Pazar, Ocak 05, 2014

2013: Diziler

Diziler açısından en verimli yılımı geçirdim. Özellikle bahar aylarında başlayan birkaç yeni dizinin müthişliği bereket getirdi dizi dünyasına. İlk 3'ten sonrakileri sıralamadım. Sıralama yapmak gerçekten hem zor hem de zaman alıyor. Bu kişisel bir yıl sonu değerlendirmesi olduğundan genel bir yazı ve liste olmuştur.

İSPİYONLAR konusunda hazırlıklı olunuz. 

1- BREAKING BAD

Sanmıyorum ki beylik açıklamalar yapmak zorunda kalayım. Her sezonu ile daha da bomba kıvamına gelen ve sonuna kadar tutarlı dizi sayısı dikkatli bakıldığında gayet az. Sırf bize her karakterden beklenecek gerçekçi tavırlar göstererek gereksiz fanboy tuzaklarına düşmedikleri için bile kutlanmalı Vince Gilligan ve ekibi. Yalnızca kurgu açısından değil, karakter gelişimi açısından da ders olarak okutulması gereken dizi. Walter White'ın Scarface'e dönüşürken aslında karakterin kim olduğunu bize efsanevi bir performansla hatırlatan Bryan Cranston, Lady Macbethleşse bir türlü Lady Macbethleşmese bir türlü  millete yaranamayan Skyler'ın arada kalmışlığı, zayıf iradeli sanılsa da hep dizinin en vicdanlı karakteri olan Jesse Pinkman, Hank'in yaşadığı şoklar ve diğerleri. Eski bölümlere göndermelerle dolu sahneler, iç parçalayıcı aile sahneleri, Walter ve Jesse'nin son konuşmaları, Jesse'nin özgürlüğü, tüm oyuncuların döktürmeleri derken baş döndürücü bir yolculuğa çıktık biz de izleyiciler olarak. Unutulmaz bir final sezonu yaşadık. Bir daha aynı tutarlılıkta ve aynı etkiyi yaratacak bir dizinin gelmesi çok zor. Six Feet Under'la birlikte en sevdiğim finale sahip dizi.

 2- AMERICAN HORROR STORY: COVEN

American Horror Story'nin 3.sezonu dizinin şimdiye kadarki en iyi sezonu kesinlikle. Elbette her sahnesinde izleyiciye işkence etme amaçlı, psikopatça, provokatif, "cee" diye korkutan bir korku-gerilim dizisi ve bu minvalde çekilmiş sahneler bekleyenler "ay ne vasaaat, hiç olay yok, zaten bir sürü kadın var, ne de chick-lit tarzı" şeklindeki olsa olsa komik denebilecek bakış açılarıyla beğenmeyecek, benim hiç ısınamadığım, dönem dizisi olarak dikkate değer alt metinleri olsa da yalnızca karakterlerin başına gelen işkence benzeri olaylarıyla izleyiciyi rahatsız etmek amacıyla çekilmiş izlenimi veren 2.sezon Asylum'ı yere göğe koyamayanların Coven'a burun kıvırmaları beklenen bir tavır olacaktır. Çoğu karakter kadın diye de bir diziye "chick-lit gibi" demenin abesliğini en iyi dizilerde bile kadın karakterlerin birer parazit gibi sunulmalarına alışmış izleyicinin görmemesi normal. Halbuki Coven'da Taissa Farmiga-Evan Peters ikilisinin sahnelerine rağmen fangirl'leri memnun etmek adına ilk sezondaki gibi uzun uzun romans yaşatmaya kalkmamışlar. Kadın dayanışmasını vurgulamak amacıyla vıcık vıcık klişe söylemlere de yer vermemişler Coven'da. Jessica Lange-Kathy Bates-iyi ki diziye geldi dediğimiz Angela Bassett üçlüsünün düşmanlığıyla da kadınlar arasındaki çekememezlik doludizgin kaçıklıklarla gayet eğlenceli bir boyuta bile giriyor ırkçılık-sınıf çatışmaları altmetinleri vurgulanırken. Jessica Lange'in adeta yeniden doğduğu malumumuzken ve her göründüğü sahnede dünya dururken, favori münzevimiz Misty Day'in varlığı da diziye çok şey katıyor. Son bölümlerde farklı bir yöne doğru sapan cadıların mücadelesi bakalım nasıl çatlak bir sona varacak.

3- THE HOUR
The Hour'ın vaat ettikleri: özgür basının hayatiliği, ısmarlama haberciliğin etkileri, karanlık ilişkilerin ortasında insanca mücadelelerini sürdürmeye çalışan karakterler, nefis diyaloglar, şahane sinematografi, usta işi oyunculuklar... Hakkında şuraya daha ayrıntılı bir yazı yazmıştım. İlk 3'ten aşağısını kaldırmazdı etki olarak The Hour. 3.sezonunun çekilmeyecek olmasının haksızlığını her seferinde dile getireceğim.

 DİĞERLERİ- HER ZAMANKİLER
(DEVASA İSPİYONLAR KÖŞESİ)

GAME OF THRONES

3. sezon beklediğim kadar vurucu değildi. Kitabı okurken hop oturup hop kalkmıştım. Zaten en önemli gelişmelerin çoğu 4.sezona sarkmış ve sırf bana mı öyle geldi bilmiyorum ama tempo genel olarak yine düşüktü. Diziden memnun kalma katsayım artsın diye de kitapları okumayı bıraktım.

Herkes Red Wedding sayıklıyor. Robb Stark'ın saçma sapan hamlelerinin bu sonucu getireceği çok önceden belli değilmiş gibi. Yeri geldiğinde Cersei'den bile daha acımasız tavırlar göstermesine ve gereksiz kimi hatalarına rağmen Catelyn'in son anlarına üzüldüm. Arya'yı bari görebilseydi. (Pis işkenceci George Martin!) Cersei demişken, Lannisterların geçtiği birçok sahneyi Daenerys ve sıkıcı ejderhalarına tercih ederim. Güçlü ve vicdanlı bir kadın yönetici beklerken aradığımız zırt pırt "ejderhalarım nerede"diye mızmızlanan bir Khaleesi değildi. Gümüş saçlı bembeyaz kızın kölelerin kurtarıcısı olarak göründüğü son sahne gayet sorunluydu. Carice van Hauten'in karizmasına sözüm yok ama Kırmızılı Kadın da bir diğer katlanamadığım kadın. Cersei ve saftirik Sansa arasında bile çok daha incelikli diyaloglar geçiyor. Cersei'nin Sansa'da kendi gençliğini gördüğü sahneler ve Tyrion'la diyalogları > Kırmızılı Kadın, giderek bayıklaşan Khaleesi, her halükarda hayatta kalacak gıcık ve sinsi bir tip örneği olarak Margaery Tyrell. Kıskançlıkları zekasını gölgelemese tek adayım Cersei olurdu. Peki, Jaime Lannister itini bize sevdirdiği için George R.R.Martin'e ne diyelim. (Nikolaj naber canım?) Jon Snow ve Ygritte'in yolculuğu da bu sezondaki diğer favorilerim oldular. Jon Snow sevdiğim karakterler arasında olmasına rağmen genelde sıkılıp bunalırdım onun geçtiği sahnelerde ama bu kez öyle olmadı. Arya'nın yeniden Jaqen H'ghar'la karşılaşmasını nafile yere umut ederken, Bran'in kendini bulmasına sevindim. Greyjoy hariç tüm karakterlerle bir şekilde empati kurabiliyorum ancak Game of Thrones fanatik hayranlık kavramına davetiye çıkaran bir dizi olduğu için hakkındaki yazılardan mümkün olduğunca uzak durmakta fayda var. Şerefsizce ve uyarısız ispiyonlar da tuz biber ekiyor.

MAD MEN

Sally Draper diğer karakterlerin arasından açık ara sivrilerek favori karakterim olur ve dizi bitince Sally Draper spin-off'u olsun diye sayıklamak düşer geriye.

 6. sezon da 4 ve 5.sezonlar kadar iyiydi. Sürekli karizmatik bir tip olarak sunulan aşağılık Don Draper'ın daha ne kadar aşağılık olabileceğini izledik, Megan'a üzülürken daha kötüsünün olabileceğinden korktuk, Betty Draper'ın klasik depresyonlu ev kadını kalıbına farklı şeyler katabileceğini de görerek sevindik, Pete Campbell'la ağzımız yine beş karış açık kaldı, Roger Sterling'in dobralığını ve karizmasını bu sezon sanki daha çok beğendik, Peggy'e bu kez biraz kızdık ve toparlanmasını beklemekteyiz ama en çok Joan'un kendini bulmasına sevindik. Stan'in eğlenceli tavırları olmasa çekilmez o ortam, mutluluğu ve seksiliği başka yerlerde arama Peggy, kendine gel Peggy, özüne dön Peggy.
Tüm karakterlerin hak ettiklerini buldukları efsanevi bir final sezonu bekliyorum.

 BOARDWALK EMPIRE
 Boardwalk Empire'ın 4. sezonunu önceki sezona göre daha çok beğendim. Sırf Richard Harrow'un hikayesi bile bir başyapıt çıkarmaya yeterdi ama bize Chalky White-Narcisse çatışmasını vererek siyahların hikayesini farklı bir yöne götürdü yapımcılar. Nucky'nin bu sezon geri planda kalması ve Al Capone'un öne çıkmaya başlaması isabetli bir karardı. Gönül isterdi ki, Rothstein da geri planda kalmasın, zira dizinin en eğlenceli bölümlerinde hep Rothstein var. Margaret'ın pek ortalarda görünmemesi de iyi miydi kötü müydü karar veremedim. Onun hikayesi Nucky'den ayrıldığından ve bu genel olarak bir mafya dizisi olduğundan bu sezonda az görünmesi normaldi de insan daha sürprizli ve tatmin edici bir akıbet bekliyor. Rothstein'la enteresan ortaklıklar kursalar mesela gayet eğlenceli olabilir. Nelson van Alden'ın psikopatlık kökenlerine döndüğü sezon olarak da anımsayabiliriz bu sezonu. Önceki sezonda geri planda kalmıştı kendisi. Dizide en uyuz olduğum karakter o gerçi. Bir de Eli Thompson. Maçolardan bıktım. (Evet yanlış dizide olduğumun farkındayım bu hususta ama işte efsanevi birkaç karakterin varlığı ve iyi bir sinema tadında olması karşı koymayı güçleştiriyor.) Gillian Darmody'nin düşüşüne tanık olurken başına gelenlere üzülmesem de, dizinin seksistliğinin öne çıktığı bölümler olarak düşündürücüydü Gillian'ın hikayesi. Patricia Arquette'in varlığından otantiklikten fazlasını bekliyorum. Sezon finali bazılarına durağan gelebilir. Etki açısından daha iyi bir sezon finaliydi bence. Chicago öne çıkacaktır artık sanırım.

DOWNTON ABBEY
 Vasat sayılabilecek bir 4.sezondu. Bu vasatlık olaylı günlerin ve trajedilerin bariz olarak daha az olmasından değil, sanki bazı sahnelerin sadece dizi uzasın diye çekilmiş olduğu izlenimi vermesinden ileri geliyordu daha çok sanki. Ya da sevdiğim karakterler gidince ilgimi yitirmiş de olabilirim. Edith'in sırasıyla mutluluğu ve mutsuzluğu yaşaması, Anna'nın başına gelenler (içim şişti), Mary'nin toparlanma çabaları derken 4.sezon finalini korka korka izledik ama neyse ki korktuğumuz başımıza gelmedi. "Mary'e yeni aşk bulalım" muhabbeti de gerçekçi bir temele bağlandığına göre yolumuza devam edebiliriz. Mary Crawley'nin otokontrolü hayranlık uyandırmaya devam edecek gelecek sezonda da. Violet Grantham ve Isobel Crawley'nin diyalogları ise yine en şenlikli bölümlerdi. Thomas bi rahat dursa ya da farklı bir arka plan öyküsü yazsalar ona keşke. Gidenlerin yerini hiçbir şey tutmadı.

SUPERNATURAL
Meleklerin düşüşüyle ortalık şenlendi şenlenmesine ama Castiel'in vicdan muhasebesini biraz fazla uzattılar. Winchesterlar açısından ikircikli bir 8 ve 9.sezon izliyoruz. İki kardeşin arasındaki efsanevi bağın ekseninde artık kült hale gelen, bir yirmi sezon daha olsa yine izleyeceğim bir fantastik-gerilim dizisi olarak yine şaşırtmadı yapımcılar ve Dean'in küçük kardeşini kolladığı bölümler izlettiler bize bolca. Ben şikayetçi değilim. Sam'in sırf becerikli bir avcı olarak öne sürüldüğü sahneler sıkıcı oluyor. Biraz çelişki, gözyaşı, içindeki şeytanlarla boğuştuğu sahneler izlememiz lazım ki Sam robotlaşmasın. Yalnızca Dean'in artık biraz eğlenmesini istiyorum. Mücadele hep mücadele nereye kadar içi şişti zavallının. Crowley'i bu sezonda daha sık görmemiz iyi bir şey ama olan yine masumlara oldu; peki şimdi ne yapacağız? Meleklere dönersek, tüm bu iktidar ilişkilerinde iblisleri mumla arar olduk. Bu dizi fox'da yayınlansa, "yaşasın kilise kardeşliğimiz" diye ikiyüzlü dindarlığı yücelten tonla altmetni olurdu ama neyse ki korktuğumuz başımıza gelmiyor.  Kalleş melekler! Sahi, bir de Charlie geri gelmeli ve Battlestar Galactica'nın Halo'sunu yine görelim dizide.
 
 TRUE BLOOD
 6. sezon 2.sezonla birlikte favori sezonum oldu. HBO soap operalı seks sahneleri izleteceğim diye bayık ve ağlak sahneler izletmeye kalkmadı bize pek fazla bu sezon. Sadece zaman geçsin diye gösterilen karakterleri azaltıp kimi zaman da şaşırtarak hedefi on ikiden vurmayı başarmışlar.
 Toplumdaki azınlıklar olarak vampirlerin toplama kamplarında heba olup zor durumda kaldıkları bölümler pek geyik ve eğlenceliydi. Kurtadamlar gayet sıkıcıydı ama işte Alcide için katlandık. Lafayette'in kilit sahneleri ve Jessica'nın acemilikleri seyirlikti her zamanki gibi. Warlow olayını da çok uzatmadılar neyse ki. 7. sezon Eric Northman'sız olursa çok ayıp olur yalnız. Onun yerine Tara ölsün. Pam ve Eric sahneleri > Diğer her şey.  Final sezonunun dandik olmaması dileğiyle.

YENİLER:

ORPHAN BLACK
Rastgele bir bilimkurgu dizisidir diye başta izlemekten kaçındığım Orphan Black nefis bir dizi çıktı. Sarah Manning ve diğer klonların öykülerinden daha onlarca dizi çıkabilecekken, tek bir dizide bize iyi bir diziden bekleyebileceğimiz birçok şeyi aynı anda veriyor Orphan Black. Bilimkurgu etkili ve aksiyonlu sahneleri de var diye ödüllerde görmezden gelinmesi ise saçmalık. Aynı şeyi Fringe'de John Noble'a da yapmışlardı. Oyunculuk dersi veren Tatiana Maslany'i Altın Küre'ye aday gösterdiler son gelişme olarak. (Ödülleri önemsediğimden değil, iyi oyunculuğun ve iyi işlerin daha çok ön plana çıkması gerektiğini düşündüğümden böyle mızmızlanıyorum.) Dramatik yanı görmezden gelinecek gibi değil Orphan Black'in ve bazı noktalarda saçmalamazsa seyirciyi sonuna kadar şaşırtmayı sürdürecek gibi görünüyor. Sağlam ve tutarlı kadın hikayelerini hala mumla ararken bu dizinin varlığı kalite açısından da büyük şans. 

THE AMERICANS
Yılın en hafife alınan dizisi The Americans. 2013'ün en iyi dizilerinden biri oysa. Aynı zamanda en iyi pilot bölümlerden birine sahip olan The Americans'da aksiyonsa aksiyon, dramsa dram, şehvetse şehvet, sevgiyse sevgi, politikaysa politika, oyunculuksa oyunculuk, özense özen, atmosferse atmosfer ne ararsanız var. Hayır abartmıyorum, bu dizi Homeland'den daha bile doyurucu olacak bir  çokkatmanlılığa sahip. Hiçbir ajan dizisinden ve filminden bu tadı alamamışımdır. İki ana karakteri Elizabeth ve Philip'i öne çıkaracağım diye yan karakterlerinden ödün vermemesi de artı puan.

Orphan Black, The Americans ve The Hour'la ilgili biraz daha ayrıntılı yazım şurada mevcut. 

HANNIBAL

Buram buram kalite kokan bir başka yeni dizi. Tüm o yemek kokularından başınız döndüyse ama demek! 
Hannibal ve Will Graham'den bahsetmeden önce şöyle bir silkinmek gerekiyor. Farkındaysanız ilk sezon daha çok Will Graham odaklıydı. İyi ki de öyleydi. Ortalık içlerindeki karanlığı bulacaklar diye saçmalayan onlarca hödük herifle doluyken, Will Graham karakter tahlilinin dibiydi. Hugh Dancy aldı başını gidiyor ve Mads Mikkelsen'ı geçti bence oyunculuk olarak. Mads Mikkelsen'ı da nasıl seviyorum, nasıl yakışmış role, o nasıl bir minimal canavarlıktır aklımı çıldıracağım. Anthony Hopkins'in coşkulu Hannibal yorumundan sonra yine benzer coşkunlukta bir Hannibal izlememize gerek yoktu diye düşünüyorum, yoksa anca dandik bir taklit izlerdik. Hannibal karakterini saf kötülüğün cisimleşmiş hali diye tanımlayan Mads Mikkelsen ince nüanslarla oynama ekolünü seçerek bizi sevindiriyor.
Görselliğin şahaneliği de malumunuz. Bunun dışında, izleyiciyi seri katillere hayran etme noktasındaki klişeleri kullanmıyor ve o ince çizginin farkında bir dizi Hannibal. Hannibal'ın dışındaki seri katillerde, özellikle Abigail ve babasının hikayesinde, bunu çok daha yakından görebiliyoruz. Abigail'in durumuna üzülürken ve tam onu affedecekken, babasının en büyük ortağı olduğunu bize yeniden hatırlatıyorlar.
Hannibal'ın psikiyatristi rolünde Gillian Anderson'ı daha çok görmeyi umut ederken (şu kadına dişe dokunur bir rol yazamadılar kaç senedir ya ona yanarım), Alana Bloom'u da epey sevdiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Laurence Fishburne ise bildiğimiz gibi. Her an Will Graham'e kırmızı ya da mavi hapı teklif edecekmiş gibi görünüyor.

BATES MOTEL
 Korku-gerilim klasiklerini televizyona uyarlama trendi başladı. Şimdilik izlediğimiz örnekler kötü değil ama yine de temkinli yaklaşmakta fayda var bu modaya. Norman Bates'in Norman Bates'liğinin öncesini anlatan Bates Motel epey sağlam bir dizi çıktı. Anne Norma Bates rolünde Vera Farmiga döktürüyor ve belli ki çok eğleniyor. Bunu yaparken de, biz "Yok yahu bu kadar da olamaz artık" dedikçe, şaşırtmayı sürdürüyor. Freddie Highmore, Willy Wonka'nın çikolata fabrikasından çıkıp sessiz ve derinden giden bir oyuncu olma yolunda ilerlerken Norman Bates rolü onun için dönüm noktası olabilir. Ne eksik ne fazla, olması gerektiği gibi bir Norman Bates izliyoruz. Saplantılı anne-oğul ilişkisi çok ince bir çizgide izleyiciyi rahatsız edip bayacak bir noktada ilerleyecekken, psikolojik gelgitlerin etkili şekilde sunulması izleyiciyi daha çok bağlıyor diziye. Emma da en sevdiğim dizi karakterlerinden biri olabilir her an için.

ELEMENTARY (İSPİYONLAR SÜRÜYOR)

 Amerika'da geçen Sherlock'un CSI-Monk arası bir yapımla karşımıza çıkması belki kaçınılmaz, belki de bölüm sayısının fazla olmasından kaynaklanan bir durum. Sherlock'u beklerken çerezlik diye başladım. Yer yer sönük, yer yer yenilikçi geldi. Yine de, Jonny Lee Miller'ın bu rolde elinden geleni yaptığını düşünüyorum. Tek şanssızlığı, Sherlock'u Benedict Cumberbatch'den sonra canlandırması. Watson'ın Joan Watson'a dönüşerek az mimikli Lucy Liu tarafından canlandırılmasını bazıları skandal olarak nitelendirebilir ama soğukkanlı sıradan bir İngiliz olan John Watson'ın Asya kökenli bir kadına dönüşerek yine soğukkanlı ama zeki bir Joan Watson'a dönüşmesini eğlenceli buldum. Dizinin en iyi yanı Holmes-Watson diyalogları zaten. Yoksa kim ne cinayet işlemiş falan bir yere kadar izleniyor çok sıkı bir polisiye hastası değilseniz. Irene Adler-Moriarty yorumunu da çoğunluğun aksine etkileyici buldum. Eğer Moriarty'li The Final Problem'ı okuduysanız, öykünün de çeşitli spekülasyonlara ve yorumlara gebe olduğunu görmüşsünüzdür. Hal böyle iken, Elementary'deki Moriarty yorumu gayet makul ve nereden baksanız etkileyici. Dizinin bölüm sayısının fazla olması, Holmes'ün çelişkilerini ve karakter tahlilini yaya yaya izlememize olanak sağlaması açısından avantajlı. Sonuç olarak, BBC Sherlock'u beklerken keyfi olarak izlenirken gayet de ciddi ciddi izlenebilen bir diziye dönüşebiliyor. Kısalığıyla insanı deli eden BBC Sherlock'un havada kalan bölümlerini ince ince işleme şansını kullanıyor.
 

MASTERS OF SEX 
Mad Men ve The Hour'ın yokluğunda iyi giderken sezon finaliyle birlikte sürekli takip edilmesi gereken dizilerden biri olabileceğini gösterdi Masters of Sex. 50'lerin konformist ve muhafazakar ortamında bilimsel araştırma konusu olarak seksi seçen ve bir yandan da kendi özel hayatında (güya) aseksüel ve asosyal olan Dr. William Masters ile günümüze göre bile ileri görüşlü bir kadın olan Virginia Johnson'ın gerçek öykülerinden uyarlanan dizi iyi bir dönem dizisi olmanın ötesine geçiyor. Akıcılık açısından Mad Men'den daha akıcı bir ilk sezon izledik, ki Mad Men izledikçe açılan bir diziydi benim açımdan. Kadınların yaşadığı ikilemlerle beraber erkeklerin gerçek korkuları üzerine de tokat gibi cümleler söylüyor. Freud'a giydirdikleri bölümler bile yetecektir.

THE DA VINCI'S DEMONS
Büyük umutlarla izlemeye başlanıp sonrasında lolipop olduğu görülen dizi. Bir süperkahraman olarak Da Vinci fikrine karşı değilim. Çok yönlülüğün kutsal kitabının sahibi Leonardo da Vinci'nin gençliğini izliyoruz sonuçta ve o meşhur sakallı ve yaşlı resminin görüntüsünde bir da Vinci beklediğim de yoktu. Fakat insan düşünsel yanı biraz daha güçlü bir senaryo, zeki ama hain olmayan kadınlar, sıkıcı olmayan iktidar hikayeleri falan bekliyor ama işte bunlar hep reyting. Kilisenin manipüle ediciliğine yönelik bakış açısı artı puan olsa da, misal Mediciler gayet sıkıcı tipler. Kötü adam kontenjanından Riario'nun puştluklarıyla geçecek gibi değil bu dizi. Lara Pulver desen haliyle harcanmış. Neyse ikinci sezona da bir bakalım. Eşcinsellik olayını da doğru düzgün işleyin.

MİNİ DİZİLER 

TOP OF THE LAKE
Karanlık ve ağır tempolu polisiye drama yılın kalburüstü işlerindendi. Sessiz ve derinden giden bu gerilim kadın ve erkek arasındaki iktidar ilişkilerini sert bir dille ele alıyor. Elisabeth Moss'un canlandırdığı dedektif diğer dizilerdeki kadın dedektiflere göre gerçekçi bir şekilde sunularak artı puan kazanıyor. Süperkahraman tipinde süper seksi bir tip değil ama özel hayatı geri planda kalmış ve işine odaklandığı için frijit olduğu sanılan bir karakter de değil. Tui'nin hüznü, David Wenham'ın karizması, Holly Hunter'ın gizemli varlığı ve özellikle de Peter Mullan'ın üstün oyunculuğu, en az etkileyici atmosferi ve eleştirel bakış açısı kadar anılması gereken özellikleri. Depresif bir zamanınızda izleyip yazık etmeyiniz diziye.

LUTHER 
İngilizlerin Behzat Ç'si Luther bildiğim kadarıyla son sezonuyla karşımızdaydı. Öncesini anlatan bir dizi yapılacağı söyleniyor. 3.sezon ilk sezon kadar iyi değildi. İkinci sezondan iyiydi öte yandan. Tek bölümde de olsa Alice Morgan Alice Morganlığını yaparak son noktayı koydu. Idris Elba artık iyice Holivud yıldızı oldu. Ripley de sağlam adamdı ama hiçbir yerde yaşatmazlar zaten böyle adamları.

A YOUNG DOCTOR'S NOTEBOOK
 
1917'nin Rusyasında ücra bir köyde doktorluk yapmak zorunda kalan genç bir doktorun hikayesi dramatik ve karanlık bir tonda aktarılırken Mihail Bulgakov'un öykülerinden uyarlanan dizide Bulgakov'un mizahi yönü diziye çok şey katıyor. Daniel Radcliffe'in iyi ki yıldız olmakla bir işi yok. Bir on yıl sonra en iyi oyuncular arasında sayılacaktır böyle giderse. Genç doktorun biraz daha yaşlı halini yine pek güzel bir performansla canlandıran Jon Hamm'in varlığıyla tiyatro tadında ilerliyor dizi. Jon Hamm'in gençlik halini canlandıran Radcliffe'le konuştuğu, kendi acemiliğiyle dalga geçtiği ve geçmişin hayaletleriyle boğuştuğu sahnelerin tadından yenmiyor. Kan görmekten hoşlanmıyorsanız belli başlı sahnelerde rahatsız olabilirsiniz. Kaçınılmaz olarak hayatı sorgulatan kısacık bir dizi.

BLACK MIRROR 


Black Mirror'a dizi demek ne derece doğru olur bilmem. Tek bir konseptte anlatılan 6 farklı bölüm, 6 farklı hikaye sunuyor ve bu yönden bakıldığında bir nevi Alacakaranlık Kuşağı olduğunu söyleyebiliriz. Yılın bombalarından. Black Mirror'da gördüğümüz simulasyonlar ve teknolojik gelişmeler günümüz gerçekliğinin bir parçası olduğu halde izlediklerimiz bizi şok ediyor. Bir korku ekolü olarak sosyal medya ve iphonelar düşündürürken, insanlığın teknolojinin her getirdiği yeniliği kaldıramayacağı vurgulanıyor. Özel bir ihtimamla izleyiniz.

KOMEDİLER

COMMUNITY
 En sönük sezonunda bile çeşitli güzellikler sunan bir komedi Community. Karakterlerin kusurlarına rağmen sevimliliği ve sinir bozucu hallerine rağmen izleyiciye çok şey sunmalarını özledim. En büyük korkum düşük reytinglere kurban gitmesi. Ayrıntılı bir yazı için buraya alayım sizi.

PARKS AND RECREATION

Amy Poehler idealist park ve bahçeler görevlisi olarak sağlam sistem eleştirileri yaparken, bir komedi dizisinden en çok beklenecekler listesinde en üst sıraya konulabilecek karakterlerin sunumu konusunda da tam not alıyor. Ron Swanson'ın anarşist tembelliği, April'ın cadı işbitiriciliği ve aynı minvalde giden tembelliği, Haverford'un sonradan görmeliğinin yol açtığı çeşitli saçmalıklar, Andy'nin şapşallıkları, Ann Perkins'in iyi niyetli şirinliği ve ve ve Ben Wyatt. Hepimiz birer Ben Wyatt değil miyiz. Leslie'nin seçim kampanyasıyla geçen bölümleri pek sevemesem de, genel olarak sırf Ron Swanson-April Ludgate-Ben Wyatt için takip etmişliğim oldu çoğu bölümü. Amy Poehler Tina Fey'den daha iyi bir iş çıkardığı ve çok daha yaratıcı olduğu halde onun kadar övgü alamıyor maalesef.

ARRESTED DEVELOPMENT
 Bu yıl ilk kez başlayıp yeni sezona kadar izlediğim Arrested Development'ı en sevdiğim komediler arasında sayamasam da kurgu ve ironisiyle başarılı olduğu kesin. Sinir bozuculuk hissi veren komedileri sevemediğimden hala Seinfeld yarım bırakılmış halde duruyor örneğin. Bana göre zaten A.D.'ın en komik bölümler Julia Louis-Dreyfus'un konuk olduğu bölümlerdi. Sürekli oyuncu olabilirmiş dizide rahatlıkla. Konuk oyuncu sayısı epey fazla olan dizide Amy Poehler bile göründü bir ara. Arrested Development 2013'te yeni sezonu ile de karşımıza çıktı ve açıkçası eski kurgusunu arayanlardan oldum ben de. Her bölüme tek bir karakteri odağına alma olayı diziden daha da kopmama neden oldu. Önceki başdöndürücü kurguyu tercih ederim.

Bunların dışında yenilerden Orange is the New Black, House of Cards ve Rectify merakımı çelen diğer yeni diziler. İyi dizilerin reytinge kurban gitmediği, şahane seyirliklerle dolu bir yıl dilerim herkese. Saçmalıklarıma katlanan herkese teşekkürler şimdiden.

2012: Diziler 
2011: Diziler

Sonraki yazı: 2013: Sinema.

Hiç yorum yok: