Piper Kerman’ın
gerçek hapishane deneyimlerine dayanan dizi, Piper Chapman adı ile diziye
yansıyan beyaz Amerikalı bir karakterin 20’lerinin henüz başlarındayken
bulaştığı uyuşturucu işi yüzünden yıllar sonra eski sevgilisi Alex’in de
“etkisiyle” hapse girmesinin ardından yaşananları konu alıyor. Başlarda sadece
Piper Chapman’ın hapishanede yaşadıklarını anlatacakmış izlenimi verirken, asıl
başarısını gerçekçi atmosferi kadar çeşitli etnik kökenlerden gelen
karakterleriyle yakalıyor dizi.
OITNB gerçek bir
mozaik. Gerçekten de yalnızca Piper’ın yaşadıklarını konu alan, zaman zaman da
diğer karakterlerin sırf renk katsın diye gösterildiği bir dizi olarak
kalsaydı, öylesine izlenip hemen unutulacak diziler kervanında yerini çoktan
alırdı Orange is the New Black. Neyse ki, kült dizi Weeds’in de yaratıcısı olan
Jenji Kohan’ın yapımcısı olduğu dizinin derdi çok başka ve sürprizlerle dolu.
LGBT bireyler, gayler, siyahlar, İspanik kökenlileri içeren çok renkli
karakterleriyle kadınlar hapishanesinde geçen bir diziden beklenecek sertlikte
kendine yer bulan cinsiyetçilik, adalet sistemi, suç kavramı, ikiyüzlü otorite,
yozlaşmış politikalar üzerine eleştirileri ve toplumdışılık sorunsalı üzerine
sözünü sakınmayan ve bunu yaparken de eğlenceli ve mizahi tavrını elden
bırakmayan bir dizi söz konusu. Diğer hapishane dizilerinde de rastladığımız
hapishane hiyerarşisi, güç savaşları, zorbalıklar ise bölümler ilerledikçe daha
da katmerleşerek işleniyor.
Her bölümünde
farklı bir karakterin geçmişine ve öyküsüne vurgu yapan dizilerden biri olan
Orange is the New Black, komedi-drama işlevini fazlasıyla yerine getiriyor
birbirinden farklı kadınların hikâyelerini ekrana yansıtırken. Çoğu dizide
karikatürden öteye geçmeyen bir şekilde karşımıza çıkan kadınların hikâyeleri
ile dizi sektörü ve sinema ile dizilerde kadın karakterler üzerine bir kez daha
düşündürüyor izleyiciyi. Siyahi karakterler Poussey ve Tastee’nin zengin
beyazlarla dalga geçtikleri diyaloglarda gülmekten yerlere yatarken, “Crazy
Eyes” lakaplı Suzanne’in sarf ettiği bazı sözler ve Suzanne gibilerinin bu
dünyada konumlandırıldığı yer yüreğimizi burkuyor. Trans birey Sophia’nın sırf
varlığı bile yeterken birçok şeyi anlatmaya, normalde yaptıklarını abartılı
bulacağımız Morello’nun umutsuz sevgi arayışı ile bile empati kurmak mümkün.
Kanser hastası eski banka soyguncusu Rosa, aktivist rahibe Ingalls, eski
bağımlı gay Nicky ve diğerleri. Fakat ilk sezonda terör estiren Redneck
Pennsatucky’i bile anlayabilirken (müthiş oynayan Taryn Manning’in de etkisiyle),
bir gardiyanla ilişkiye girmekten başka bir özelliği olmayan Dayanara’ya şahsen
katlanamadığımı belirtmek isterim.
Hapishanedeki
güçlülerin savaşı, Red’in tüm ağırlığına karşın ikinci sezonda karşımıza çıkan
sosyopat Vee ile zorlukla başa çıktığı bölümlerde iyice ayyuka çıkıyor. Özellikle
diğer karakterlerin ele alınma biçimini göz önünde bulundurursak, Vee diziye
yakışmayacak şekilde tek boyutlu olarak yansıtılıyor. Güç savaşı gereksiz yere
uzatılıyor ve 2. sezonun bir kısmında diğer bazı karakterler, örneğin Sophia,
geri planda kalıyor. 2. sezon finalinin ise çoğunluk için tatmin edici olduğu
söylenebilir. Don’t Fear the Reaper şarkısı ile sonlanan bir bölümün kötü
olamayacağına olan inancımız her daim baki (Bir diğer örnek için bkz: Six Feet
Under.)
OITNB, tüm bu
karakterler ve bu karakterleri canlandıran yetenekli oyuncu kadrosunun
etkisiyle televizyon dünyasına şimdiden birkaç anti kahraman armağan etti bile.
Piper Chapman’ın hikâyesiyle başlayan dizi, 2.sezonda Piper’ın geri planda
kalmasıyla risk alırken, hapishane yönetimindeki çalkantılara yer vermeyi de
ihmal etmiyor. İyi ve kötü, kurban ile suçlu, karanlık ve aydınlık iç içe
geçerken, “Tüm bu kadınlar yanlış anlaşılmış suçlular” şeklinde beylik bir
yorumla özetlenemeyecek denli girift yapıda bir dizi var karşımızda.
*Paralel Sinema'da da yayınlanan yazım.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder