban tabana zıt bir adamı canlandırıyordu ki, A Better Life'taki bu performansını görünce kendisini daha da takdir ettim. Weeds'in şeytana pabucunu ters gidirebilecek mafyöz politikacısı, melul melul bakan bir halk adamı olmuş, şu işe bak. Sözün kısası, yalın ama ister istemez izleyeni etkileyen bir dram A Better Life. Tepelerinde bir Amerikan acımasızlığı varken bu Meksikalıların çilesi bitmez dedirten onlarca filmden biri.
Miss Bala
Miss Bala, sıradan bir Meksikalı genç kızken kötü bir tesadüf sonucunda uyuşturucu kuryeliği yapmak zorunda kalan güzellik kraliçesi adayı genç bir kızın hikayesi. Politik gerilim-aksiyon-dram şeklinde farklı türlerle iç içe girerek ilerliyor film. Yer yer Maria Full of Grace'i de anımsatıyor fakat o filmden çok daha sert olduğu da bir gerçek. Laura gizli polislerle çete savaşlarının ortasında kalıyor. Çetelerin mi, devletin mi, polisin mi daha zalim olduğuna karar vermek Laura gibi bizim için de zor olurken, filmin Laura'nın bakış açısından anlatılması tüm bu mücadeleleri daha da düşündürücü hale getiriyor; sonuçta hangisi Laura'ya farklı davranıyor ki? Oradan oraya korku içinde sürüklenip duran, iradesi çiğnenip geçen, yalnızca bir bedenden ibaret sayılan Laura güzellik yarışmalarının paketlenmiş ortamından çıkıp gerçek bir uyuşturucu paketine dönüşürken erkeklerin savaşında adeta bitkisel hayat yaşıyor. Yönetmenin hareketli kamera kullanımının da, kendi başına sarsıcı olan filmin senaryosunu daha da etkili hale getirdiğini ekleyim. Film bittikten sonra uzun süre etkisinden kurtulmakta zorlandım. Afişte Laura'nın bakışları şimdiden sizi uyarıyor. Meksika'nın bu yılki oscar adayı olan filmin yapımcılardan biri de Gael Garcia Bernal.
...elbette devam edecektir.




3 yorum:
miss bala ilgimi çekti.. ayrıca devamı gecikmeden gelsin pls..
Miss Bala'yı kesin seversin.
Devamını kimbilir ne zaman yazabilirim ama fazla geciktirmemeye çalışırım :)
Miss bala ve beter life i izlemek istiyorum
Devamını sabırsızlıkla bekliyoruz
Eline saglık :))
Yorum Gönder