En sıcak ay polisiye ağırlıklı geçti. Sondan başa doğru bahsedeceğim bu kez okuduklarımdan.
Ayın sonlarında e-kitap formatında okuduğum Angela Carter'ın Bloody Chamber'ı fotoğrafa yansımadı. Bazı masallara feminist bir yorum getirdiği bariz yazarın fakat öykülerin çoğu bana hitap etmedi. Bazı öykülerin sonu daha güçlü olabilirdi. Yazarın üslubunu da beklediğim kadar sevmedim. İlk kez okudum Angela Carter'ı. Niyeyse aklıma Shirley Jackson'la benzer kulvarda diye kodlamışım. Shirley Jackson'ın yeri bambaşka tabii ki.
Bu ay en sevdiğim kitaplardan biri Melisa Kesmez'in Küçük Yuvarlak Taşlar'ı. Geçmişle geleceğin iç içe geçtiği, anneliğe, yalnızlığa, değişen zamana, topluma, alışkanlıklara ve insan ilişkilerine dair bir novella. Herkesin anneliğe dair ahkam kestiği bir dünyada sözünü sakınmayan bir anlatı. İyi insan olmaya, incelikli anlara bir güzelleme. Yaşamın kendisi gibi kesin cevapları yok ama bu haliyle daha etkileyici zaten. Melisa Kesmez’in öyküleri kadar güzel, en az öyküleri kadar sevdim. Edebiyat bu inceliklerle güzel en çok.
Tove Ditlevsen'in Kopenhag üçlemesinin son kitabı Bağımlılık seride en az sevdiğim kitap oldu. Çocukluk'un şiirselliğini, kişisel alanı öne çıkarmasını, çocukluk döneminin büyüsünü hatırlatmasını nasıl sevdiysem Bağımlılık'ta mutlu olmak ve ayakta kalmak için hep bir erkeğe yaslanan bir kadının hikayesini okumaktan da o denli hoşlanmadım. Ditlevsen kendi yaşam hikayesini son derece açıksözlü bir şekilde dile getirmiş olsa da aradığım yoğun hisler burada yoktu, Ditlevsen'in mesafeli bir tavrı var kendi yaşamını anlatırken. Üzülerek ve sinirlenerek okumamak zor Bağımlılık'ı. İlaç bağımlılığına ilerleyen hikayesi de oldukça buruk. Karışık duygular ve düşünceler içinde okudum kitabı kısacası.
Emmanuel Bove unutamadığım, tekrar tekrar okumak istediğim Arkadaşlık romanıyla girmişti hayatıma. Suzy Pommier Cinayeti'nde keyifli bir polisiye okumamızı sağlıyor. Agatha Christievari cinayet hikayelerini sevenler hemen buraya toplandı bile. Çok genç olduğu için ciddiye alınmayan müfettiş finalde Poirot gibi cinayetin detaylarını açıklıyor. Yetkililerin salaklığıyla da iyi dalga geçmiş yazar. Final müthiş etkilemese de sevdim bu novellayı.
Alex Pavesi Sekiz Dedektif'te 7 cinayet hikayesiyle (aslında daha fazla cinayet var ama spoiler vermeyeceğim) polisiye türünün kodlarıyla oynuyor ve okuru hem türü hem de bu türe dair bakış açımızı sorgulamaya davet ediyor. Her birinde oturmayan bir şeyler olduğunu sezerken finalde birden çok sürprizle karşılaşıyoruz. Tersköşe olurken aptal yerine konulmaktan hoşlanmayanlar burada toplandı.
Üstteki toplu fotoğrafa almayı unutmuşum Kumdan Sokaklar'ı. Bu ay okuduğum grafik romana özel bir yer ayırnış olayım bu fotoğrafla. Paco Roca’nın grafik romanı Kumdan Sokaklar Borges’ten Alice’e göndermeler geçidi. Kendini fantastik bir arafta bulan bir adamın karşılaştığı gerçeküstünü sıradan kabul eden kafkaesk tipler, doppelganger, sonsuz odalı otel, kişisel arayış. Finali biraz aceleye gelmese müthiş olurmuş. Her şey birdenbire sona erdiği için böyle hissettim. Kırışıklıklar ayrı, Kumdan Sokaklar ayrı etkiledi. Paco Roca ne yazsa çizse okurum artık.
Jim Thompson'ın İçimdeki Katil'i bir seri katilin bakış açısından anlatılan bir cinayet romanı olarak meraklısının ilgisini çekebilir. Ben hiç sevemedim. Bu ayın hayal kırıklığı. Seri katilin bakış açısı illaki itici olacak, böyle bir adamı "cool" bulmamamız romanın artısı aslında ama daha psikolojik bir roman olabilirdi. Filmini izlesem daha çok ilgimi çekerdi belki.
Birkaç yıldır Murakami okumamıştım. Dans Dans Dans romanında yazarın dünyasıyla özlem giderdim. Düşsel arayış, günlük hayat bunalımları, terk edilmiş 30'larında bir erkek anlatıcı, yalnız bir karakterin kaygıları, kapitalizmin iyice topluma hakim hale geldiği bir dönem, yüzeysel hayatlar, yabancılaşma, var oluş sorgulamaları, yalnızlık enstantaneleri, bir görünüp bir kaybolan ve hem çekici hem uhrevi roller biçilen kadınlar, bilge genç kız, 80'ler müziğini bir türlü beğenemeyen ve klasiklerden kopamayan bir Murakami. Bu temaları özlemişim. Başlarda geçen oteldeki atmosferin kitapta daha yoğun hissedilmesini ve Koyun Adam'ı daha çok görmeyi isterdim. Genel olarak Dans Dans Dans bazen dağılsam ve cevaplar arasam da bana huzur veren bir roman oldu.
Sondan başa yazdığım bu seride ayın ilk kitabı Şiro Hamao'nun Şeytanın Çırağı'ydı. Ayın hayal kırıklıklarından kitaptaki iki öykü de. Dostoyevski ve Poe'ya hayran olduğu belli yazarın. Güvenilmez anlatıcılar fazla erkek bakış açısıyla yazılmış. İki öyküdeki kadın karakterler hep güvenilmez femme fatale'ler ya da sesi soluğu çıkmayan itaatkar kadınlar. Yüz yıl önce yazılmış bile olsa bazı noktalarda özdeşim yakalamak isterdim ama bulamadım.
Siz neler okudunuz, sevdiniz ve sevmediniz bu ay?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder