Cumartesi, Mart 31, 2012
Günahkar Kırmızı Masum Beyaz
Michel Faber'in dev romanı Günahkar Kırmızı Masum Beyaz, Dickens romanları dışında rastlamamızın zor olduğu sert bir Victoria dönemi sunuyor okura. Malum çoğu dönem romanı, her ne kadar kadınların o dönemlerdeki kısır ve seçeneksiz yaşamlarından kesitler sunsalar ve bize bazı unutulmaz kadın karakterler kazandırmış olsalar da, şekerli şuruplu, çiçekli böcekli, güzel elbiseler içindeki güzel kızların güzel malikanelerde geçirdiği eş bulma serüvenlerini ya da Jane Eyre gibi karanlık ve kasvetli mürebbiye hikayelerini anlatıyorlar. Bu açıdan bakıldığında, Günahkar Kırmızı Masum Beyaz'ın son derece sert bir roman olduğu ortada. Sokakların pisliğini okur olarak biz de soluyoruz, o puslu ve gri havada Agnes'la birlikte biz de bunalıyoruz, Sugar'ın yaşadığı adaletsizliklere ve iğrençliklere biz de ortak olup öfkeleniyoruz. Michel Faber'in üslubu üç boyutlu bir film gibi ortak ediyor bize o dönemi tüm çıplaklığıyla. Sokakların sidik kokusunu tuvalet denen icadın bir lüks olarak görüldüğü bir ortamda adeta solumuş kadar oluyoruz. Okura birinci elden sesleniyor kimi zaman Faber ve bu yönüyle Fransız Teğmeninin Kadını'nı andırıyor. Her ne kadar Michel Faber bir John Fowles olmasa da, kadın karakterleri betimleme biçimi de takdire şayan. Fakat vurguladığım gibi, Günahkar Kırmızı Masum Beyaz herkesin sevemeyeceği kadar keskin bir roman. O dönemde yazılamayacak kadar kirli ve iğrenç ayrıntıları tüm açıklığıyla anlatıyor roman.
Michel Faber'in üslubunun dışında, romanın ana karakterinin bir hayat kadını olan Sugar olması değil yalnızca romanı olağandışı kılan. Sugar'ın son derece zeki, kurnaz, ileri görüşlü, gözüpek, yetenekli ve kültürlü olması, hayata ve erkeklere olan öfkesini herkeslerden gizlediği bir intikam romanı yazarak çıkarmaya çalışması ve böylece yazarın da "roman içinde roman" tarzına kimi zaman göz kırpışı romanı nev-i şahsına münhasır kılan unsurlar. Bu "roman içinde roman" kısmına daha çok yer verseydi yazar ve iki öykü paralel ilerleseydi, daha da sürükleyici ve ilgi çekici bir kitap çıkabilirdi ortaya diye de düşünmeden edemedim. Annesi de bir hayat kadını olan Sugar 13 yaşındayken, annesi odasına ilk erkeği soktuğundan ve annesinden asla sevgi ve merhamet görmediğinden alaycı ve kurnaz bir kişiliğe sahip olup çıkmıştır Sugar. Kendisiyle alay eden yaşlı albaya içinden söylediği şu sözler, Sugar'ın alaycılığı ve öfkesi ile romanın tavrı hakkında bir fikir verebilir:
“Göreceğiz bakalım seni frengili bunak salak seni, yeni bir yüzyıl geliyor ve senin türün ölecek!"
Sugar'ın yaşamak zorunda olduğu iğrenç hayat karşısında buna benzer cümleler kurması gayet normal. Sugar bugünleri görseydi, o türün neslinin tükenmesinin hala imkansız olduğunu görebilirdi tabii. Sugar yaratıcı kişiliğini ona tutulan sıradan bir burjuva erkeği olan William Rackham'dan da saklar aynı şekilde. William Rackham son derece kısır ve ortalama bir kişiliğe ve zekaya sahip bir erkek. Sugar'a tutulduğunda onu randevuevinden alıp kendisine ayrı bir ev tutuyor ve babasından devraldığı parfümcülük işini, Sugar'ın kurnaz kişiliği ve yardımları sayesinde ilerletiyor. William başlarda sıradan hatta cazip bile sayılabilecek bir erkek portresi çizerken, olaylar ilerledikçe karısının yaşadıkları karşısındaki beceriksizliğninin, kızına karşı soğukluğunun, Sugar'ın içini bir türlü görememesinin, kendini işine vermesinin ve hırsında boğulmasının, onu giderek daha da sinir bozucu bir karaktere dönüştürdüğünü görüyoruz.
Romanın diğer kadın karakterleri, Sugar'ın metresliğini yaptığı William Rackham'ın karısı, Jane Eyre romanındaki Mr.Rochester'ın tavanarasına kapatılmış karısını hatırlatan bunalımlı Agnes ile hayat kadınlarını topluma kazandırmayı kendine görev edinmiş, o dönemde bir aktivist olmanın zorluklarını hiç kaale almayan ve dönemin sosyete kadınları arasında alay konusu olmasına rağmen cesur görüşleriyle bildiğinden şaşmayan Emmeline Fox'un öyküleri de romana pek çok şey katıyorlar ama Sugar'la ilgili bölümler kadar merak uyandırmıyor öyküleri. Şahsen Agnes'ın hikayesine bazen çok üzülürken bazen de bu sayfaların boğuculuğuna sinirlendim. Agnes şımarık ve naif bir zengin kızı ve tüm kadınlık hallerinden bihaber olduğu için her ayın belli günlerinde delirip sinir krizleri geçirmekte, geçirdiği kanamaları başına gelen çok garip ve geçmeyen bir hastalık sanmaktadır, zira hamileliğinin de pek farkında olmaz aynı şekilde."Çocuk geliyormuş, kimmiş bu çocuk, ne zaman geliyor" şeklindedir tepkileri ve kafayı manastırlara, meleklere, kutsal rahibelere takmıştır. Okuduğumuz kimi bölümlerde, Agnes'ın kendi elbiselerini diken, çok güzel piyano çalan ve günlüklerinden de okuduğumuz kadarıyla çarpıcı bir roman yazabilecek kadar bile yetenekli olduğunu görürüz aslında ve Agnes'ın gidişatının odun kocasının tavırlarıyla birlikte daha da kötüye gitmesi hüzünlü bir akıbete doğru ilerler. William Rackham'ı Sugar'ın görüşlerinin aksine "tüm erkekler kötüdür" genellemesiyle betimlemez yazar. Rackham o dönemde çoğu erkeğin yapacağını yapar, hatta bazen aşırı derecede sabırlı olduğunu bile gözlemleriz. Karısını ve kendisini farklı açılardan sömüren doktorun baskılarına rağmen karısını tımarhaneye göndermeyi reddeder sonuna kadar. Tabii bu tavrında, elaleme rezil olma korkusu da yatmaktadır ama her insan gibi zayıflıklarıyla çelişkileri karşısında ne yapacağını pek bilemez. William Rackham bir canavar değildir, normal bir adamdır fakat kimi zaman, normalliğin tedirgin edici zulmü galip gelir.
Romanın son bölümleri, orta kısımlarından daha akıcı çünkü olaylar bazı bölümlerde çok yavaş ilerliyor. Son bölümlerinde doruk noktasına çıkıyor olaylar ve Sugar'ı, kendi çocukluğunu da sorgulamaya yönelten daha farklı bir hayat bekliyor. Daha fazla ayrıntıya girip de sürpriz vermek istemem ama yazıların küçük ve sıkışık puntoyla basılmasının beni rahatsız ettiğini söylemek zorundayım. 750 sayfalık roman yazılar büyütülse 1000 sayfaya çıkardı belki ama yazıların boyutu açısından daha okur dostu bir romanla karşılaşabilirdik. O arka kapak yazıları da sanki bir Boleyn kızı romanı okuyacakmışız hissi uyandırıyor ancak kitabı bu hevesle alanları kötü bir sürpriz beklediğini eklemem gerekir. Bu komplike roman daha etkili bir arka kapak yazısını hak ediyor fikrimce.
The Crimson Petal and The White
Romanın 4 bölümlük BBC uyarlamasından da bahsetmemek olmaz. Dizinin pek çok BBC yapımı gibi sadık bir roman uyarlaması olduğunu, Faber'in kirli detaylarını başarıyla yansıttığını, Sugar'ın derisinin dökülmesinden tutun sokakların pisliğini etkileyici bir sinematografiyle izlediğimizi, Londra'nın pis sokaklarına gitmiş kadar olduğumuzu ve hatta kimi zaman romandan daha etkileyici bir hale geldiğini bile söyleyebiliriz. Romanda bazen boğucu bulduğum Agnes'ın hikayesi örneğin dizide beni daha çok sarstı ve etkiledi. Sugar'ı çeşitli dönem dizileriyle filmlerinden (en bilineni Atonement-Kefaret'tir) aşina olduğumuz Romola Garai canlandırırken adeta döktürüyor aktris. Zira İngiliz seyirciler dizi başladığında Romola Garai'yi görünce Emma gibi eğlenceli ve klasik bir dönem dizisi izleyeceklerini sanmışlar fakat dizinin içerdiği cinsellik oranı ve sert anlatımla afallayıp kalmışlar. Romola Garai'nin yeteneğini hala keşfetmediyseniz, sırasıyla önce Emma'yı, sonra the Crimson Petal and the White'ı izleyip aradaki farkı görebilirsiniz. Aynı şekilde, The It Crowd adlı komedi dizisinden aşina olduğumuz Chris O'Dowd da, adı geçen komedi dizisinden o denli farklı bir rolde ki, William Rackham'ı tüm zayıflıkları ve zalimlikleriyle öyle gerçekçi bir biçimde ete kemiğe büründürmüş ki, Chris O'Dowd neymiş meğerse dedirtiyor. Diğer oyuncular arasında da tanıdık yüzler var. Agnes rolünde Amanda Hale'in ölçülü oyunculuğu hem romana hem diziye çok şey katarken, Gillian Anderson'ı Sugar'ın annesi rolünde hem soğuk hem eğlenceli tavırlarıyla izliyoruz. Sonuç olarak, romanı okumasanız da hatta belki romanı okuyup da sevmemiş olsanız dahi, dizinin de kendi başına etkileyici olduğunu ve diziye bir şans verebileceğinizi söyleyebiliriz. Hele o son bölümlerde insanın nutku tutuluyor.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

2 yorum:
Bu TV serisini ben de merak ediyorum epey. Romola Garai'i bir insan nasil sevmez ben tahayyul edemiyorum =) En son Francois Ozon'un 2007 filmi Angel'da izledim. Meger Dirty Dancing 2'de de oynamis yillar once! O filmin de konusu geyik olmakla birlikte kadrosu iyiymis simdi fark ediyorum. Bu gereksiz bilgileri de paylastigim iyi oldu.
Angel'ı izlemedim ama Glorious 39'da harikaydı. The Hour dizisinde oynamış en son Ben Whishaw'la birlikte. O da izlenecekler arasında tabii ki :)
Yorum Gönder