Bu yıl izlediğim alternatif tarih soslu dizilerden ilki Hunters. Öncelikle Al Pacino var diye koşup izledim herkes gibi. Sürpriz finaline bayılmadım, şiddet sahneleri yer yer gereksizdi, Nazilerin fazla karikatürize tiplere dönüştürülmesinden de hoşlanmadım ama kendi kendiyle dalga geçen havası iyiydi. Nazilerin hala aramızda dolaştığına dair komploları ve bu komploların dizinin geçtiği 70'lere uyarlanmasını izlemek keyifliydi. En iyisi de 10 bölüm Al Pacino izleyebilmekti.
2.sezonun da kalp kırma konusunda ilkinden aşağı kalır yanı yoktu. Dizi bu sezonun ardından iptal edilince iyice kırıldı kalbimiz. Showtime'a kızgınım. Jim Carey ve diğer oyuncuların yapmacıksız halleri, karakterlerin yüzleşmeleri, işlevsiz aile hikayelerine kendine has dokunuşu, kuklalara bile yansıyan melankolisi, hüzne saplanıp kalacakken sert bir gerçekçiliğe evrilmesi çok özel dizilerden biri haline getirdi Kidding'i. Bu aileyi daha fazla izleyemeyecek olmamız üzücü. Ayrıca en iyi Jim Carey, dramatik rollerdeki Jim Carey'dir.
Kar, buz, pus, cinayet ararken İzlanda yapımı Trapped'i izlemediğimi fark etmiştim. 2020'nin ilk yarısında izledim Trapped'i. İskandinav polisiyelerinde siyasi ve ekolojik sorunlar da cinayetlere yansımasa olmaz. Kuzeylilerin göçmenlerle imtihanı da keza öyle. Dedektiflerin huzursuzluğu, kişisel sorunları ve çetrefilli işlerinin arasında kalmaları polisiyeye hüzün veren tarzda işleniyor. Dizinin adı Entrapped olmuş ve 3.sezonu görebilecekmişiz. Hakkında hayırlısı.
Nereden başlayıp da öveceğimi şaşırdığım dizilerden biri işte Better Call Saul. Beni bilen biliyor zaten. 4.sezondaki gidişat, Saul, Mike, Kim, Gus Fring'in kesişen yolları ve Breaking Bad'den beri haliyle beklediğimiz çok başarılı karakter gelişiminden belliydi 5.sezonun şimdilik zirve olacağı. Bu sezonda tek bir boş an, gereksiz sahne, anlamsız gönderme yoktu. Tek bir kamera açısı bile vitrin amaçlı değildi. BB evreninden aşina olduğumuz atmosfere uygun ilerledi tüm hikaye ve karakterlerin tavırları. Üzerine ekledikçe daha da iyiye gitti. Final sezonundaki halimizi düşünemiyorum. Ayrıca hâlâ Kim Wexler'a aşık olmayan, bayılmayan, hastası olmayan kaldıysa bile, 5.sezonda öyle birinin kalmamış olması lazım.
Zoe Kravitz'in can suyu verdiği Robyn tüm şahaneliğiyle eski ilişkilerini didik didik ediyordu. İzlediğimiz artık aşırı erkeksi bakış açısına sahip bir hikaye değildi. Yan karakterler de sağlamdı. Fonda sevilen müzikler vardı. Gel gör ki, Hulu 2.sezon onayı vermeyerek bizi üzdü.
Philip Roth'un okumadığım romanlarından birinden uyarlanan mini dizi yılın başarılı yapımlarından. Alternatif tarih hikayesi bu kez ABD'de 2.Dünya Savaşı döneminde Nazilerin etkisinin öne çıkmasına neden olan bir başkanın seçilmesiyle sarsılan bir Yahudi ailenin hikayesi çerçevesinde anlatılıyor. (Yine Naziler maalesef, evet.) Winona Ryder'ın karakterine bol bol sövüyoruz. John Torturro iyi ama daha iyi hallerini gördük, beklenen etkiyi yaratamadı maalesef. Performans olarak dizinin en iyisi Zoe Kazan. Roman eminim daha iyidir. Dizi de bu haliyle ufak tefek kusurlarına rağmen fena sayılmaz.
Amerikan F*X TV'nin pisliklerini gerilim dolu sahnelerle izliyoruz. Russell Crowe rolü için aşırı kilo alıp yaşlandırılmış metod oyuncusundan fazlasını sunuyor ve bu iğrenç adamı gerektiği kadar iğrençlikle canlandırıyor. Aynı skandalları konu alan Bombshell'den daha başarılı bir yapım. Taciz sahnesi göstereceğim diye erkek fantezisi sahnesi sunmuyor. Skandallar dışında, medyayla (sağ) iktidarların manipülasyonunu da yakın tarih dersi gibi karşımıza çıkarıyor. Sonuçta, fazlasıyla rahatsız edici olmayı başarıyor. 7 bölüm bir çırpıda izleniyor.
3.sezon ilk iki sezonun gerisinde kaldı senaryo açısından. Tüm karakterler başka yönlere savrulmuş, araftaymışcasına gösterildiler uzun süre. Sezonun zirvesi tabii ki Eve ve Villanelle'in otobüsteki karşılaşmalarıydı. Hâlâ sarıp sarıp izlenebiliyor aynı günkü heyecanla. (Gifleri kim icat ettiyse Allah razı olsun.) O sahne sezonun geri kalanının önüne geçti. Finalden memnunum. Fiona Shaw'a daha fazla yer verildiği için ayrıca mutluyum. Villanelle'i daha 10 sezon izlerim demeye korkuyorum yine de, önümüzde gittikçe karikatürleşen bir Supernatural örneği var ne de olsa. (Supernatural finalini izleyen var mı ya da hâlâ izleyen kalmış mıydı?)
Bu dizi genel olarak inişli çıkışlı bir seyir sundu. Final sezonunda toparladı neyse ki, yoksa Annalise Keating gibi bir karakteri bulmuş da bunamışlar diye sövecektim. Harcamadılar ve her karaktere uygun düşecek bir final izlettiler. Keating beşlisinin sütten çıkmış ak kaşık olmadığı halde Annalise'e Leydi Macbeth muamelesi yapmaları taşikardi etkisi yarattı bünyemde. Tırnağı bile olamadıklarını gördük. Connor'ın Oliver'a bana sevmeyi öğrettin dediği an zirveydi aslında. Kurgusunu özleyeceğim. En çok da Annalise'i tabii. Viola Davis bir daha böyle komplike bir karakter bulabilir mi, sanmam.
Amerikan yakın tarihi derslerine bir örnek Mrs.America. Cate Blanchett'ı muhafazakar partinin kafası gidik kadın kolları başkanı rolünde izlediğimiz dizide Gloria Steinem, Betty Friedan gibi kadın mücadelesinin bilinen isimlerini de gördük. Rose Byrne, Uzo Aduba ve her zamanki güvenilirliğiyle Sarah Paulson da başarılı. Birçok kazanımın hiç kolay elde edilmediğine, kadın mücadelesinin erkeklerin onayı olmadan yapılamadığına, feministlerin de kendi aralarında muhalif olduğu anlara tanık olduk. Her bölüm bir karakterin etrafında ilerliyor ve yıllara yayılarak anlatılıyor olaylar ama daha vurucu bir etki bırakmasını beklerdim böyle bir hikayenin.
Kim kimin amcası, teyzesi, eniştesi, şusu busuydu geyiklerinden gına gelmişti ve hikayeyi nereye nasıl bağlayacakları konusunda şüphelerim vardı ancak tüylerim diken diken izlediğim, son zamanların en iyi bilim kurgu yapımlarından birine dönüştü Dark. Bunun için de mutluyum, hem de nasıl mutluyum bilseniz. Tek bir sahne bile boşa harcanmamış, senaryo matematiği çok iyi kurulmuş, zaman yolculuğu hikayelerinde çıtayı iyice yükseltmiş bir dizi Dark. Duygusu, atmosferi, oyunculukları da az buz değildi. Özlenecek, hem de çok.
Forbrydelsen/The Killing
Vasat sularda gezinmek yerine zirvedeki kuzey polisiyelerinden birini izlemeliydim artık. Yaz aylarını Sarah Lund ve ekibiyle geçirdim. Her sezonda üzerine koyan bir diziymiş çok şükür. Soluksuzluğu, kasveti, hüznü, aksiyonu, cinayetleri, politik gerilimi ve Sarah Lund'un her alandaki yalnızlığını izletmesiyle de etkileyici. Her sezon kadroya girip çıkan meşhur Danimarkalı oyuncular da gözleri şenlendiriyor. Bir zirve anı daha yaşadık böylece.
8 kısa bölümden oluşan dizide Danimarka'nın neredeyse yarısı kadroda. Mads Mikkelsen da gelse tam olacakmış. Kızının ölümünü araştıran bir baba her bölümde olayla ilgisi bulunan kişileri sorguluyor. 2020'de izlediğim en kayda değer yapımlardandı. Herhangi bir platformda yayınlanmadığı için (Viaplay'in Türkiye'de olmamasının üzücülüğü ama hayal tabii. Ayrıca hangi birine paralı üye olalım kardeşim, ekonomik krizden haberiniz var mı sizin acaba?) çok öne çıkmasa da, türünün iyi bir örneği olarak sona erdi bu doludizgin mini seri.
Anne With An E
Yeşilin Kızı Anne'in yeri çocukluğumdan beri çok ayrı. Netflix yapımı bu seride de pek güzel oyuncu seçimleriyle şenlendik, kah güldük kah ağladık. Şefkat arayışında talcid işlevi görüyor. Her türlü ayrımcılığı gözler önüne sermiş yazar Lucy Maud Montgomery zamanında. Malzeme hiç fena değil de, 3.sezonda biraz dağıldım. Netflix'in diziyi iptal etmesine de üzüldüm.
Peep Show
Güldüğüm için utancımdan yerin dibine girdiğim, çoğu zaman da hiç gülemesem bile kötücül mizahını bırakamadığım, Olivia Colman'ın şenlendirdiği, Mark ve Jeremy'le bazen çok iyi özdeşim kurduğum, çoğu zaman ise ikisinden de nefret ettiğim bir seyir yolculuğuydu Peep Show. 2021'de daha çok komedi izlemeye çalışacağım. Öncelikle Seinfeld'i tekrar izlemeyi umuyorum.
Perry Mason
Eski usul bir polisiye ve mahkeme dramı tarzındaki dizide Matthew Rhys özlemimizi giderdik. (The Americans'ı özlemeyen var mı ki?) Tatiana Maslany'nin varlığı da umut vericiydi fakat karakteri ve senaryodaki kilise eleştirisi beklenen etkiyi yaratamıyor. Yozlaşmış otorite bir "asıl suçlu kim"
hikayesiyle sorgulanıyor. Medya manipülasyonu ve kadın linçleme merakı da sinir harbi yaratıyor. Dizide en beğendiğim karakter Della Street. Şaşırmamışsınızdır bence bu duruma.
Watchmen
2019'un şaheserlerinden Watchmen'i 2020 sonbaharında izledim. Önce çizgi romanları mı okusam, filmi tekrar izlesem mi, abartıldıysa sinir olur muyum derken hepsini es geçtim ve başından kalkamadan izledim. Bana böyle süper kahramanlarla gelin işte. ABD siyaseti ve ırkçılık eleştirisini sırtına yüklemiş, bir çizgi roman uyarlamasından fazlasını vaat eden, kurgu, atmosfer, karakter motivasyonu, flashback kullanımı gibi tüm öğelerin hakkından başarıyla gelmiş ve tüm övgüleri layığıyla hak eden bir yapım olduğunu bir de benden duyun isterim. Sister Night'a da Agent Blake'e de bayıldım. Regina King olsun, Jeremy Irons olsun, Yahya Abdul Mateen II olsun, Jean Smart olsun, şimdiden özledim rollerindeki hallerini. Sister Night ve Agent Blake'in karşılıklı laflaştıkları sahnelerde istemsizce sırıtıyordum. Agent Blake spin-off hayaliyle oyalanayım şimdi.
The Morning Show
Ben bunu ünlü oyuncularla şişirilmiş, aslında bir pembe dizi olan bir abartı ürünü sanıyordum. O yüzden özür diliyorum herkesten. Şu ana kadar MeToo hareketinin arka planını en iyi işleyen yapımlardan biri çıktı The Morning Show. Bir medya eleştirisi olarak coşku dolu sahneler vaat ediyor. Kamera arkası entrikaları, kurgusu, finalde beklemediğim tatsız sürpriziyle daha çok su kaldıracak bir dizi. Jennifer Aniston'ın da en iyi oynadığı yapımlardan. Reese'in karakteri müthiş ama kendisini biraz yapmacık buldum bu rolde. Billy Crudup ise karakterine yazılmış efsanevi tepkilerin etinden sütünden yararlanmış. Dizinin en iyisi olarak ödüllendirildi de zaten. 2.sezonda The Good Wife Juliana Marguiles'i de görecekmişiz. Heyecanlanalım bakalım.
Rita
Rita kendine has, otoritelerle arası hoş olmayan, ilişkilerde berbat, çocuklarıyla mesafeli ve öğretmenliği müthiş olan biri. Okulda nasıl harika bir kriz yöneticisiyse kişisel hayatında o kadar kötü. Seks hayatını paldır küldür yaşaması biraz erkek fantezisi gibi olsa da bu yıl zaman zaman dönüp izlediğime memnun olduğum polisiye dışı bir Danimarka dizisi. Senaryo yer yer kendini tekrar etse de, pedagoji açısından sadece okul sahneleri için bile izlenmeli. Rita'nın lisedeki halini izlediğimiz bölümleri de beğenmiştim. Devam edebilecek mi, bilinmez. Bu haliyle de kalabilir bence.
The Great
The Favourite'in yazarı Tony McNamara'dan The Favourite'ten bile iyi bir yapım çıkmış. Diyaloglar da, Elle Fanning de, Nicholas Hoult da döktürüyor. Saray komedisinin kara komedi şeklinde ele alınması hayat kurtarıcı olmuş. Bolca kan ve seksin de hakkından gelinmiş. Nefis bir diktatörlük taşlaması. Bazı görkemli taht oyunları dizilerinin beceriksiz yazarlarına kapak olsun. Gericilere karşı Muhteşem Catherine gibi kadınlar her yere lazım. Yılın en iyi komedisi. Huzzah!
Bir Başkadır
Ana akım Türk TV dizilerinden iyi olduğu bariz. Hikaye edilişi açısından Masum'u geçemedi benim nazarımda yine de. Hakkında kopartılan gürültülere de ağzım açık bakakaldım. Ne yere göğe sığdırılamayacak, ne de yerin dibine sokulacak bir yapım olduğunu düşündüm izleyince. Belli başlı kesimleri yansıtan karakterler, oyuncuların ve yönetmenin başarısının etkisiyle güçlü portrelerle çıktı karşımıza. Fakat örneğin, Peri'nin öz eleştirisini diğer karakterlerde göremedik pek. Muhafazakar kesimi anlamaya çalışsın karikatürize edilmiş laikler ama muhafazakarlar hiç çuvaldız batırmasınlar kendilerine, aman sıkmayalım canlarını, ucu da bir yerlere dokunur sonra. Gülbin'in seküler ve modern bir Kürt kadın olarak ailesiyle ilişkisinde ortaya çıkan çelişkileri sonunda bir yere bağlanamadan kaldı. Meryem, Ruhiye, Yasin karakterlerinin sahiciliği sevindirdi. Öykü Karayel, Funda Eryiğit, Fatih Artman bu sahicilik için takdir edilmeli. İmam bayılmadı ama baydı. Yaşasın Hayrünisa ve Türkiye'nin bütün Hayrünisaları!
Şimdiye kadarki en iyi sezonunu izledik The Crown'ın. Diana'ın aileye girişi, peri masallarıyla aklının çelinmesi ve çok geçmeden yalnızlaştırılmasını içeren bölümler beklediğim hüzne sahipti. Prenses Margaret odaklı tek bölüm de kraliyet ve monarşi kavramlarını sorgular cinstendi. Helena Bonham Carter'ın usul usul ama etkili oyunculuğunun da hakkını yemeyelim. Charles'a sövmelere doyamadık. Josh O'Connor da çok iyi değil miydi? Bununla birlikte, sanki Diana medya ilgisi olmadan yaşayamıyormuş gibi sunulan sahneler akıllarda soru işareti bıraktı. Charles ön plana çıkamıyormuş da, Diana'nın kendisinin doğum gününü medyanın önünde danslı kutlaması bir şovmuş demeye getirir gibiydiler. Charles'ın ruh halini de anlamak zorundayız diye biraz ellerini korkak alıştırmışlar. Sorun sistemde, peki Camilla bunun neresinde? Camilla'yı epey mantıklı ve hiç de şirret olmayan bir karakter olarak sunmuşlar. Gerçekte nasıl bilemem de, Emerald Fennell keyifli bir oyunculuk sergilemiş; o kesin. Gillian Anderson'ın Margaret Thatcher tiplemesini, Thatcher'ın kendisinin de karikatür gibi olduğunu hatırlayıp Anderson'ın oyunculuğunu taklit bulup bulmamak arasında kaldım. 80'ler İngiltere'sinin sorunlarını da çok iyi aktaran bir sezon izledik. 5.sezonda yeni kadroyla buluşmak üzere.

Love & Anarchy
Bir yayınevindeki kışkırtıcı aşk oyunları ve yayın dünyasının perde arkasını eğlenceli bir kıvamda anlatan bir İsveç komedisi Karlek & Anarki. Sofie ve Max'in oyunlarıyla ortalığı karıştırmaları, bakışmaları, yiyişmeleri, Sofie'nin kum torbası muamelesi yapılması gereken tiksinç ve toksik kocası, yaşı ve çocuklu bir kadın olması gereği toplumun kendisinden beklediklerine kafa tutuşunu izlemek eğlenceliydi. Yılın sonlarına doğru güzel bir sürpriz çıktı Netflix'ten kısacası.
Fargo 4.Sezon
Her sezonu ayrı sevdiğim için 4.sezonu da sevdim. Fargo denince akan sular durur biliyorsunuz. 4.sezonda Boardwalk Empire-The Sopranos havasında bir mafya hikayesi hakimdi senaryoya. ABD'nin ırkçılık tarihine odaklanırken çok karakterli bir yapı kurulmuş ancak her karakterin yeterince hakkı verilmemiş, kara mizah dozu da daha düşük olduğu için önceki sezonlardan daha çok eleştiri aldı. Bu düşüncelere katılsam da, genel olarak sevdim. Chris Rock'ın rolünde sırıttığını düşünmedim. Ben Whishaw'a birçok yerde bayıldığım gibi, buradaki İrlanda kökenli Haham tetikçi rolünde de bayıldım. Jessie Buckley katıksız kötülük rolünde tam bir komediydi. Bu sezonu eleştiren çok ama Gaetano'nun ve Oreatta'nın akıbetleri Fargo geleneğine cuk oturan akıbetlerdi. Zelmare ve yavuklusu çabuk harcandı. Ethelrida'yı da yeterince iyi kullanamadılar. Netice itibarıyla, birkaç sezon daha hikaye çıkar bence kanlı ve soğuk orta batıdan.
Deutschland 86-89
Deutschland 83'ü izleyeli çok olmuştu. 2020'nin sonlarında tekrar ziyaret edebildim Doğu Almanya'yı. Güney Afrika'daki çatışmalarla başlayan ikinci sezon, serinin 86 ayağı, bir soğuk savaş geriliminden beklenebilecek çeşitli katakullileri sağlıyordu. Martin'le teyzesi Lenora'nın çatışması tehlikeli yerlere gitti. Oyunbaz femme fatale Brigitte bir yanda, Stasi ajanı fanatik bir komüniste dönüşen Annette bir yandaydı. Afrikalı Rose görebileceğiniz en harbi karakterlerden olabilir. 89 yılında ise Berlin Duvarı'nın yıkılışı ve sonrası işlendiği için malzeme daha çoktu. Martin'in babasıyla ikilemleri ve kendisinin bir baba oluşunun getirdiklerini de iyi bir karakter çalışmasıyla izlettikleri söylenebilir. Müthiş bir final sezonuyla veda etti dizi. Doğu Alman ajanlarının kendilerini kurtarma çabaları, özgürlüğün sorgulanışı, kapitalizm yalanları ve Stasi'nin acı veren muamelelerinin sonuçlarını izledik. Bunların hepsi de gözlerimizi alamadığımız bir kurguyla çıktı karşımıza. Almanlar daha çok dizi çekmeliler diye boşuna demiyorum işte, gördünüz.

The Truth About Harry Quebert Affair
Joel Dicker'ın Harry Q Davası'nın Ardındaki Gerçek romanının dizi uyarlaması aşırı Amerikanvari bir haksız yere suçlanan şüpheli hikayesi havasında. Yazarların üretim süreci, yazar tıkanması ve ilham arayışı konularını dört başı mamur bir cinayet hikayesine hiç fena sayılmayacak şekilde yediren bir romanın daha vasat etkiler uyandıran bir dizisini izledik. Oyuncu seçimlerinden memnun değilim mesela. Romana sadık sayılır da, bir Twin Peaks değilseniz ölü kızları rahat bırakın artık. Genel olarak, kişisel gelişimleri için kızları rahat bıraksa keşke erkek yazarlar.
7Yüz
Bu yıl platformlarda izlediğim bir diğer Türk yapımı internet dizisi 7Yüz. En etkileyici bulduğum bölüm 1.bölümdü: Cem Davran'ın karakterine yapılan telefon şakasıyla gelişen olaylarda süpriz son kullanımı da başarılıydı. Her bölüme bayılmasam da ilgi çekici bir deneme olmuş. Türk işi Black Mirror'dan fazlasını bulabildim. Şehirli, modern ve çoğu genç karakterler görmeye hasret kalmışız. Genco Erkal'ın yer aldığı bölüm yüreğimi sızlattı, ki sonunu getiremedim kişisel nedenlerden dolayı. Yeni bir sezonu hak eden bir dizi.
The Queen's Gambit
Anya Taylor Joy'un mıknatıs etkisi yaratan oyunculuğu, manyetik bakışları, satranç şampiyonlarına rockstar muamelesi yapması, bayıldığım 60'lar atmosferinin dışında, The Queen's Gambit'in sevdiğim yanı Beth Harmon'ın aşk hayatıyla kariyeri ya da başarıları arasında yaşadığı çelişkiler yerine kendi travmalarını, önce biyolojik annesiyle, sonra kendisini evlat edinen annesiyle olan ilişkisini, alkol problemiyle toplum dışı havasını parlak bir yönetmenlikle sunması. Beth Harmon'ın başarı hikayesi ve turnuvalarda çoğu zaman tek kadın olması Oscar avcısı bir Hollywood filmi havasındaydı aslında daha çok. Mini dizi olunca, yukarıda saydığım özelliklerinin de etkisiyle, bir ayin gibi izleniyordu yine de. Thomas Brodie-Sangster da çok yakışmış diziye.
Des
Ben yine ve hâlâ Broadchurch'ü izleyemedim fakat Criminal UK'in David Tennant'lı bölümünü izlemiştim. Yılın son demlerinde de Des'i izledim. Mindhunter'ı anımsatan yapısı, göstere göstere değil sezdirerek seyirciyi germesi, bir seri katilin portresiyle toplumun arka planındaki atmosferi bütünleştirmesi, Tennant'ın Jessica Jones'taki gibi coşkulu bir psikopat yerine soğukkanlı bir seri katil portresi sunması, belgeselvari havası, gerçekçi polisleri sıkı bir seri katil hikayesine dönüştürnüş bu mini seriyi. Aynı zamanda, başarılı bir tek mekan gerilimi ve gerçek suç belgeseli havası da mevcut. 3 bölümü üşenmeden izlersiniz bence hâlâ izlemediyseniz.
2020 giderayak iyi sürpriz yaptı. John Wilson New York caddelerinin etinden sütünden yararlanmış. Şehrin nabzı diye buna denir. Espri anlayışından çok Wilson'ın vurguladığı detaylar yönünden sevdim bu belgesel-komedi denilebilecek diziyi. Malzeme çok, Wilson çeksin, biz de izlemeye devam edelim.
Eskilerden izlemediğim diziler arasında zamanında bölük pörçük izlediğim The Sopranos'a başladım. 2021'de kısmetse bitireceğim. Tony'le psikiyatristi arasındaki sahneler cidden efsaneymiş. Dizi ayrıca epey komikmiş de. Bu uzun yolculuk için heyecanlıyım.
Aradığımı Bulamadım Listesi
Spinning Out
Artistik patinaj, buram buram kış ayazı, January Jones ve Kaya "Effy" Scodelario'nun yüzü suyu hürmetine geldik, pembe dizi çıktı. Artistik pembe dizileri eğlenceli bulduğum gerçeği bu diziyi de onlardan biri haline getiremedi maalesef.
The End of the F---ing World 2.Sezon
İki kasıntı ergenin birbirlerine trip yapmalarıyla geçen gereksiz bir sezondu. İlk sezonda tamam eğlendik, atmosferi hoştu, kara mizahtı, yol filmi havasına kapıldık falan da ikinci sezona haydi haydi karşıydım. Graham Coxon'ın nefis müzikleri baki kaldı.
Ragnarok
İskandinav mitolojisi, Thor, Loki vs. küresel ısınma kamu spotlu ergen dizisi şeklinde çıktı karşımıza. Türünün kötü bir örneği sayılmaz ama daha iyisi olabilirdi diyerek uğurluyoruz. Neyse, Norveç kırsalında biraz vakit geçirdik bu vesileyle.
The Eddy
Chazelle hayranı değilim. Andre Holland, Joanna Kulig ve Tahar Rahim adlarını duyunca koşa koşa geldiğim isimlerdi. Ne karakterlerini tam anlamıyla benimseyebilmiş, ne de anlattığı hikayeden emin bir dizi çıktı nihayetinde. Müzikleri kendisinden güzeldi. Soundtracki yıl boyu dinledim. Dizinin en iyi anları da müzikli sahneleriydi.
Undone
Sorun bu yetişkin animasyonunda değil bendeydi sanırım. Bob Odenkirk'ün elinin değmiş olmasına rağmen karakteri itici bulduğum için ite kaka izledim. Çok iyi fikirlere sahip olduğu kesin tabii. Sevenlerine bağışladım gitti.
Run
Phoebe Waller-Bridge'in elinin değdiği, Unbelievable'da bayıldığım Merritt Wever ile şeytan tüyü sahibi hoş ve boş kişisel gelişim yazarı rolüne pek güzel oturan Domnhall Gleason'ın birbirlerine pek yakıştıkları için sonuna kadar sabrettiğim, güzel başlayıp ortalarda saçmalayıp finalde tatminsiz bırakan bir seyirlik oldu Run. İkili trenden çıkınca bir daha eski kıvılcımı olmadı dizinin de. Finalde Ruby'nin son seçimi beklentimi karşıladı neyse ki.
You
Sayko sinsi toksik erkek arkadaşın ağzının payını veren bir kadın çıkmış karşısına güya ama ne senaryonun gidişatı ne de Victoria Pedretti'nin performansı inandırıcıydı. Bir daha görmek istemediklerimden.
Normal People
Anlattığı hikaye olsun, karakterleri olsun, neden bu kadar şişirildiğine anlam veremediğim bir dizi. Kitabı da ilgimi çekmediği için uzak durdum. Ergen hikayesi göreceksem Skins ayarında bir yapım bekliyorum. Euphoria bu çizgide dediler, onu da sevemedim. Belki de benden geçti artık. Oyuncuları umut vaat ediyor ama bak, hakkını verelim.
Raised by Wolves
Dindarlarla ateistlere tarafsız yaklaşım ve android Lamia ilgimi çekmişti. Adrenalin dolu başladı, ortalarda kendini tekrarlamaya başladı, finali hayal kırıklığıydı. Tempest ve androidler dışında ilgimi çeken bir yönü olmadı.
The Luminaries
Ay ve Işıklar astroloji soslu, bol egzantrik karaktere yer veren, eski usul macera sevenleri mutlu eden, western havasıyla da sevindiren, gizemin lezzetli bir şekilde çözüldüğü bir roman. Mini dizi uyarlamasını merakla bekliyordum ama romandaki tadı alamadım. Eva Green vasat femme fatale rolüne dönmüş, Bono'nun kızı Eve Hewson'ın oynadığı acıların kadını Anna Wetherell'ın hikayesi yoruyor. Etraflarındaki linççi, yobaz, sıkıcı erkekler topluluğu dizide tek boyuta indirgenmiş. Yazık oldu.
The Haunting of Bly Manor
Hikayesi, oyunculukları, etki gücü açısından ilk sezonu mumla arattı. Aşırı hüzün bombardımanı, Victoria Pedretti'nin bu melankoliyle ters orantılı ruhsuz oyunculuğu, korkutucu anlarıın sıfır oluşu yılın hayal kırıklıklarından birine dönüştürdü diziyi, ki ille de korkmam lazım diyen biri değilimdir. Sevdiğim yanlarıysa anılar, düşler, arkadaki hayaletlere bakış açısı ve hep sevdiğim hayaletli ev gizeminin tadını çıkarabildiğim anlardı.
Little Fires Everywhere
Bu kesin pembe dizi gibi diyebiliriz işte. Romanını soluk soluğa okuduğum bir ırkçılık ve sınıf eleştirisiydi Little Fires Everywhere. İki kadın karakterin dışında ergenlerin çatışmaları da lokomotif gibiydi. Gel gör ki, dizinin ilk 4 bölümü sıkıntıdan telefona bakarak izleniyor. Son 4 bölümün kurgusu biraz daha iyi. Reese Witherspoon bu şirret rolü çok iyi sırtlamış. Çocuk oyuncular da gayet iyi. Kerry Washington için aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef. Talihsiz bir seçim olmuş, mimikler gerçekten fecaat. Bu egzantrik role Zoe Kravitz yakışırdı.
Tales from the Loop
İte kaka üç bölüm zor izledim. Alacakaranlık Kuşağı atmosferi yetmedi. Aradığım gibi bir bilim kurgu dizisi bulamadım pek bu yıl, Dark hariç. Döngüde kaybolmamak için yarım bıraktım.
Home for ChristmasAralık ayının son günlerinde kafa dağıtmalı bir Noel atmosferi lazım oldu. Love & Anarchy'e de bayılınca Norveç yapımı bu lolipopa başladım. Love & Anarchy > Home for Christmas diyebilirim rahatlıkla. Sürekli evlen evlen evlen, biyolojik saat, doğur, biyolojik saat, yalnız kalma kalma kalma diye baskı yapılan genç bir kadının komik maceralarını izliyoruz. Eğlenmedim de değil, kızımız da 2.sezonda görüleceği gibi düşe kalka öğreniyor bir şeyler aslında ama bu kadar yalnızlık düşmanlığı benim için fazla. Norveç'te bile olsan kadın=biyolojik saatine ve toplumun dayatmalarına göre davranması gereken ezik bir varlıkmış. Hayal kırıklığına uğradım.
2020 Kitap Güncesinde görüşmek üzere...
2 yorum:
Listede açık ara en iyisi tabii ki babylon, Alman dizisi izlenir mi klişesi ne inat prodüksiyon maliyeti zirvede mükemmel bir dizi. Liv harika bir oyuncu. Size 8 tage ve perfume önerebilirim. Des'e gelince. Özel bir hayranlığım var seri katil dizilerine ve belgeseller ine. Daha ilk bölümden (zaten üç bölüm) katil ortaya çıktı. David çok iyiydi. Tadı damağımda kaldı. diziadam.com bana da beklerim. İyi seyirler.
@barış tutunan: Merhaba. Son zamanlarda o klişeyi yıkan Alman yapımlarına rastlamamız sevindirici. Babylon Berlin de bunun en iyi örneği. 8 Tage'ı izlememiştim, teşekürler. Perfume'u çok sevmedim. Des çok iyiydi, özellikle Mindhunter'ın yokluğunda. Size de iyi seyirler.
Yorum Gönder